Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam54
Toplam Ziyaret648691
Resim Tanıtım Köşesi

Norman Rockwell

11 Ocak 1966, Look Magazine, Picasso vs Sargent

Bir duvarda John Singer Sargent'in, diğerinde de Picasso'nun bir tablosunun sergilendiği bir galeri salonu. Sargent’ın “Bayan George Swinton” portresi 1897’de, Picasso’nun “Marie Theresa Walter” portresi 1930’larda çizilmiş. Kızıl saçlı, genç ve zarif bir kadın, Picasso’nun kübist tablosuna bakarken, bir başka kadın ile genç kızı, Sargent'ın, özenle hazırlanmış, yaldızlı çerçeveli, büyük portresine bakıyor.

Sargent'ın tablosunun önündeki kadın saçlarını kıvırıcılara sarmış, mantosunu ve topuklu ayakkabılarını giymiş, kızı da, annesi gibi, saçlarını kıvırıcılara sarmış, elinde oyuncak bebeğini tutuyor ve her ikisi de, uzun bir çağın, bu ideal, zarafet ve güzellik tasvirine bakıyor. 

Kızıl saçlı genç kadın ise, kot pantolon, düz çizme ve siyah bir kazak giymiş, deri ceketini elinde tutuyor; Picasso'nun portresindeki kübist görüntüye bakarken oldukça rahat görünüyor.

Norman Rockwell, 1963'te Saturday Evening Post'tan ayrıldı ve LOOK Magazine ve kimi diğer yayınlar için çalıştı. The Saturday Evening Post için yaptığı dergi kapakları, Amerikan kültürünün idealize edilmiş, nostaljik bir görünümünü gösteriyordu, ancak üslubu ve odağı, ‘The Saturday Evening Post’dan ayrıldılıktan sonra değişti. Çalışmaları, daha çok, etrafındaki insanların taşıdığı endişelere odaklandı. Sivil halk hareketinin sahnelerini, savaş ve yoksulluğun yarattığı sosyal kaygıları, sanat ve bilimdeki modern gelişmeleri tasvir etti.

Picasso, sanat dünyasına modernizmi getiren önemli bir etkendi ve kültürde değişime öncülük etti. 1960'lar aynı zamanda, sivil halk hareketleri, kadın hareketleri, sosyal normlara meydan okunan, kültürde büyük değişimlerin yaşandığı bir zamandı. Artık kadınlar, annelerinin izinden gitmiyorlardı! Kadınların odak noktaları, eş ve anne olmaktan ziyade, merak ederek ve sorgulayarak, toplumda kendi seslerini duyurmaya doğru kayıyordu.

Resim Betimleme, İngilizce aslından, Türkçe'ye çevrilmiştir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Evrim teorisi bir inanç konusu değildir

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, 18 Şubat 2013 tarihli Akşam gazetesine verdiği demeçte, evrim teorisi üzerine, diğer şeylerin yanı sıra şunları söylüyordu:
“Bir şeyin bilimsel olması, mutlak doğru olmadığının baştan kabul edilmesidir. Bilimsel teoriler, mutlak doğru sayılamazlar. Eğer mutlak doğru sayılırlarsa bilim olmaktan çıkar, inanca dönüşürler. Evvela bunu kabul etmek gerekir. Bizdeki hastalık şu ki, bilimsel bir olayı inanca dönüştürmeyi çok çabuk beceriyoruz. Bilim ve inançlar arasında bazı çok önemli farklılıklar vardır... Türkiye’nin sorunu, Darwinizmin inanca dönüştürülmesidir. Kardeşim bu bir inanç değil ki? Bunu niye dönüştürüyorsun? Darwin’in teorisi, bilimsel bir teori ama inanç değil. İnsanlar da bunu mutlak doğru olarak algılamamalı zaten. İnançlarla bunu mukayese etmenin anlamı yok. Darwinizm bilimsel olarak kaldığı müddetçe bir problem yok. Bunu inancın yerine geçirmeye çalışırsanız, sizinki de inanç olur, bilim olmaktan çıkar ve o zaman çatışma yaşanır.”

Teoriler değişmez mi?

