• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam152
Toplam Ziyaret861417
Köy Enstitüsü Anıları


Hasanoğlan Köy Enstitüsü bana, köyümle olan sevgi bağımı koparmadan, hayatı ve hümanizmi öğretti!

Musa Kâzım Yalım

Köy Enstitülerini kapatmanın ve Türk Milli Eğitim Tarihi‘ni karartmanın gerisinde olan güçleri hiç affedemiyor.
Mehmet Erbil

Musa Kâzım Yalım, 1950-1951 öğretim yılı Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunu. Köy Enstitülerini kapatmanın ve Türk Milli Eğitim tarihini karartmanın gerisinde olan güçleri hiç affedemiyor. Bu okullarımız sürseydi, eğitim kesintiye uğratılıp,  kapatılmasaydı ülkemiz bugünkü sıkıntıları yaşamayacak, yetiştirilen üretici ve yaratıcı insanlarla hem eğitim düzeyi artacak hem de her zorluğu yenmeyi başaracaktık. Kişilikli bir eğitimle, kendimize özgü bu sistemle, kişilikli kuşaklar yetişecek, el açmadan, bel bükmeden, kimselere yanaşmadan, ülkemiz kalkınma aşamalarını başaracaktı. Çok yazık ettiler, çok...

Okuldaki ilk günlerimi hiç unutamam. Babamla birlikte Hasanoğlan'a geldik. Annem yoktu. Okumak zorundaydım. Babamla beni misafirhaneye götürüp ağırladılar. Ablalar bana yol gösterdi, okulu tanıttı. O kadar hoşuma gitmişti ki, güzel yataklar, üç öğün yemek vardı. Ben bunları köyde bulamazdım, bulma olanağım da yoktu. Köyde nerdeyse ayağımda çarık bile yoktu diyebilirim. Bu ortam, bu yakınlık beni okula bağladı. Zaten başka çarem de yoktu. Ben okuyacaktım.

Babam beni bırakıp gitti. Benimle gelen dayımın oğlu daha sonra dayanamayıp okuldan ayrlıp köye döndü. Ben devam ettim. Mutluydum... Okulun çalışma düzeni, derslerde aldığım bilgiler beni buraya bağladı. Örneğin, kürenin hacmini ölçmek için öğretmenin sınıfta bir karpuzu ortadan kesip, çevresine ip dolaması, basit ölçüm yöntemini göstermesini hala unutamam.

Hele bağ çubuklarını dikip, numara verek, her öğrenciye bakım için yanlarına diktiği plakalarla bu çubukların bakımının yapılması anlatılamaz. 1000 kök bağ çubuğu vardı. Numaralara göre bağ çubukları tek tek incelenirdi.  Öğrenciler bu incelemelere göre notlar alır, çubuklardan hangi gübre ile ne kadar verim alınacağı kayıt altına alınırdı. Böylece bulunan kayıtlara göre çubukların verimi o gübre ile artırılırdı.

Tarım öğretmenimiz İzzet Palamar bu titizlik ve düzen içinde bizlere ciddi çalışmalar yaptırdı. Numaralara göre tek tek çubuklar incelenir, notlar ve öneriler hazırlanırdı. Her öğrenci titizlikle kendi bakımında olan asmaları izler, çalışmalarını yürütürdü.                             

Müzik eğilimi olan 80 kişi belilenerek, bir mandolin orkestrası oluşturuldu.  Müzik öğretmenimiz Mehmet Öztekin'di. Çalışmalar ilerleyince, oluşan bu orkestra ile konserler vermeye başladık. Orkestra elemanlarından biri de bendim. Konserde öğrendiğimiz çeşitli parçaları çaldık. Bizi dinleyenler arasında opera sanatçısı birisi de varmış, bizleri çok beğenmiş. Daha sonra bu sanatçı ile çok seslilik üzerine çokça konuşarak, tartışmalar yaptık. Çok sesli Türk müziği üzerinde ağırlıklı duruldu. Benim çok ilgimi çekiyordu. Sonraları bu sanatçının çok sesli Türk müziği çalışmaları oldu. Ne var ki, bazı tepkiler almaya başlayınca, çok sesli müzik çalışmalarından vazgeçtiğini öğrendik. O günlerde o tartışmaları sık sık anımsar, çok sesli müziğin yapılmasının gerektiğini hep düşünürdüm.

