Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam71
Toplam Ziyaret503545
Eşref Çelik


Eşref
, köyün belki en şakacı kişisiydi. Sanırım küs, kırgın oldukları da vardı, ama herkesle şakalaşır, kendi kusurlarını, hatalarını açıkça söylemekten çekinmezdi. Birkaç devre muhtarlık yaptı. Elektrik, evlere su, onun zamanında geldi. Her şeyi abartarak anlatır; şakadan da olsa, dul kadınları satlığa çıkarırdı.

Celalettin Ölgün

Daha delikanlılığa yeni girdikleri yıllarda; Dilencilik mi, herhangi bir şey satmak mı, her ne amaçla gelmişse, Avanos ya da Genezin’den bir karı koca, boş evlerden birine yerleşmişler. Kadın çok kurnaz, delikanlıları hoş söz, boş vaatlerle kandırıp yolmaktaymış. Eşreflerin evindeki bir tek culuğu gözüne kestirmiş, Eşref’i kandırmaya çalışıyor,
“Yel olur, yelpen olur
Dibinde tikin olur
Seversen gelin sev
Kızlar cep çırpan olur,”
diye maniler söylüyor, tatlı diller döküyormuş. Eşref, bir gece culuğu kapmasıyla birlikte kadının evine... Eşref’e culuktan bir tike et düşsün ya!
Olanlardan habersiz anası Dilber karı, sabah, sabah durmadan ortalıkta olmayan culuğu  “cücülemekte”. O gece tilkiler bir çoklarının horozlarını götürmüş, “zaar ki?”
Karısı Kezban da kendisi gibi şakacıdır. Eşref, köye gelen tüm abdallarla, çingenelerle ilgilenir. Onlara yardımcı olur. Bir gün Kezban’a, kapılarına gelen çingene karısını gösterip;
“Beni kızdırma, valla seni şunlarla değişirim!” diye şaka yapacak olmuş. Kezban ondan aşağı kalır mı? Çinğene karısının sırtındaki kalburları sırtlayıp, “Senin değişmene gerek yok. Biz değişiyoruz,” diyerek gitmeye başlar.
Eşref: “Aman avrat, bunlar kokar, ben bunlarla yatamam,” deyince,
Çingene: “Niye kokayım, Eşref ağa? Puro sabunuyla güzelce yıkanırım, sonra da sarılır, yatarık.” der.

Eşref: Eşref Çelik. Ölümü. Nisan 2018.

Kezban: Kezziban Çelik. Ölümü: 2015.

Deniz Gezmiş'in ilk kez ortaya çıkan şiiri

6/5/1972
Merkez Cezaevi

Baba,
Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler, önemli olan çok yaşamak değil yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.

Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın. Oğlun ölüm karşısında âciz ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni
anlayacağını tahmin ediyorum.

Sadece senin değil Türkiye’de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum.

Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da
bildireceğim, Ankara’da 1969’da ölen arkadaşım Taylan Özgür’ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul’a götürmeye kalkma.

Annemi teselli etmek sana düşüyor, kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum, kendisine özellikle tembih et, onun bilim adamı olmasını istiyorum; bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir. Son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, abimi, ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım.

Oğlun Deniz Gezmiş

Deniz, darağacına dimdik gitti; ya sonra?

6 Mayıs sabahı…
İnfazlardan sonra…

Deniz’in 6 Mayıs 1972’nin ilk saatlerinde son mektubunu yazdırdıktan sonra ölüme nasıl gittiğini hemen herkes biliyor:

Katillerinin yüzüne baka baka, dimdik yürüdü darağacına…

Lakin sonrası pek bilinmiyor.

İnfazlar, o sabah 3.5’ta tamamlandı. Sokağa çıkma yasağı bitmemişti. Ankara Savcısı, infazları izleyen avukatlar, Halit Çelenk ve Mükerrem Erdoğan’ı, Çelenk’lerin Beşevler’deki evine bıraktı.

Onlar, acılarını yüreklerine gömüp infazın ayrıntılarını ve Deniz’lerin tutanağa kaydedilmeyen son sözlerini not ettiler.

Halit Çelenk’in kızı Serpil, bunları daktiloya döktü.

Notlar bittiğinde biri balkona, diğeri yatak odasına gitti; acılarıyla baş başa kaldılar.