Öncelikle belirtmeliyiz ki, bilimsel teoriler elbette mutlak doğru sayılamazlar. Gerçekten de eğer bir teori mutlak ve artık asla değişmez bir doğru olarak görülüyorsa onun inançtan farkı kalmaz. Fakat bir teorinin mutlak bir doğru olmadığını söylemek, teorinin gerçekliği temsil etme yeteneğini azaltmak anlamına gelmez. Yani evrim teorisi için konuşursak, “Bu teori mutlak bir doğru değildir” dediğimiz zaman, “Evrim teorisi doğru da olabilir, yanlış da olabilir” demiş olmuyoruz. “Evrimi açıklayan belki daha iyi bir teori geliştirilebilir” demiş oluyoruz.
Çünkü bizim bugünkü evrim teorimiz değişmeye açık olmakla birlikte, bilimsel bir teoridir. Binlerce gözlem, deney ve ölçmenin sonucunda oluşturulmuştur ve şimdiye kadar da yanlışlığını gösteren hiçbir kanıta rastlanmamıştır. Bizim bilimsel teorilerden anladığımız da zaten budur. Gözlemlerle, deneylerle ve ölçmelerle gerçekliği sürekli olarak test edilmiş ve geçerli olduğu her seferinde anlaşılmış teori. (Darwin bile kendi teorisindeki eksiklikleri kastederek, “Uzak bir gelecekte, çok daha önemli araştırmalara elverişli açık alanlar görüyorum” dememiş miydi?)
Öte yandan çok önemli olan bir diğer gerçek de şudur ki, bir gün eğer bu teori değişiklik geçirirse, yeni teori daha kapsamlı ve bugün henüz açıklanamamış noktaları da açıklayan veya tamamen bambaşka bir bakış ve yaklaşımla soruna açıklama getiren bir teori olacaktır. (Bu yeni teori ya başka doğa olaylarını açıklayan diğer bilimsel teorilerle çelişmeyecek ya da her şeye başka bir biçimde açıklama getirme yeteneğinde ve kapsamında olacaktır.)
Dolayısıyla yeni gelişmeler sonucunda, yüzlerce yıllık bilimsel çalışmalarla ortaya koyulmuş saptamaların hepsi çöpe gidecek değildir. 2600 yıllık çabanın ürünü olan mevcut bilimimiz, geçmişteki birçok teoriyi çöpe atarak bugünlere geldi ama o teorilere yol açan birçok gözlem saptamaları bugün de geçerliğini koruyor ve daha farklı bir bütünsel bakışın bir bölümünün kanıtlarını oluşturuyor. Geleceğin daha gelişmiş bilimi, bugünkü bilimimizin üzerinde yükselecektir.
Nitekim Darwin’in evrim teorisinin evrimin mekanizmasıyla ilgili bazı bölümleri değişmiştir ve bugünkü evrim teorisinin yine evrimin işleyiş mekanizmasıyla ilgili bazı bölümleri hakkında tartışmalar yapılmaktadır.
Bilimsel teorilerin mutlak doğrular olmadığı gerçeği, evrim teorisi konuşulurken vurgulanınca, nedense bizim aklımıza evrim teorisinin doğruluğundan şüphelenildiği geliyor.


