Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam30
Toplam Ziyaret525326

 Deli dervişlerin zikri gibi her Cuma tekrarlanan “Cumanız mübarek olsun” ritüeli, yobazların hayal dünyalarından damıtılmış bir slogandan başka bir şey değildir! Bu yüzden, bu ve benzeri çağrılara rağbet etmeyelim!

Din simsarları, son yıllarda, ayları, hatta günleri birbirinden ayırmaya başladılar. Olay ve gelişmeleri kendi akıllarıyla yorumlayabilme yeteneğinden yoksun yobazların bu oyununa gelmeyelim!

“Cumanız mübarek olsun” ve benzeri ritüellerin, dinle ve inançla bir bağlantısı yoktur! Tamamen uydurma olan ve dinin gereğiymiş gibi inananlara şırınga edilmeye çalışılan bu yeni hitap ve kutlama geleneği, aslında kutsal inanca yapılan bir yakıştırmadan başka bir şey değildir!

Din de, inanç da hayatımızda var ve onları söküp atamayız; ancak onların bu tür uydurma ve yakıştırmalarla yozlaştırılmalarına da göz yumamayız!

"Sakın ola bu oyuna gelmeyin, körinanca asla fırsat vermeyin!
Görmek istiyorsanız önünüzü, değerlerle bulunuz yönünüzü!"


kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Kemerli Çeşme


Bugün nerede bir çeşme görsem, soğulmuş, hatta oluğu olana da 
rastlamıyorum, üzülüyorum, Kemerli Çeşme’nin akıbetinin
gördüğüm o çeşmeler gibi olmasını istemiyorum!
İBRAHİM ÖZSOY

KÖŞEKTAŞ KÖYÜ KEMERLİ ÇEŞME

  

İBRAHİM ÖZSOY 

SUYUN HAYATIMIZDAKİ ÖNEMİ; ÖZ VE DERE, LEYLEKLER VE KURBAĞALAR,
KEMERLİ ÇEŞME
*Birişim: Lütfullah Çetin 
Köşektaşlı iyiliksever İbrahim Özsoy'un bir döneme ait olan anılarını içeren bu yazı, sayın İbrahim ÖZSOY'la yapılan sohbet ve bu sohbet esnasında
tutulan yazıntılar ve bu yazıntılara yapılan birişim*
sonucu genişleyerek aşağıdaki halini almıştır.
kosektas.net
Muhterem Köşektaşlılar, suyun hem kendisi çok kıymetlidir, hem de bulunduğu yeri kıymetlendirir. Su olmadı mı, hayat da olmaz. Gerek içmek için, gerek diğer ihtiyaçlarını giderebilmek için, bütün canlılar suya bağımlıdır.

Hepimiz tarafından bilindiği üzere köyümüz, konumu itibarıyle, oldukça kurak bir bölgede yer almaktadır. Bilhassa son yıllarda yazların çok kurak geçmesi, bahar ve kış aylarındaki yağışların toprağın ihtiyacını karşılayacak yeterlilikte olmaması, yani toprağın suya doymayıp kuru kalması, sadece köyümüzde değil, ülkemizde ve hatta tüm dünyada belli başlı bir sorun haline gelmiştir.

 

Fotograf: Özcan Antike

Fotograf: Özer Akdemir


Oysa, zamanla köyümüz ve etrafı yemyeşildi. Öz ve dereden şırıl şırıl akan su, sadece insanlara değil,  evcil ve yabani hayvanlara da olmadık nimetler sunardı. Köyümüze gelen göçmen kuşları, özellikle de leylekler ile çıgırtkan yavruları, köyümüzdeki doğal yaşama apayrı bir renk katardı.
 
   

O yıllarda yağmur eksik olmadığından sürekli sulak kalan öz ve çevresini, genellikle göl ve su birikintileri yakınlarında, yarı kara, yarı sucul bir hayat süren kurbağalar, sabah akşam durmaksızın gu vak vak, gu vak vak sesleriyle inletirlerdi. Kurbağaların bir başka özellikleri de, genelde larvalarla beslendiklerinden, insanlara ve hayvanlara zarar veren sivrisinek ve diğer haşaratların çoğalmalarına fırsat vermemeleriydi.