Cemil Bey öğreniyor

O arada cenazeler, Yenimahalle’deki Karşıyaka Mezarlığı’na doğru yola çıkarıldı. Bir polis ekibi babaları haberdar etme işini üstlenmişti.

Sabah 04.30’da ilkin Yusuf’un kız kardeşinin kapısını çaldılar. Yusuf’un babası Beşir Aslan oradaydı. Kapıdaki polis, “Başınız sağ olsun” dedi.

Zaten bunu bekliyorlardı.

“Hazırlanalım, çıkalım” dedi Beşir Aslan…

Giyindi. Damadıyla birlikte çıktı evden…

Polislerle birlikte, Cemil ve Bora Gezmiş’i almaya Konfor Palas’a gittiler. Gezmişler, 41 numaralı odada hazır bekliyordu.

Cemil Gezmiş, gözyaşlarını silerek indi aşağıya…

İki baba sarılıp ağlaştı. Serpiştiren bir Ankara yağmuru altında, Yenimahalle Mezarlığı’na doğru yola çıktılar.

Gün, ışımaya başlamıştı. 5 kişiye 500 polis Mezarlık polis kaynıyordu.

Deniz’le Yusuf’un babaları, mezarlık müdürünün odasına girdi. Ankara Emniyet Müdürü de oradaydı. Cemil Gezmiş: “Cenazeyi bana teslim edin, İstanbul’a götüreceğim” dedi.

“Olmaz” dediler.

Zaten acılıydı Gezmiş...

Çıkıştı: “Nasıl olmaz? İnfaz Kanunu ‘İdam edildikten sonra cenaze ailesine teslim edilir’ diyor. Bana teslim etmeye mecbursunuz.”

Sonunda sivil polisler razı oldu. Cemil Bey, oğlu Bora’ya “Git bir minibüs tut getir; alıp götürelim İstanbul’a” dedi.

O ara Hüseyin’in babası Hıdır Bey de geldi.

5 kişi oldular; etrafta 500 polis vardı. Yusuf’un babası Cemil Bey’e, “Deniz’i götürüyorsunuz. Çocukları birbirinden ayırıyorsunuz. Gel vazgeç” dedi.

Henüz Cemil Bey’in Deniz’in son mektubundan da, “Bizi Taylan’ın yanına gömün” vasiyetinden de haberi yoktu.

Yusuf’un babasının teklifi üzerine “Peki” dedi.

‘Mezarda komite mi kuracaklar’

Gidip mezar yerlerine baktılar: Aralarında üçer tane boşluk bırakılmış halde kazılmış üç mezar vardı.

Öfkelendi Cemil Bey: “Yahu bunlar öldükten sonra, bir araya gelip komite mi kuracaklar? Nedir bu korkunuz” dedi.

“Emir böyle...” dediler.

“Allah belanızı versin!” diye beddua etti.

Gasilhaneye gitti. Deniz yıkanırken üstüne bez çekmişlerdi. Yüzünü açtı, baktı. Hâlâ sıcaktı.

3 baba, hıçkıra hıçkıra ağlaya ağlaya, çocuklarını taşıdılar. Kimse yardım etmedi.

İmam istediler; “İmam gelmeyi reddediyor” cevabını aldılar.

Cemil Bey, “Ben kıldırırım o zaman” dedi.

Telaşla imam getirildi.

“Aptesti olan varsa geçsin arkamıza” dediler. Kimse gelmedi. 5’i cenaze namazını kıldı. Oğullarını, aralarında üçer mezar koymak suretiyle defnettiler. Ve mezarlığı terk ettiler.

HAMDİ GEZMİŞ ANLATIYOR: O sırada İstanbul’da

"5 Mayıs Cuma günü yine okula gitmişti annem... Sabahçıydı. Sıkıyönetim vardı. İzin almak kolay değildi. Okulda müdürü, "Siz gidin hocam" demiş; izin vermişler.

5'ini 6'sına bağlayan gece evde baş başaydık. Oturduk radyonun başına bekledik sabaha kadar...

Belki TRT vermez diye bir yandan Moskova Radyosu'nun Türkçe yayınını dinliyordum. Yok. Haber yok.

Uzanmıştık, arada dalıyorduk; sonradan söyledi annem, infazın yapıldığı saatlerde, gece 2 civarında sıçrayarak uyanmış. 'Bir an içimden bir şeyler koptu' diye anlattı.

