Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam255
Toplam Ziyaret824207
Köşektaş Manileri

Boşa Geldik
Vahdettin ŞEN

Şiir ve manilerinde güçlü bir duygu, anlam ve içerik yoğunluğu vardır. Yazdığı her dize Köşektaşlıların ortak hafızasını barındırır. Sözleri hem yalın hem de derinlikli bir tını taşır.

Emekli bir öğretmendi. 6 Aralık 2009 Pazar günü, tedavi gördüğü Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde hayata veda etti. Ardında bıraktığı şiirler, maniler ve anılar, onu tanıyan herkes için yalnızca birer hatıra değil, aynı zamanda değerli birer kültürel mirastır.

Onu özlemle anıyoruz. Çünkü o, yazdıklarıyla yalnızca kendi sesini değil, bir köyün ortak sesini duyurmuş; şiir ve manileriyle Köşektaş’ın hafızasında kalıcı bir yer edinmiştir. Vahdettin Şen fiziksel olarak aramızdan ayrılmış olsa da, dizeleriyle her zaman aramızda yaşamaya devam edecektir.


kosektas.net

Yararımız olsun yurda
Çalışmaya işe geldik
Mevsimler karışmış burada
Yaz beklerken kışa geldik.

Heycandan çarpıyor yürek
Verdiler bir kazma kürek
Çantalarda peynir ekmek
Köyden koşa koşa geldik.

Söylenen her söze kandık
Burada hayat güzel sandık
Çok çalıştık az kazandık
Alta düştük tuşa geldik.

Kimi dağıttı yuvayı
Kimi yitirdi davayı
Kimisi aldı havayı
Biz buraya boşa geldik.

Bilmem niçin nasıl niye
Çocuklar gelmez haneye
İşten çıkıp meyhaneye
İçtik içtik coşa geldik.

Ne gündüzü ne gecesi
Okunmaz yazmaz hecesi
Her yerde duman bacası
Çok çalışıp hoşa geldik.

Her millet kendi içinde
İşte böyle bir biçimde
Yabancıların içinde
Sıralandık beşe geldik

Umudumuz yarım kaldı
Emeğimi kimler çaldı
Gurbet bizi bizden aldı
Geri döndük başa geldik.

Hayalda mı düşte miyim
Baharda mı kışta mıyım
Amele mi usta mıyım
Hayallerden düşe geldik.

Sanma devran böyle döner
Biri iner biri biner
Beyler yedi birer birer
ŞEN OZAN’ ım dişe geldik.

Vahdettin ŞEN

Kül Hüyüğü

Geçtiğimiz yazın en sıcak günlerinden biriydi. O gün aslında epeyce geç bir saatte çıktık yola. Komşu köyün üzerinden yükselen güneş, çok kısa bir zamanda kızıl topraklı tepenin üzerindeki bağların üzüm yapraklarını ısıtmaya başlamıştı. Son bir iki gündür insanı yerinden sıçratan şimşekler eşliğinde bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla ıslanan bağ yollarındaki çamurlar henüz tam kurumamıştı ama insanın ayağına da yapışıp kalmıyordu.

Ankara-Kayseri karayolunun vızır vızır işlek trafiğinden karşı tarafa geçip, köyden üç kilometre uzaklıktaki bu yol kenarında epeyce uzun bir zaman önce tek başına yaşayıp ölen Deliağa'nın eski evinin bulunduğu yere geldiğimizde neredeyse öğle olmuştu.

Henüz, kuşların, kurbağaların ve bulutların peşinde koşan, bugünden o günlere baktığımda -kabul ediyorum ki- epeyce de yaramaz bir çocuk olduğum zamanlarda, şosenin kenarına kadar gelip çalıların arasında sığırcık kovalardık. Şosenin öbür tarafında bulunan, Deliağa öldükten sonra terk edilen evinin damının üzerinde dolaşıp çoğu kırılmış camlarının kalanlarını da kırmışlığımız vardır. Şimdi evin tamamı toprak altında kalmış, üzerini otlar bürümüş, kerpiçten ve taştan duvarları üst üste yıkılıp küçücük bir tümsek olmuştu. Belki elli, belki yüz yıl sonra Deliağa'yı ve onun köylüsüne küsüp buralara kendini atmasını, ülkenin en işlek karayollarından birisinin kenarına yaptığı bu evde kalan ömrünü tamamlamasını hatırlayan kalmadığında, gelen geçenin merakla baktığı, definecilerin köşe bucak kazdığı bir höyük olacak bu ev de.