Dere ve öz boyu uzanan iğde, kavak ve söğüt topluluğunun etrafa saçtığı mis koku, sessizlik, dinginlik, serinlik ve yeşil örtü, köyümüzün bu bölgesine görkemli, görkemli olduğu kadar da gizemli bir hava katardı. 

Ancak ne yazık ki, son birkaç yılda etkisini gittikçe artıran kuraklık nedeniyle, kurbağaların ve leyleklerin beslenebilecekleri çayırlık ve sulak alanların kuruması, barınabilecekleri iğde, söğüt ve kavak topluluklarının yok olması, iğde kokuları ile kurbağa sürülerinin yok olmasına, leyleklerin ise köyümüzü tümden terketmesine neden olmuştur.

Tüm bunlar, sadece insanların değil, tüm canlıların suya doğrudan veya dolaylı olarak bağımlı olduklarını çok net bir şekilde izah etmeye yeten gerçeklerdir.

Çok açık ve basit bir gerçek daha var ki, o da, ne zaman ve nerede olursa olsun, insan susadığında, susuzluğunu giderecek en iyi içecek türü sudur!

Sene 1987’ydi. Almanya’dan henüz yeni dönmüştüm. Kayseri’ye gitmek için Uçkuyu’ya inmiş, Kırşehir’den gelecek otobüsü beklemekteydim. Irgatlık mevsimi olduğundan kavurucu bir sıcak vardı. Ancak, orada gölgesine sığınabileceğim tek bir ağaç bile yoktu. Karşı tarafta çam ağaçları vardı ama, otobüsü kaçırırım korkusuyla bulunduğum yerden uzaklaşamıyordum.

   

 Fotograf: Necdet Cengiz Şen

 Fotograf: Necdet Cengiz Şen


Neden sonra, Ankara istikametinden gelip Kayseri istikametine gitmekte olan bir taşıt durdu. Taşıttan inen bir şahıs bana doğru geldi. Selam sabah ettikten sonra; “Hacı amca, arabada ağır bir hastamız var. Uzun bir süreden beri su diye inliyor. Bu yakınlarda su var mı?” diye soru yöneltti. Ben ise, Göğce Höyük Mevkii’ni kastederek; “Geldiğiniz istikamette, asfaltın hemen aşağısında, pınar vardı, keşke orada durup hastanızın su ihtiyacını giderseydiniz. Bu yakınlarda başka su olan yer yok. Ancak, gideceğiniz istikamette, yaklaşık 2-3 km ileride benzin istasyonu var. Orada mutlaka su bulabilirsiniz.” dedim ve yolcu ettim. Taşıtdakilerin hepsi de yorgun ve bitkin bir haldelerdi. Uzun bir yolculuktan geldikleri belliydi. İşin kötüsü, yanlarında bir de hasta vardı.

Hiç beklemediğim bir anda yaşadığım bu olay, beni haddinden fazla etkilemişti. Kayseri’den döner dönmez merhum Hacı Kazım (Dündar) ile merhum Ali Çavuş (Uçar)’a gittim ve o gün Uçkuyu’da yaşadığım o elim durumu izah ettim. Köyümüzün bu bölgesinde şiddetle bir çeşmeye ihtiyaç duyulduğunu, bu yönde başlatılacak ve yürütülecek bütün çalışmaları maddi ve manevi olarak desteklemeye hazır olduğumu belirttim.  

Her ikisi de benim bu fikrime ortak oldular. Ertesi gün kalkıp, Halim Çavuş (Karatekin)’un elmalığının altındaki  pınara baktık. Kuytu içindeki kaynakta iki oluğu dolduracak bollukta bir su olduğuna kanaat getirdik.

Fazla vakit kaybetmeden işe koyulduk. Kırşehir’e gidip mühendis getirdik. Mühendis tüm ölçümleri yaptı ve ihtiyaç olan malzemenin listesini hazırladı. Tesbit ettiği malzemelerle birlikte kepçe, usta ve ameleleri bir an önce tedarik etmemizi tembih etti ve Kırşehir’e hareket etti.

Birkaç gün içerisinde ihtiyaç olan her bir şeyi tedarik edip mühendisi bilgilendirdik. Mühendis geldi ve onun kılavuzluğunda kazı işine başladık. Mühendis tarif etti, kepçe kazdı. Ameleler ise açılan kanala boruları yerleştirdiler. Bu şekilde devam edip suyu yukarıya çıkardık. Biz kazı ve boru yerleştirme işleriyle meşgülken, Kayseri’den getirdiğimiz yapı ustaları da çeşmenin duvarını örmekte idiler.