Sabah oldu. 7 ajansında ilk haber olarak verdi:

'Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan bu sabaha karşı idam edildiler.'

Annem arka odadaydı.

'Anne bak, haberlerde bir şey diyor' dedim. Duydu, feryadı kopardı. Yere attı kendini, bağırmaya başladı.

'Gitti oğlum, Deniz'im' diye ağlıyordu.

Korkunç bir üzüntüydü. Teselli etmeye çalıştım, ama ben de ağlıyordum.

Ağlaştık ana oğul...

Sonra akrabalar yetişti. Acıyı paylaştı.

O zamanlar cumartesileri yarım gün olurdu. Annem o haldeyken Nural Yengemi okula yolladı; o gün gelemeyeceğini bildirdi.

Akşam babamla Bora abim otobüsle geldiler. Kalabalık dağılınca aile baş başa kaldık.

Bir müddet konuşmadık, sadece ağladık.

Sonra gece, sakinleşince anlattılar.

Annem, 'Gördün mü çocuğumu' diye sordu.

'Gördüm, sarıldım' dedi babam...

'Nasıldı?'

'Boynunda bir morarmışlık vardı. İp izi...'

Günlerce ağladı annem; günlerce ağladı."

DENİZ’DEN KALANLAR

Defterden çıkan şiir


Deniz’e ait eşyalar, infazdan sonra, siyah bir torba içinde babasına teslim edildi.

Torbada 31 kalem malzeme vardı: Yeni açılmış Birinci sigarası... İki tükenmez kalem.. Askılı atlet, fanila ve yün başlık… Kahverengi ceket ve pantolon… Haki renk bir yün gömlek… Füme terilen pantolon… Kendi yeşil, yakası beyaz, fermuarlı kazak… Bir küçük, bir büyük İngilizce lügat… Türkçe-Almanca sözlük… Brecht, Ahmet Arif, Memet Fuat’ın kitapları Babasından gelen mektuplar… Bir cep aynası, bir cep defteri…

Ve cep defterinin kapak arkasına kendi el yazısıyla karaladığı, kimi satırlarını çizdiği bir şiir:

“Yenilmişsem
Elim kolum bağlı
Boynumda yağlı ip
Gelip dayanmışsam
darağacına
Dudaklarımda yarın
Gözlerim yarınlarda
Unutmak mı gerek seni?
Kapılar kapalı
Tutulmuşsa gece
kapkara yollar
Sıcacık bir sevgi
sunmayacak mıyım
insanlara?
Bakmayacak mıyım yarınlara
Seslenmeyecek miyim
insanlara?”

HAMDİ GEZMİŞ

40 yıllık bir vasiyetin peşinde

“Deniz Abim, son mektubunda ‘Kardeşimin bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın’ diyordu. Bu sözler, aslında benim üzerimden gençliğe verilen bir mesajdı. Deniz Abim, günün şartları altında  silahlı mücadele pratiğini benimsemesine rağmen, hiçbir zaman bilimden umudunu kesmedi. Dolayısıyla bilime vurgu yapması şaşırtıcı değildi.

Bana bilim adamlığını telkin etmesi ise benim de kendisinin peşinden eylemlere karışacağımı  düşündüğü içindi belki de… Siyasal mücadele içinde zarar göreceğimi düşünüyordu. Her  görüşmemizde söylediği gibi, benim öncelikle okumamı istiyordu. Bilimle uğraşarak ülkeme ve insanlığa daha çok katkı sağlayabileceğime inanıyordu.

Abim asıldığında 20 yaşıma gelmiştim; Elbette öfkeliydim. Başta intikam duygusuna kapılmış olmam  da mümkün… Ama hem son mektubundaki, hem daha önceki öğütlerini dikkate aldım; makul  düşünmeye çalıştım. İnfazlardan bir yıl sonra İktisadi Ticari İlimler Akademisi İktisat Maliye  Bölümü’nden iyi dereceyle mezun oldum.