Deliağa'nın evinin bulunduğu yere en fazla iki kilometre uzaklıkta bulunan Kül Höyüğü de bozkırda, Kalaba'dan Kırşehir'e kadar uzanan düz ovadaki sayısız höyükten birisidir.

Çocukluğumda, Deliağanın evinin bulunduğu bu küçük tepeciğin ötesine, kuzey yönündeki uçsuz bucaksız ovaya hiçbir zaman gitmemiştim. O ova bitmez tükenmez gibi gelen buğday tarlaları, Sadık Köyü’ne ve ondan daha da ilerideki göçmen köyü denilen yere, ovanın puslar içerisinde belli belirsiz görünen sınırına kadar uzanırdı. Upuzun kavak ve söğüt ağaçlarının kümelendiği bir yeşilliğin tam ortasında yükselen höyüğü bu yaşıma kadar hep merak etmişimdir.

Höyük, incecik bir derenin yakınında yarım küre şeklinde yerden fışkırmış gibi görünür. Etrafı benim çocukluğumda da bugün de buğday, pancar, yulaf ve fiğ ekili tarlalarla çevrilidir. Yılların merakını tepemizde güneşin acımasızca ovayı kavurduğu o sıcak yaz günü giderip, gizemli höyüğe gittik.

Yürüyüş yolumuzda pancar tarlalarının ortasında çapa yapan Suriyeli mültecilerle merhabalaştık uzaktan. Onların yol kıyısında oynayan güleç yüzlü çocuklarıyla bir iki kelime konuşmaya çalıştık. Meraklı bakışlarına, sıcak gülücüklerine gülerek karşılık verdik, “biz dostuz” dedik. Yurdundan ayrı düşmüş, ürkek, gariban, insanın yüzüne her daim korku ile bakan ama yine de güleç yüzlü olmayı unutmayan mülteciler, karakılçık buğdayı rengi tenleriyle buranın toprağına, bu toprağın insanlarına çok benziyorlardı.

Kül höyüğünün dikenlerle, yabani otlarla kaplı dik yamacını kaymamaya dikkat ederek tırmandık. Bir evlek kadar olan düz tepesinde çakırdikenler, beyaz çiçekli zambaklar, gelincikler ve adını bilmediğimiz onlarca çeşit bozkır bitkisi vardı. Zemini eşeledikçe un gibi, kül gibi incecik bir toprak toz halinde elinize geliyordu. Adını da buradan alıyordu sanırım...

Höyüğün dibindeki tarlada yeni biçilmiş yulafları traktörlere yükleyen komşu Kayaltı köyünden olduğunu öğrendiğimiz iki köylüye sorduk höyüğün adının öyküsünü, ‘bilmiyoruz’ dediler. Höyük çevresinde tarlaları olan Kızılağıl köyünden birisine denk geldik dere kenarında. Ona da sorduk höyüğü. O da; “Valla bilmiyom hemşerim! Adı nerden gelmiştir hiç merak etmedim açıkçası” dedi.

Anadolu köylüsü böyledir işte. Bir ömür yaşayıp gittiği yerdeki höyüğün öyküsünü, dağının, köyünün, ovasının adının nereden geldiğini pek merak etmez. Sadece İç Anadolu'ya özgü de değildir bu garip "meraksızlık" hali. Ege'de, Karadeniz'de, Doğu'da Kürt illerinin hemen hepsinde şaşırarak şahit oldum buna benzer örneklere.

Aydın Alangüllü de bütün ağaçları kurumuş, sapsarı geçmiş bir zeytin bahçesinin dibindeki JES şirketinin arkasında görünen sarp tepenin adını söyleyememişti zeytinliğin sahibi. Yine, Pınarhisar Kuyucak taraflarında, uzakta mavi bir sisin içinde mor beyaz kayalıkları hayal meyal görünen dağın adını sormuştum bir köylüye. Gözlerini belerterek dağa dikip düşünmüş düşünmüş, “valla ben de bilmiyoru bilader...” demişti, elini “n'apcan adını?” gibisinden sallayarak!..