Vakit kaybetmemek ve çeşmeyi bir an önce akıtabilmek için var gücümüzle çalışıyorduk. Kanal açma ve boru döşeme işini ara vermeksizin sürdürerek, kaynak suyunu çeşmenin bulunduğu bölgeye ulaştırdık.

Artık su gelmişti. Çeşme duvarının örüm işi de hemen hemen bitmek üzereydi. Kayserili ustalar, çeşmenin adının “Köşektaş Köyü Kemerli Çeşme” olması yönünde bir öneri getirdiler. Ustaların yapmış olduğu bu öneriye itiraz etmedik ve çeşmenin adı böylelikle Kayserili ustalar tarafından “Köşektaş Köyü Kemerli Çeşme” olarak belirlenmiş oldu.

Tüm işleri henüz yeni bitirmiştik ki, o bölgeden sorumlu Karayolları Bölge Müdürlüğü; “Çeşmenin bulunduğu mıntıkada mutlaka bir tuvalet olması gerekir. Aksi takdirde, çeşme ve çevresinde kirlilik meydana gelir!” gerekçesiyle, çeşmeye çok yakın, çok da uzak olmaması kaydıyla bir tuvalet yapılmasını şart koştu. Karayollarının bu isteğini tez elden yerine getirip, çeşmeye münasip mesafede bir tuvalet yaptırdık.

Daha sonraki yıllarda, kuraklığın da etkisiyle, çeşme suyunda gözle görülür, hatta soğulmaya yakın nitelikte bir azalma oldu. Ancak, belirli aralıklarla yaptığımız iki ayrı takviye ile suyun tümden kesilmesini önledik.

Bugün nerede bir çeşme görsem, soğulmuş. Oluğu olana da rastlamıyorum. İçim gidiyor. Kemerli Çeşme’nin akıbetinin bu gördüğüm çeşmeler gibi olmasını istemiyorum.

Her kamu malı gibi, su kaynaklarının ve çeşmelerin korunup kollanmasına, bugün her zamankinden daha çok gereksinim var. Çünkü, giderek belirginleşen kuraklık tehlikesi, biz canlı varlıkların geleceğini tehdit etmeye başlamıştır.

   

Su ve su kaynaklarını gerektiği gibi koruyabilmek için susuz yaşamanın ne demek olduğunu bilmemiz gerekir. Bu gerçekten hareketle, suyu ve susuzluğu tanıdığımız ölçüde, onu koruma ve kollama isteğimiz güçlenecektir. Çünkü, tam olarak tanınmayan, kabüllenilmeyen bir nesnenin, ne sevilmesi, ne korunması, ne de sahiplenilmesi mümkündür.

Alın size, Kemerli Çeşme’nin yapılış hikayesi. Baştan sona her şey bu şekilde gelişip sonuçlandı ve hiç beklemediğim bir anda yaşadığım elim bir olay bende, su kadar kıymetli ve anlamlı bir yaşam iksirini, köyümüzün o bölgesine götürüp çeşme şeklinde tüm insanların kullanımına sunma fikrinin oluşmasına neden oldu.

Muhterem Köşektaşlılar, su kaynaklarının kıymetini bilin; koruyun, kollayın, yaşatın. Su gibi aziz olun! Allah’a emanet olun! İbrahim Özsoy.

*Bilgiler ve birişim: Lütfullah Çetin




Hapislik ve Aydınlık


Hapislik ve Aydınlık
Galip UYAR

Türkiye’de hapishaneler, aydınlar için zorunlu konaklama tesisleridir... ‘Akşamın erken indiği’ yerlerden ne muhteşem romanlar, ne coşkulu şiirler çıkmıştır. ‘Prangaların hasretle eskitildiği’ küflü, karanlık dehlizlerden zamanında değerini bilmediğimiz; ama hiç sönmeyen ışıklar saçılmış vatan toprağının her yanına.