1974’te, abimin vasiyeti doğrultusunda, İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi’nde doktora eğitimine  başladım. 1977’de sınavları tamamlayıp tez aşamasına geldim. Ancak ailemizin ekonomik durumu nedeniyle çalışıp hayatı devam ettirmem gerekiyordu. Bir süre çeviriler yaptım, muhasebe işlerinde  çalıştım. Bir başka okulda ilerici bir profesör, beni asistan olarak alabileceğini söyledi. Ancak bir müddet sonra ‘Kusura bakma, okul çok karışık, beni sürekli tehdit ediyorlar; senin sorumluluğunu  alamam’ dedi. Bu arada çalışmak için başvurduğum özel ve kamu işyerleri, soyadımdan dolayı  başvurularımı reddediyordu.

1977’de doktorayı tez aşamasında bırakmak zorunda kaldım. Aynı dönemde halamın hediye ettiği  mütevazı parayla İngiltere’ye gittim. 6 ay orada kaldım. Bir yandan lisan öğrenip bir yandan bir  süpermarkette kasiyer olarak çalıştım. Kısa zamanda Tesco markette yönetici pozisyona geldim. Ancak annemin ‘Çok özledim, gel’ mektuplarının baskısıyla döndüm. Bir süre işsiz kaldım. Yine  babamın verdiği harçlıkla yaşadım.

1978-1983 yılları arasında İETT’de müfettişlik yaptım. Ancak 12 Eylül’den sonra cadı avı başladı;  gidişatı görüp ayrıldım.

Özel sektörde bir işe girecektim; ‘Deniz Gezmiş’in kardeşiymişsiniz’ dediler; almadılar işe... 

Üzülmedim, onur duydum. Mali müşavir olarak serbest çalıştım. Mahkemelerde bilirkişilik yaptım  uzun süre… 1990’ların sonunda yeminli mali müşavirlik sınavlarına girdim, kazandım. Tırnağımla kaza  kaza, mesleğimde en üst noktaya gelmiştim. Ne var ki, abimin vasiyetini yerine getirememek,  bilim adamı olamamak içimde ukde kalmıştı.

2011’de, üniversiteyi terk edenlere af çıkınca İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne başvurdum. 25  yaşında bıraktığım okula, 59’umda yeniden döndüm. Oğlumla aynı okulda öğrenci olduk. 45 yıl önce  abimin fotoğraf çektirdiği anıtın önünde poz verdim. Onun anısına… Tezimi verip, 40 yıl sonra vasiyetini yerine getireceğim.”

 

SON SÖZ

Bu yazı dizisini hazırladığım günlerde Soma’da adı yolsuzluğa bulaşmış bir büyük şirketin  görevlilerinin, Yırca köylülerini dövüp 6 bin zeytin ağacını katlettikleri haberi geldi. İçimden, “Denizler yaşasa yapamazlardı” diye geçirdim.

Işıl ışıl bir kuşağı, verimli ağaçlar gibi biçerek bugünkü sessizliği hazırlamışlardı. Ama ne yapsalar  unutturamamışlardı işte…

Gezi’de Taksim’in başköşesinde dalgalanıyordu Deniz’in resmi…

On binlerce çocuğun isminde yaşıyordu.

***

Bu yazı dizisine kaynaklık eden “Abim Deniz” kitabı için bana yıllarca sakladığı arşivini, anılarını, mektuplarını açan Hamdi Gezmiş ile bu bilgi ve belgelerin bir araya gelmesinde çok emeği olan oğlu Can Gezmiş’e teşekkür ediyorum.

Kitabın geliri, Deniz’lerin anısını ve ideallerini yaşatmak için kurulacak “Deniz Gezmiş Vakfı”nın kuruluşuna harcanacak.

Madenciler öldürülmesin, köylüler dövülmesin, emekçiler sömürülmesin, ağaçlar kesilmesin istiyorsak…

Deniz’lere dönmenin zamanıdır şimdi…

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      596 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Eşref Çelik


HOH

İbrahim ÇÖL

Masmavi gökyüzünün yıldız aydınlığında oturmuş konuşuyorlardı. Üç dört kişi. Cami önündeki hangi tarihi betimlediği bilinmeyen elips şekilli beyaz taş üzerinde. Etraf alabildiğince sakin, hava oldukça dingin.