* Bilimin yerine inanç geçiriliyor

İkinci konuya gelince, Türkiye’deki sorun Darwinizmin inanca dönüştürülmesi midir? Eğer evrim teorisini, bilimsel temellerinden ve kanıtlarından ayırarak ve hiç sorgulamadan bir inanç haline getirmiş olanlar varsa, şüphesiz bu bir sorundur. Ama Türkiye’de böyle bir sorun mu yaşanıyor?
Tam tersine Türkiye’de evrim teorisini inanç haline getirmek değil, fakat inancı (evrim karşıtlığını) bilimin yerine geçirmek sorunu yaşanıyor. Uzun bir süreden beri ülkemizde evrim teorisiyle ilgili olarak yaşadığımız asıl sorun budur.
Türkiye’de bilim çevreleri sürekli olarak şunu söylüyor: “Bilimsel değeri olmayan, inançlar dünyasına ait olan şeyler, bilimsel eğitimin konusu olamaz, olmasın, olmamalıdır.”
Bugün liselerde evrim teorisi biyoloji ders programının en sonunda öğretilmeyi beklerken öğretim dönemleri sona erdiğinden, öğrencilerin çoğunluğu evrim teorisiyle karşılaşmadan okullarını bitiriyor. Ülkemizde Atatürk dönemi dışında çok az lisede evrim teorisi program konusu olarak işlenmiştir.
İnsanlar inançları ne olursa olsun evrim teorisini öğrenmelidirler. Çünkü evrim teorisi, yani bütün canlıların ortak bir atadan doğal seçilim yoluyla türedikleri teorisi, dünyamızda neden farklı türden canlılar olduğunu açıklayan yegâne teoridir. Bu teorinin benimsenmesi bir inanç sorunu değildir. Çünkü canlılar dünyasına ait olgular başka türlü açıklanamaz.
Biyolojik evrim olgusunu anlamadan bilim, öncelikle de biyoloji bilimi yapılamaz. Günümüzde giderek tehlikeli bir hal alan ekolojik sorunlara çözüm getirilemez. Bugün evrim olgusundan hukukta ve daha başka alanlarda da yararlanılmaktadır. Evrim olgusunu anlamadan, örneğin ilaçlar karşısında evrim geçiren mikroorganizmalar konusu bilinmeden gerekli ilaçlar üretilemeyeceği için, hastalıklarla baş etmekte bile zorlanacağımız apaçık bir gerçektir.
Evrim teorisini bir inanç konusu haline getirmemenin yolu, bu teorinin özgürce öğretilmesini ve tartışılmasını sağlamaktan geçer. Evrim teorisi okullarda bilimsel metotlarla öğretilmezse, işte asıl o zaman, gerektiği gibi öğrenilememiş teorinin bir dogma veya katı inanç haline getirilmesi olasılığı doğacaktır.

* İnançlardan bağımsız yapılır

Bilim yapmak insanların inançlarının niteliğine bağlı değildir. Bilim insanları çalışmalarını yaparken inançları doğrultusunda hareket etmezler. (Örneğin evrim teorisinin oluşumunda büyük bir rolü olan Linne dindar bir insandı.) Bugün her türden inanca sahip bilim insanları birlikte çalışmalar sürdürüyor. Onların ortak olan özellikleri, yaptıkları işe inançlarını karıştırmamalarıdır.
Biyolojik evrim teorisine karşı çıkmakla, Dünyamızın Güneş etrafında döndüğü teorisine karşı çıkmak arasında bir fark yoktur. Ama bugün dünyanın hiçbir ülkesinde okullarda Dünyanın Güneş etrafında döndüğü konusunda bir kuşku duyulmuyor.
Türkiye’nin sorunu, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı’nın iddia ettiği gibi bilimsel teorileri inanç haline getirmek değil, tam tersine, inançları bilimsel teorilere ve öğretime karıştırmak sorunudur. Türkiye bu sorununu çözümlemedikçe, uygarlık basamaklarından yukarıya çıkamayacaktır.

Osman Bahadır

  
264 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Uzun Yaşamın Sırrı


Uzun ve Derin
Yaşamın Sırrı

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Uzun ve nitelikli bir yaşam sürmek istiyorsanız, bu yazımı dikkatle okuyun!

Saygın bir bilim dergisi olan JAMA’da yayınlanan araştırmanın sonuçları önemli ve ilgi çekici!

Çalışma, ‘YAŞAM AMACI’nın, yaşam ve ölüm üzerindeki etkisinin çok dramatik olduğunu gösterdi.

Beş yıl süreyle 51 ila 61 yaş arasındaki 7000 kişi değerlendirilerek, yaşam amacına sahip olmak / olmamak ile ölüm riski arasındaki ilinti araştırıldı.

Cinsiyeti, ırkı, eğitim ve ekonomik düzeyi ne olursa olsun, yaşam amacı olmayan bireylerin, olanlara oranla ölüm ihtimalinin iki kat daha fazla olduğunu ortaya koydu.

Ölüm riskini azaltmada amacın; içki içmek, sigara içmek veya düzenli egzersiz yapmaktan daha önemli bir faktör olarak göründüğü sonucuna vardı.

Journal Psychosomatic Medicine dergisinde yayınlanan bir başka çalışma da dikkat çekici sonuçlar verdi.

Araştırmacılar meta-analiz adı verilen bir tekniği kullanarak, yaşam amacına sahip olmakla, ölüm veya kardiyovasküler (kalp-damar) hastalıklar riski arasındaki ilişkiyi değerlendiren çalışmalardan elde edilen verileri bir araya getirdiler.

136.000'den fazla katılımcı ile ilgili verileri içeren analiz, bireylerin yaşamlarında bir amaç veya anlam duygusuna sahip olup olmadıklarını ya da "başkalarına yararlılıklarını" değerlendirdi ve yaşam amacı yüksek olan katılımcıların daha düşük ölüm riski olduğunu ortaya koydu.