Söyleşi • Mehmet Erbil …2010-11-16

Kitap l Drakula l Bram Stoker

Drakula
Bram Stoker

Kuşku yok ki Bram Stoker'in Drakula'sı, edebiyatın en kalıcı eserlerinden biri; sadece Kont (Drakula)’u dünyaya tanıttığı için değil, aynı zamanda dehşeti, arzuyu, bilinmeyene duyulan korkuyu ve Viktorya dönemi kaygılarını rahatsız edici derecede yakın hissettiren bir hikâyeye ördüğü için. Drakula, daha ilk sayfalarından itibaren ürpertici bir dehşet yaratıyor.


Jonathan Harker’ın Transilvanya’daki Karpat Dağları’na yolculuğu, ilk bakışta sıradan görünse de, huzursuz köylülerden “Drakula” adını duyunca ürküp geri çekilen atlara kadar her ayrıntı, okuru mantığın giderek silikleştiği bir dünyaya hazırlar. Drakula Şatosu’nun kapıları kapandığında ise, okuyucu da Harker’ın hissettiği o soğuk ve tedirgin edici duyguyu paylaşır.

Şato, sessiz ve ürpertici mimarisiyle bir karaktere dönüşür; karmaşık yapısı, Viktorya döneminin geleneksel ev düzeninden arındırılmıştır. Hizmetçilerin yokluğu, ulaşılamayan odalar ve hiçbir şey yiyip içmeyen ev sahibi, Harker’ın zihnini yoğun bir sis gibi sarar ve gerçekliğe olan inancını aşındırır. Üç vampir kadının gelişi ise baştan çıkarma ile dehşeti çarpık bir biçimde harmanlar. Roman burada en cesur temalarından birini ortaya koyar: arzunun yıkıcı ve yakıcı gücü. Stoker, Viktorya dönemi cinsellik korkularını işleyerek vampir kadınları hayatı zindana çeviren gerçek canavarlara dönüştürür.

Anlatı İngiltere’ye kaydıkça dehşet daha sinsi bir hâl alır. Günlükler, mektuplar ve telgraflar aracılığıyla kötülüğün sessizce, neredeyse kibarca yayıldığı bir dünya kurulur; sonunda ise tüm gücüyle patlak verir. Lucy Westenra’nın dönüşümü, romanın duygusal merkezlerinden biridir. Tatlılığı ile yırtıcı açlığı arasındaki tezat, batıl inançlara kulak tıkamanın bedelini gözler önüne serer.
Van Helsing, batıl inanç ile bilimin arasında bir köprü olarak hikâyeye girer. Zihni her iki dünyaya da demir atar ve Stoker onun aracılığıyla kötülüğün yalnızca akılla alt edilemeyeceğini savunur. Ona göre kötülüğü yenmek için bilgi, cesaret, içgüdü ve inanç bir arada olmalıdır.

Mina Harker ise grubun gerçek duygusal çekirdeği olarak öne çıkar: sakin, zeki ve cesur. Drakula ile kurduğu bağ, hikâyeyi doruk noktasına taşıyan bir gerilim yaratır. Mina’nın mücadelesi hem fiziksel hem de semboliktir; yozlaşmaya, ahlaksızlığa, karanlığa ve irade kaybına karşı direnen kadınlık idealini temsil eder.

Drakula’nın kendisi nadiren görünür, fakat her şeyi etkileyen bir gölge olarak varlığını hissettirir. Gücü, Stoker’ın onu hikâyenin kenarlarında, sürekli hissedilen ama neredeyse hiç görülmeyen bir figür olarak konumlandırmasında yatar. Yabancı istilası, kan yoluyla bulaşan hastalık, ahlaki çöküş ve geçmişin bugüne sızması gibi korkuları bünyesinde toplar. Aynı zamanda tuhaf bir karizmaya sahiptir; yüzyılların açlığı ve acısıyla şekillenmiş bir figürdür. Stoker ona insan doğasının niteliklerini verir, fakat yarattığı dehşeti hafifletecek kadar değil.