Bozkırın ortasında hiç örneği bulunmayan bir yontulmuş taş. Kim getirmiş, kim koymuştu, buraya nereden gelmişti. Anlattılar rivayetleri, söylentileri, üstündeki okunmayan yazıları özlü özlü sözlerle.
İlk akşamdan fark edemedikleri soğuk, yavaş yavaş, sinsi sinsi sararken vücutlarını, sıkıca yanaştılar vücut vücuda. Sinsi soğuğu bilen tedbirliler dış tarafa, gömlekliler tişörtlüler iç tarafa. Uzun zamandır birbirlerini görmeyen köylülerdi serpilen yaş aralığında. Kimisinin gençlik, kimisinin çocukluk anılarıydı birlikte yaşanılan, anılan. Bazen gülüyor, bazen hüzünleniyor, bazen üzülüyorlardı yaşadıklarına. Hasretle, özlemle yâd ettiler geçmiş yıllarını. Uzun zamandır görüşememişliğin hasretiyle erittiler içlerini. Harman ettiler, kaynattılar neşeyle, geçmişin yolculuğunda. Soğuk titretirken, ısıttı anılar, ısıttı canlarını. Sinmiş, silinmiş olanlar canlandı, yürekleri kıpır kıpır kıpırdadı.

Üzülürken genç gidenlere, başarılı olanlar sevindirdi, coşturdu içlerini. Kalkmak istemediler, ne kadar üşüseler de, titretse de gecenin berrak mavi ayazı. Çocukluk, ilk gençlik yıllarında böyle değildi ağustos geceleri. Harman gecelerinin yaşanmış anılarını anlattılar. Kimin kimi korkuttuğunu. Bu zamanda çalınan koyunları kurtların nasıl yediğini, gülüşerek dinlediler bir parça deri bir ayak, çoban oyununu. Çok mu gürültü çıkardılar, çok mu ses yaptılar?
Elinde her zaman bir şeylerle görünen Eşref ağabeyin kimliksiz silueti göründü önce. Elinde, kilim ipinden örme anahtarlığın ucunda bağlı ahır kapısı anahtarı. Geldi katıldı, daha da geçmiş anılarla sohbete. Konu ‘bilim’di, ‘fen’di, ‘tıp’tı ki anlattı.
Anam hastaydı, yatardı kalkmadan. Her yandan çareler aranıyordu, hoca, ebe, ocaklardan, taşlardan ama bir türlü iyileşmiyordu yatarak. Duymuş, dağın ardında bir hoca varmış, mıska yazarmış, çare olurmuş derin! Babam.
-Yarın git, anana bir tane yazdır da gel.
“On, on iki yaşında ya varım, ya yokum. Bilemem oraları, köyleri. Mümkün mü ki, gitmem demek. Ancak gidilecek yolu yok.
Sabah vakti zayıf, cılız boz bir eşekle yola çıktım. İkindiye ancak Kıyınardı, Gökkıyı, Şehir Yolu ile aştım tepeyi. Sarı sıcak. Eşek zaten kendini götüremiyor, ben çekiyorum yularından yürüsün diye. Akşam geç vakitte sorarak  vardım hocanın evine. Kara, isli çıradan görünmüyor, hiç bir şey seçilmiyor; ne var, ne yok. Babamın selamını söyledim, niye geldiğimi de.
Oturttu Hoca kendince okuyarak. Yazdı, karaladı bir şeyler verdi, ne yapılacağını da söyleyerek.
Orada kalmak istemediğimden belki, başka nedenlerle kal demelerine, yat sabah gidersin ikazlarına rağmen, ısrar ederek ayrıldım Hocanın evinden.
Yolun yarısını geldim gelmedim, öyle bir yağmur bastırdı ki, göz gözü görmüyor. Eşek bile yürüyemiyor. Rüzgârla birlikte çarpan yağmur taneleri iliklerime kadar ıslatıyor. Bir taraftan da saklıyorum Hocanın yazdıklarını, ıslanmasın diye. Nerede ise karnıma sokacağım.
Kendime kızıyorum bir taraftan, “niye kalmadım” diye, hayıflanarak. Geldiğim yerde bir karaltı gördüm. Bu bir mağaranın girişi idi, indim. Bir hoh diyorum, bir hoh da içeriden geliyor. Korktukça korkuyorum.
Giremedim. Islana ıslana, donarak soğuktan, yürümeye devam ettim.”

Biz bu yaşanmışlığı dinlerken yaz ortasında, köyümüzün havası da bizi üşüttü, bunca sıcaklığıyla anlatırken
Eşref ÇELİK.

İbrahim ÇÖL
18.10.2010