Araştırma ekibinden Alan Rozanski, "Güçlü bir yaşam amacına ve yararlılık duygusuna sahip olmanın, insanlara canlılık, motivasyon ve esneklik duygusu kazandırdığı ve yaşamın itici gücü olduğu anlaşılıyor. Bunlara sahipseniz, daha uzun yaşarsınız!" dedi.

Duygularla amaçlar arasında ilginç bir ilişki vardır.

Bilince doğru yansıyan duygular bizi amacımıza ulaştırırken, bilinçsizce yaşanan duygular bizi amacımızdan uzaklaştırır.

Nasıl mı?

Duygular, istem dışı ortaya çıkan zihin süreçleridir.

Hiç birimiz ‘’karar verip’’ bir insandan nefret edemez veya ona âşık olamayız.

Duygular kendiliğinden belirir ve zihnimizin yönetimini kolaylıkla ele geçirirler.

Birçok insan hayatı, duygularının esiri olarak yaşar.

Örneğin; kaygılandığı için, uçağa binmekten, topluluk önünde konuşmaktan veya kalabalığa karışmaktan kaçınır.

Duyguları hayatının oyun yönetmeni olur; şovu onlar yürütür.

Böylece yapması gereken şeyleri yapamaz ve giderek amaçlarından uzaklaşır.

Psikosomatik yakınmaları olan hastalarımı daha kaliteli yaşamaları ve streslerini yönetebilmeleri amacıyla eğitir, ‘’duygu merkezli ” bir yaklaşımdan, “amaç merkezli ”bir yaklaşıma geçmelerine yardımcı olmak için, Morita yöntemini öğretirim.

Bu yöntem, duygulardan kaçmak ya da onların rüzgârında savrulmak yerine, duyguların farkına varmayı önerir.

Morita yönteminde, duyguların zihinsel süreçlerde hala bir rolü vardır ama onlar artık oyunun yönetmeni değildirler.

Amacımız veya amaçlarımız yönetmen koltuğuna oturur.

Duygular yerine amaç hayatın itici gücü olur.

Kaygı veya depresyon gibi duygulara rağmen yaşamayı ve harekete geçmeyi öğrenmemiz mümkündür.

Amaçsız insanlar yalnızca duygularına odaklanırlar.

Ancak kendilerini daha rahat, mutlu, huzurlu, özgüvenli ve sakin hissettikten sonra yaşam amaçlarını bulup hayata geçireceklerine inanırlar.

Amaçsızlıklarının mazereti olarak çevre veya ülke koşullarını gösterirler ve sorunları düzeltmek için sorumluluk üstlenmeksizin durmadan yakınırlar.

Yapabilecekleri şeyleri yapmazlar!

Ve böylece de, koşulları düzeltecek, kendilerini amaçlarına taşıyacak çabaları sonsuza dek ertelerler.

Morita yöntemi bunun tam tersini telkin eder.

‘’Duygularını bastırma, fark et, bilincine var ama onlara rağmen yapılması gereken ne ise onu yap!’’

Bu konuda iyi bir örnek başarılı insanların sahne korkusudur.

Leonard Cohen, John Lennon, Henry Fonda gibi önemli sanatçılar, gösterilerinden önce kusacak kadar heyecanlanmalarına rağmen, bu duyguya yenik düşmeyip sahneye çıkarak olağanüstü yetenekleriyle bizleri buluşturdular.

Yaptıkları, duygularının esiri olmak yerine, yapmaları gerekeni yapmak, yaşama armağanlarını sunmaktı!

Tüm zor koşullara rağmen aile içi şiddete ve zorbalıklara başkaldıran, okula dönen, meslek edinen, onurlu ve anlamlı yaşayan bir kadın, korkusuz değildir; o, KORKUSUNA RAĞMEN amacına kitlenen ve direnen insandır!

Her birimizin hayatımıza anlam katan bir amaca, bu dünyadaki sınırlı zamanımızı değerli bir şeyler yapmak için kullanmaya ihtiyacımız var.

Sadece daha uzun değil, daha derin, daha yoğun ve sonunda ‘’yaşamaya değdi!’’ diyebileceğimiz bir hayata sahip olabilmek için!


Doç. Dr. Şafak Nakajima