Roman sona yaklaşırken Drakula’nın peşinde koşmak, sınırlar ötesi bir yolculuğa dönüşür: çaresizlik ve kararlılıkla ilerleyen bir kovalamaca. Manzara, Londra’nın düzenli sokaklarından romanın başladığı vahşi dağlara kayar; döngü yeniden canlanır ve kötülüğün kadim, kalıcı, asla tam anlamıyla yenilmez olduğunu hatırlatır. Hızlı ve güçlü son yüzleşme, romanı tanımlayan korku, fedakârlık ve birlik çemberini kapatır.

Drakula’yı değerlendirirken, Viktorya dönemi dünyasının en derin kaygılarını yansıtan ve aynı zamanda zamansız sorular soran bir eserle karşılaşırız: Bilinmeyenle nasıl yüzleşilir? Arzu aklı alt ettiğinde ne olur? Medeniyet kadim karanlıkla karşılaştığında ne kadar kırılgandır? Stoker, mektup tarzındaki üslubuyla okuyucuyu bir krizi çözmeye çalışan araştırmacı gibi hissettirir. Karakterleri aracılığıyla cesaret ve şefkatin bedelini sorgular; Drakula aracılığıyla ise yalnızca bir canavar değil, aynı zamanda korku, ayartma, ölümsüzlük ve insanlığı yüzyıllardır takip eden gölgelerin sembolü olan bir mit yaratır.

Romanın kalıcı gücü, dehşet ile düşünce arasındaki dengeden doğar. Hikâye, son sayfa kapandıktan çok sonra bile okuyucuyu rahatsız eder ve derin düşüncelere davet eder. Stoker, Drakula ile okurlara bir vampir hikâyesinden fazlasını sunar: en korkunç canavarların yalnızca mahzenlerde gizlenenler değil, aynı zamanda gömülü korkuları, arzuları ve inkâr edilmeye çalışılan karanlığı yansıtanlar olduğunu hatırlatan bir ayna işlevi gören anlatı kurar; böylece okur, korkunun kaynağını dışarıda değil, kendi iç dünyasının kıvrımlarında aramaya zorlanır.


Drakula l Bram Stoker l PDF Sürümü

***Transilvanya, Romanya'nın batı ve orta kısımlarında, Karpat Dağları ile çevrili bir bölge.

Bu tanıtım metni, İngilizce bir metinden Türkçeye uyarlanmıştır.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Musa Kâzım Yalım


MKY
Büngülgözden Sivri'ye Hayali Bakış

Musa Kâzım Yalım öğretmeni, ölümünün ikinci yıldönümünde saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz.

Cumhuriyet’in aydınlanma idealinin köylere uzanan yolculuğunda Köşektaş’ın payına yalnızca bir okul binası ya da bir müfredat düşmedi; o payın en canlı örneklerinden biri, ışığıyla köyümüzü aydınlatan Musa Kâzım Yalım’dı.
Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün disiplinini, üretkenliğini, sanatla iç içe geçmiş ruhunu ve sorgulayıcı aklını Köşektaş’ın günlük yaşamına taşıyan kişi oydu.

Musa Kâzım Yalım, öğrencileri için disiplinli ve mesafeli bir öğretmendi; öğretmen‑öğrenci çizgisini titizlikle korurdu. Öğrencisi olmayanlar içinse samimi, nüktedan, sohbeti derin bir ağabey, empati kurabilen bir arkadaştı. Farklı yüzlerinin ardında aynı inanç vardı: Bilginin, sanatın ve düşüncenin insanı özgürleştirdiği düşüncesi.

Onun varlığı öğretmenlikle sınırlı değildi. Karşılaştığı herkese okumanın heyecanını, yazmanın özgürleştirici yanını ve merakın insanı canlı tutan gücünü aşılamaya çalıştı. Kim olursa olsun bir kimsenin eline aldığı her kitabı bir nesne değil, bir kapı, bir ihtimal olarak görürdü.

Köşektaş’ın peyzajını yalnızca bilen biri değildi; onu yaşayan, hisseden ve anlamlandıran bir tanıktı. Harman yerinin rüzgârını, kavakların gölgesini, Kırlangıç Tepesi’nden açılan geniş ufku, akşamüstlerinin ağırlaşan sessizliğini, göksel ışınların tepelere yansıyan parıltısını içerden duyardı. Bu duyusal zenginliği yalnızca sözle değil, fırçasıyla da kayda geçirirdi. Köyün ışığını, renklerini, tepelerini ve kıvrımlarını tuvalde yeniden kurar; yalnızca gördüklerini değil, hissettiklerini de resmederdi. Bu yüzden onun anlattığı Köşektaş, dışarıdan görülen bir köy değil; içeriden hissedilen, kültürel ve duygusal katmanlarıyla yaşayan bir dokuydu.

Bu dokunun en güçlü parçalarından biri de müzikti. Musa Kâzım Yalım’ın ut çalması ve şarkı söylemesi, onu kültürel dokunun sıradan bir parçası olmaktan çıkarır; köyün estetik ritmini belirleyen bir figür hâline getirirdi. Müzik, Köşektaş’ta yalnızca bir eğlence değil; duyguları düzenleyen, toplumsal bağı güçlendiren bir ortak deneyimdi. Udu eline alışındaki zarafet, sesinin mekânda dolaşımı, seçtiği ezgilerin topluluğun ritmini belirleyişi bunun en somut örnekleriydi.

Köşektaş’ta herkesin onunla ilgili bir anısı vardır. Kimi onu utuyla hatırlar, kimi kütüphanesinin kapısını aralayıp Tolstoy’la, Balzac’la, Nazım’la ilk kez tanıştığı anı… Kimi de 1960’ların ve 1970’lerin tartışma dolu yaz akşamlarını. Harman yerinde, kavakların altında gençlerin halka olup “sömürü”, “emek”, “kapitalizm”, “hümanizm” gibi kavramları ondan dinlediği günleri. Bu tartışmalar bir ideolojinin değil, bir vicdanın sesiydi. Musa Kâzım Yalım öğretmen, köyün çelişkilerini, emeğin karşılıksız kalışını, köylünün hor görülüşünü konuşmaktan çekinmezdi. Bu yüzden gençler, 68’in rüzgârında yönlerini bulmak için ona bakardı.

Ankara’daki mütevazı yaşamında da değişmedi. Kasketinin altından bakan gözleri hâlâ merakla doluydu; udu eline aldığında parmakları hâlâ gençliğindeki gibi kıvraktı. Müzikli sohbetlerinde kısa bir taksimden sonra sorduğu “Türkü mü istersiniz, şarkı mı?” sorusunda bile hayatla kurduğu o incelikli bağ hissedilirdi. Rönesans’tan Molière’e, Galileo’dan Shakespeare’e, Austin’den Woolf’a uzanan geniş bir kültür dünyası taşırdı içinde. Bilimin önemini anlatırken sesi toklaşır, Atatürk’ün aydınlanma idealinden söz ederken gözleri parlar, “Zaman boş oturma zamanı değil. Herkesin kalkıp bir şeyler yapması gerekiyor.” derdi. Bu söz, onu tanıyanlar için bir öğüt değil, bir çağrıydı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında Musa Kâzım Yalım yalnızca bir öğretmen değil; bir köyün kültürel belleğini yoğuran, gençlerin ufkunu açan, sanatla düşünceyi birleştiren bir Cumhuriyet aydını olarak duruyor karşımızda. Köyün ritmini duyan bir müzisyen, peyzajı dönüştüren bir göz, okuma‑yazma kültürünü köyün damarlarına işleyen bir rehberdi. Bıraktığı iz, kendi ömrünü aşan bir iz oldu; okunan her kitapta, tartışılan her fikirde, köyün değişen her taşında hâlâ görünür.

İyi ki vardı. Işığı hâlâ bu hikâyenin içinde dolaşıyor. Köşektaş’ın hikâyesi onunla daha geniş, daha derin, daha insanca bir hâl aldı.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Bilgi: Musa Kâzım Yalım öğretmenin ölümünün ikinci yılı dolayısıyla hazırladığımız bu metni, nisan ayı sonunda yaşayacağınız yoğunluk nedeniyle, 26 Nisan’daki ölüm yıldönümünden yaklaşık iki hafta önce paylaşıyoruz.