Karadeniz'de, Fatsa Ünye arasında, eskiden fındıklık olan, o zamanlar altın madeni işletmesi için ağaçlarının kesilmesine yeni başlanan dağın (ki şimdiki halini görmeye yürek dayanmaz) adını sorduğum bir köylü kadın da benzer şeyler söylemişti: “Dağ işte adı, dağ...”

Sarı sıcağın altında tırmandığımız kül höyükten ovayı seyrettik on dakika mola verip. Henüz yeşil sapları üzerinden güneşe gülen ayçiçekleri, artık biçilme zamanı gelmiş buğdaylar, git gide sarıya dönen nohut tarlası ve ileride boş bırakılmış bir tarlada özgürce serpilip boy veren mor menekşelerle göz alabildiğine yayılmıştı bozkır.

Öğle sıcağında yine yürüyerek döndük köye. Kül höyük merakından bize söğüt gölgesi altında yenen zeytin ve peynir tadı, gözlerinin içi gülen güzelim mülteci çocukları ve yüzümüzde, alnımızda, vücudumuzun giysi altına gizleyemediğimiz her noktasında peydahlanan güneş yanıkları kaldı.

Özer AKDEMİR,

5 Eylül 2021

  
1588 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Köşektaş Hikayeleri
 
Köşektaş'ta altına bakmadık
taş bırakmadık!

Celalettin Ölgün

Yazıya yansıtılan hikayelerin eğlendirici niteliği yanında bir
de bilgilendirici gücü olduğu herkesçe bilinen, tartışma kaldırmaz bir gerçektir. Aracı
da, amacı da Köşektaş ve Köşektaşlılar olan Celalettin Ölgün hikayeleri, gerek yazım biçimiyle, gerek anlatım
tarzıyla, gözlerimizi kendi öz
benliğimize çevirmemizi, kendi kendimizle buluşmamızı sağlayan en kısa yoldur!

kosektas.net


Tahavit

Kızılağıllı babası seferberlikte şehit olduğundan, iki yaşında yetim kalmış. Anası, “Kardeşlerimin yanında büyütürüm!” diyerek babaocağına, Köşektaş’a getirmiş. Orada büyütüp evlendirmiş. “Çocukluğunun çok sıkıntılı geçtiğini, yetimliğin, garipliğin, kimsesizliğin ne demek olduğunu benden daha iyi bilen çok azdır!” diye anlatırdı.

Gençlik yıllarında, o dönem yeniden kendini göstermeye başlayan tarikatçılığa heveslenmiş. Nevşehir ve çevresinde “Kadiri Tarikatı” öğretisini yaymaya çalışan Sulusaraylı Hüsamettin Hoca’ya bağlanmış ve bu yüzden de, o yıllarda köyün bağlı olduğu Topaklı nahiyesi Jandarma Karakolu’nda, diğer yandaşları Hurşit, Kadirin Ali, Mehmet Şeref, Musa Şernaz, Mulla Şeref ve daha birçokları ile çok işkence görmüştü. Hepsi de o yıllarda aşırı, hem de gösterişli bir biçimde ibadet etmişlerdir. Ömrünün son yıllarında, gerek hastalığından gerek yaşlılığından dolayı gerektiği gibi namaz kılamamaktaydı. Namazını neden daha dikkatli ve düzenli kılmadığını soranlara, “Biz tarikatçılığımızın ilk yıllarında namazın demini aldırdık, kuzum!” diye kendince savunma yapardı.

Sessiz, kendi halinde birisiydi. Yanık sesiyle kasideler söyler, Ramazan aylarında camide orucu karşılama ve uğurlama ilahileri okurdu.