Işıklara gözlerini kapatıp el yordamıyla yön arayanlar, tökezleyip düştüklerinde gözlerini açıyorlar, zamanında hapishanelerden ışık saçanların aydınlığına sarılıyorlar, yönlerini bulup biraz mesafe almaya başlayınca yine gözlerini kapatmayı ihmal etmiyorlar. Yenikapı mitinginde bir kez daha anımsandı Ahmed Arif. “Bunlar, Engerek ve çıyanlardır/ Bunlar,/ Ekmeğimize ve aşımıza/ Göz koyanlardır” dizeleri yankılandı denize ve gökyüzüne.
Bir meczuba kul olmayı içine sindirmiş darbeciler lanetlenirken, “Vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim” diyen Nâzım, dile geldi bir kez daha; kula kul olmamaya davet etti kitleleri: “Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim....”

Ne hazin...
Ne hazindir ki, “İki iş tuttum ömür boyu köklü./ Çocukları okutmaktı ilk işim/ İkincisi, yazdıklarımı çocuklara okutmak” dizelerinin sahibi Rıfat Ilgaz ve onun gibilere hapislik reva görülürken, “Altın Nesil” yetiştirmek isteyenlerin önü açıldı. Aziz Nesin, “parsel parsel” vatan topraklarına ihtiyaç duymadan Nesin Vakfı’nda yoksul çocukları yetiştirmeye çalıştı. Amacı, ne altın, ne de pırlanta nesil yetiştirmekti. Alnı secdeye değmediği için Sivas’ta onu yakmak istediler.

Nerede o eski aydınlar?
Karamsarım, korkağım. Benim çocukluğumun “aydın” sanatçıları yok şimdi. Onlar ki, üşüyen ruhları ısıtan, görmeyen gözleri açanlardı. Bu yüzden karamsarım, korkağım. Karamsarım; çünkü geleceği yordayamıyorum. Korkağım; çünkü etrafımda bana cesaret aşılayacak kimse kalmadı. Çocukluğumda, gençliğimde, varlıklarını hissettiğim, saçtıkları ışıkla önümü açan, düşünceleriyle bana umut aşılayan aydınlardan şimdi yoksunum.
Ben, Ruhi Su’dan türküler dinledim. Türküler dinlemekle kalmadım; türkünün, müziğin sanatın ne demek olduğunu, sanatın amacının ne olduğunu ondan öğrendim. Ama Ruhi Su’dan esirgenen yaşama hakkını hiçbir zaman unutmadım, unutamadım. Hastaydı, yurtdışında tedavi olma imkânı vardı; fakat 12 Eylül yönetimi yurtdışındaki tedaviyi engelledi, 1985 yılında hayatını kaybetti Ruhi Su. Hasan Hüseyin’den şiirler okudum, “Ekilir ekin geliriz, ezilir un geliriz, bir gider bin geliriz, beni vurmak kurtuluş mu?” dizelerini okudukça kendimden geçtim. Demek ki, karanlık, aydınlığı boğamayacaktı.
El aldım ondan, acının bal eylenebileceğini fark ettim. Elli yedi yıllık ömründe hanları, hamamları mı oldu Hasan Hüseyin’in? Öğretmendi, beğenmediler meslekten attılar; yetmedi tutukladılar. Aç bıraktılar, ekmeği bol eylemek için; tabelacılık, arzuhalcilik, portre ressamlığı, inşaat işçiliği yaptı. Öyle öyle öğrendi; acıyı bal eylemeyi. Ne yaşadıysa, onu yazmıştı: Kırmamıştı kanadını serçenin, vurmamıştı karacının yavrusunu, hor bakmamıştı karıncaya. Kuşağının tüm aydınları gibi horlanan da, kanadı kırılan da o olmuştu.

Meşale ateşi
Her şeye rağmen, zamanında susturulmak, boğulmak istenen düşüncelerin her zaman olduğu gibi bugün bir kez daha haklılığının tescillenmesi karamsarlığımı, korkularımı biraz olsun dağıtıyor. Çünkü ne kadar istenirse istensin, “Güneş balçıkla sıvanmıyor.” Türkiye Cumhuriyeti’nin şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olmaması için savaşanların yaktıkları meşale hâlâ yanmaya devam ediyor. O meşalenin ateşi sönmesin yeter. Zira onun yedeği, “paraleli” yok. O meşaleyi elinde tutanlar, akıllarını kimseye kiraya vermezler.

Galip UYAR, Sosyolog