1928–1936 yılları, etkisini en fazla Orta Anadolu’da gösterdiği söylenen kıtlık yılları olarak bilinir. Üç–beş yıl süren kuraklıktan ot bile bitmemiş. Ekilen ekin bitmediği gibi, köylünün elindeki hayvanlar yayılacak ot bulunamadığından birer ikişer telef olmuş, ölüp gitmişler. Ege Bölgesi’nde durum farklı olmalı ki, eli iş tutanların çoğu İzmir, Aydın, Balıkesir gibi kentlere çalışmak için giderek evlerini geçindirmeye çalışmışlar.

Birçok Köşektaşlı gibi, Tahavit de İzmir’e çalışmaya gitmiş. İş bulmuş, bulamamış ama daha çok boş kalmış. Çalışmaya giden tüm gurbetçiler gibi, bitin, pirenin ve her türlü mikrobun kol gezdiği hanlarda, sırtına sarıp götürdüğü yorgana sarılır yatarmış. Doyurucu bir iş yok ki yeterli yesin, iyi beslensin. Böylesi bir ortamda yaşarken, ıslanmaktan mı, yetersiz beslenmeden mi, yoksa başka bir nedenden mi hastalanmış; öksürmekten ciğeri yırtılma noktasına gelmiş. Ateş, kusmalar, halsizlik… Bakıma ve tedaviye ihtiyacı var ama kim bakacak, hangi parayla kim tedavi ettirecek? İzmir’e birlikte gittiği Köşektaşlı yol arkadaşları kendi ekmeklerini kazanma çabası içindedirler. Biraz da babası Kızılağıllı olduğundan yabancı gibidir. Köhne bir han köşesinde, çekilmez hale gelen hastalığıyla yalnız başına kalmıştır. Hana yatmaya gelenlerin acıyıp verdiği yiyeceklerle yaşamaya çalışmaktadır. Köyüne dönecek ne gücü ne parası vardır.

Handa üç aydan fazla kaldığından hancı da bıkmıştır ama hiç uğramayan, arayıp sormayan köylüleri kadar da acımasız değildir. Hancı ile han sakinleri “öldü ölecek” diye beklerlerken, Belbaraklı Cansızın Veli gelmiş, durumunu görmüş, acıyarak ilgilenmiş. Trenle köyüne dönerken Tahavit İbrahim’i de yanına alarak evine kadar getirmiş.

Tahavit, İzmir’de kaptığı hastalığı hiç iş göremez bir şekilde beş–altı yıl boyunca çekmiş, ancak altı yıl sonra askere gidebilmiş. Aynı hastalıktan kaynaklanan rahatsızlıkları ise bir ömür boyu taşımıştır.

Cansızın Veli, Köşektaş’a her gelişinde uğrar, “Daha ölmedin mi?” diye takılırdı.

Tahavit’le karısı Gafer, her nedense tarlada ekin biçerken kavga etmişler. Kavga, sözlü atışma ve bağrışmalarla bir müddet sürmüş. Tahavit, yerden bir taş alıp karısına doğru fırlatmış. Sonra bakmış, taş kötü gidiyor, bir tehlike yaratacak gibi. Arkasından bağırmış: “Kaç, kaç, taş geliyor!”

Hile‑i Şer’iye: Türkçe tanımı; şeriata hile karıştırmak olmalı. Halkımız, katı ya da uygulamada zorlandığı dinsel kuralları yumuşatmayı her zaman bilmiştir.

Erlikte çalınan dıbıdık duyulmamış olmalı ki vaktinde kalkılamamış. Tan yeri attı atacak, ortalık hafiften ağarıyor. İmsak vaktinin sonu, ak ve kara iplik ayırt edilinceye dek olduğundan, Tahavitler acelece kalkıp pencerenin perdesini kapatmış, sırtlarını pencereye dönerek erlik yemeğini tezce yemişler.

Pencereden sızan aydınlık görülüp de oruç mu sakatlanacak?

Tahavit: İbrahim Ölgün. Ölümü: 1986.
Hurşit: Hurşit Cesur
Cansızın Veli: Veli Cansız, Belbaraklı. Ölümü: 1970.
Gafer: Sultan Ölgün. Ölümü: 1994.
Erlik: Sahur.
Dıbıdık: Sahurda davul yerine çalınan teneke.


Bilgi: İlk kez 8 Nisan 2004 tarihinde yayınlanmış bir yazıdır.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası