Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam428
Toplam Ziyaret830073
Zeynep Uçar

Resim (*)

Zeynep Uçar’ın Muhtar Vekilliği
Seferberlik Yıllarında Kadın Emeği

Emperyalist işgale karşı ülkenin tüm güç ve kaynaklarının seferber edildiği yıllarda, Köşektaş Köyü’nde Zeynep Uçar bir süre muhtar vekilliği görevini üstlenmiştir¹. Bu görevlendirmenin hemen ardından ilan edilen genel seferberlik kapsamında, muhtar vekili olarak Zeynep Uçar, cepheye çağrılan yükümlülere Ulukışla’ya kadar eşlik etmiş; onların birliklerine güvenli biçimde ulaşmalarını sağlamıştır. Köşektaş’a Sarılar’dan gelen Zeynep Uçar, Hasan Hüseyin Uçar’ın babaannesidir².

Küçük yaşta yetim kalan Ahmet Çavuş (Uçar), Zeynep Uçar tarafından büyütülmüş; böylece aile içi dayanışmanın ve kadın emeğinin kuşaklar arası aktarımında önemli bir rol üstlenmiştir³.

Savaş, Yokluk ve Milli Mücadele Yılları; Kadınların Kamusal Alana Çıkışı

Ülkenin varoluş mücadelesi verdiği bu dönemde, erkek nüfusun büyük bölümü cepheye gitmiş; bu durum yerleşim birimlerinde idari boşlukların oluşmasına yol açmıştır. Bu boşluk çoğu zaman kadınlar tarafından doldurulmuş, ancak kadınların bu süreçteki katkıları ne resmi kayıtlara ne de toplumsal hafızaya yeterince yansımıştır.

Ayrıca, Milli Mücadele yıllarında kırsal bölgelerde kadınların kamusal görevler üstlenmesi son derece nadirdir. Kadınlar çoğunlukla ev içi sorumluluklar, yaşlı ve çocuk bakımı, tarımsal üretimin devamı ve geride kalanların ihtiyaçlarının karşılanmasıyla meşgul olurken; idari bir görevi üstlenmek ise istisnai bir durumdur.

Savaşın kırsal bölgelerdeki kadınları, cepheye yiyecek-mühimmat taşıyan, cephe gerisini ayakta tutan, erkeklerin yokluğunda tarlaları işleyip evlerini savunan kahramanlar olarak tasvir edilir⁴.

Zeynep Uçar’ın muhtar vekilliği, bu açıdan bakıldığında, savaş yıllarında kadınların üstlendiği sorumluluğun somut ve değerli bir örneğidir.

Cepheye Giden Yükümlülere Eşlik Etmesi: Sıradan Bir Görev Değil

Zeynep Uçar’ın yükümlülere Ulukışla’ya kadar eşlik etmesi, dönemin koşulları göz önüne alındığında olağanüstü bir cesaret örneğidir. Yolculuklar güvenli değildir; ulaşım imkânları sınırlıdır; kadınların tek başına uzun mesafe yolculuk yapması alışılmış bir durum değildir. Ortam gergin, belirsiz ve tehlikelidir⁵.

Bu nedenle Zeynep Uçar’ın böylesi riskli ve özveri gerektiren bir görevi üstlenmiş olması, yalnızca bireysel cesaretin değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal sorumluluk bilincinin de göstergesidir.

Toplumsal Hafızada Kadınların Yeri

Zeynep Uçar’ın hikâyesi, köy tarihinin çoğu zaman gölgede kalan kadın unsurunu görünür kılar. Bu tür anlatılar, yalnızca bireysel bir hatırayı değil; kadınların savaş yıllarında taşıdığı yükü, toplumsal dayanışmayı ve kadın emeğinin tarihsel sürekliliğini de ortaya koyar. Bugünden bakıldığında, onun üstlendiği sorumluluk, kadınların tarih boyunca çoğu zaman görünmez kılınan kahramanlıklarının bir yansımasıdır. Yaptıkları resmi belgelere geçmemiş olsa da köyün hafızasında ve aile anlatılarında yaşamaya devam etmektedir. Bu nedenle Zeynep Uçar’ın hikâyesi, yalnızca bir aile anlatısı değil; Köşektaş’ın toplumsal belleğinde yer alması gereken tarihsel bir tanıklıktır.

Resim (*): Zeynep Uçar’ın fotoğrafına ulaşamadığımız için metni telif hakkı bulunmayan yukarıdaki resimle yayımlamayı uygun gördük.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Dipnotlar

1. Celalettin Ölgün, sözlü aktarım, 2024.
2. Bülent Uçar, aile anlatısı, 2025.
3. Leyla Uçar Bayazıt, aile bilgisi, 2025.
4. Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler, (Bilgi Yayınevi). Turgut Özakman, Milli Mücadele dönemindeki kırsal kesim kadınlarının cephe gerisindeki fedakârlıklarını “Şu Çılgın Türkler” adlı kitabının büyük bölümünde anlatır.

İsteyen kitabın PDF sürümüne buradan ulaşabilir.

5. Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, Savaş ve Seferberlik Bölümleri.

Kül Hüyüğü

Geçtiğimiz yazın en sıcak günlerinden biriydi. O gün aslında epeyce geç bir saatte çıktık yola. Komşu köyün üzerinden yükselen güneş, çok kısa bir zamanda kızıl topraklı tepenin üzerindeki bağların üzüm yapraklarını ısıtmaya başlamıştı. Son bir iki gündür insanı yerinden sıçratan şimşekler eşliğinde bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla ıslanan bağ yollarındaki çamurlar henüz tam kurumamıştı ama insanın ayağına da yapışıp kalmıyordu.

Ankara-Kayseri karayolunun vızır vızır işlek trafiğinden karşı tarafa geçip, köyden üç kilometre uzaklıktaki bu yol kenarında epeyce uzun bir zaman önce tek başına yaşayıp ölen Deliağa'nın eski evinin bulunduğu yere geldiğimizde neredeyse öğle olmuştu.

Henüz, kuşların, kurbağaların ve bulutların peşinde koşan, bugünden o günlere baktığımda -kabul ediyorum ki- epeyce de yaramaz bir çocuk olduğum zamanlarda, şosenin kenarına kadar gelip çalıların arasında sığırcık kovalardık. Şosenin öbür tarafında bulunan, Deliağa öldükten sonra terk edilen evinin damının üzerinde dolaşıp çoğu kırılmış camlarının kalanlarını da kırmışlığımız vardır. Şimdi evin tamamı toprak altında kalmış, üzerini otlar bürümüş, kerpiçten ve taştan duvarları üst üste yıkılıp küçücük bir tümsek olmuştu. Belki elli, belki yüz yıl sonra Deliağa'yı ve onun köylüsüne küsüp buralara kendini atmasını, ülkenin en işlek karayollarından birisinin kenarına yaptığı bu evde kalan ömrünü tamamlamasını hatırlayan kalmadığında, gelen geçenin merakla baktığı, definecilerin köşe bucak kazdığı bir höyük olacak bu ev de.

Deliağa'nın evinin bulunduğu yere en fazla iki kilometre uzaklıkta bulunan Kül Höyüğü de bozkırda, Kalaba'dan Kırşehir'e kadar uzanan düz ovadaki sayısız höyükten birisidir.

Çocukluğumda, Deliağanın evinin bulunduğu bu küçük tepeciğin ötesine, kuzey yönündeki uçsuz bucaksız ovaya hiçbir zaman gitmemiştim. O ova bitmez tükenmez gibi gelen buğday tarlaları, Sadık Köyü’ne ve ondan daha da ilerideki göçmen köyü denilen yere, ovanın puslar içerisinde belli belirsiz görünen sınırına kadar uzanırdı. Upuzun kavak ve söğüt ağaçlarının kümelendiği bir yeşilliğin tam ortasında yükselen höyüğü bu yaşıma kadar hep merak etmişimdir.

Höyük, incecik bir derenin yakınında yarım küre şeklinde yerden fışkırmış gibi görünür. Etrafı benim çocukluğumda da bugün de buğday, pancar, yulaf ve fiğ ekili tarlalarla çevrilidir. Yılların merakını tepemizde güneşin acımasızca ovayı kavurduğu o sıcak yaz günü giderip, gizemli höyüğe gittik.

Yürüyüş yolumuzda pancar tarlalarının ortasında çapa yapan Suriyeli mültecilerle merhabalaştık uzaktan. Onların yol kıyısında oynayan güleç yüzlü çocuklarıyla bir iki kelime konuşmaya çalıştık. Meraklı bakışlarına, sıcak gülücüklerine gülerek karşılık verdik, “biz dostuz” dedik. Yurdundan ayrı düşmüş, ürkek, gariban, insanın yüzüne her daim korku ile bakan ama yine de güleç yüzlü olmayı unutmayan mülteciler, karakılçık buğdayı rengi tenleriyle buranın toprağına, bu toprağın insanlarına çok benziyorlardı.

Kül höyüğünün dikenlerle, yabani otlarla kaplı dik yamacını kaymamaya dikkat ederek tırmandık. Bir evlek kadar olan düz tepesinde çakırdikenler, beyaz çiçekli zambaklar, gelincikler ve adını bilmediğimiz onlarca çeşit bozkır bitkisi vardı. Zemini eşeledikçe un gibi, kül gibi incecik bir toprak toz halinde elinize geliyordu. Adını da buradan alıyordu sanırım...

Höyüğün dibindeki tarlada yeni biçilmiş yulafları traktörlere yükleyen komşu Kayaltı köyünden olduğunu öğrendiğimiz iki köylüye sorduk höyüğün adının öyküsünü, ‘bilmiyoruz’ dediler. Höyük çevresinde tarlaları olan Kızılağıl köyünden birisine denk geldik dere kenarında. Ona da sorduk höyüğü. O da; “Valla bilmiyom hemşerim! Adı nerden gelmiştir hiç merak etmedim açıkçası” dedi.

Anadolu köylüsü böyledir işte. Bir ömür yaşayıp gittiği yerdeki höyüğün öyküsünü, dağının, köyünün, ovasının adının nereden geldiğini pek merak etmez. Sadece İç Anadolu'ya özgü de değildir bu garip "meraksızlık" hali. Ege'de, Karadeniz'de, Doğu'da Kürt illerinin hemen hepsinde şaşırarak şahit oldum buna benzer örneklere.

Aydın Alangüllü de bütün ağaçları kurumuş, sapsarı geçmiş bir zeytin bahçesinin dibindeki JES şirketinin arkasında görünen sarp tepenin adını söyleyememişti zeytinliğin sahibi. Yine, Pınarhisar Kuyucak taraflarında, uzakta mavi bir sisin içinde mor beyaz kayalıkları hayal meyal görünen dağın adını sormuştum bir köylüye. Gözlerini belerterek dağa dikip düşünmüş düşünmüş, “valla ben de bilmiyoru bilader...” demişti, elini “n'apcan adını?” gibisinden sallayarak!..

Karadeniz'de, Fatsa Ünye arasında, eskiden fındıklık olan, o zamanlar altın madeni işletmesi için ağaçlarının kesilmesine yeni başlanan dağın (ki şimdiki halini görmeye yürek dayanmaz) adını sorduğum bir köylü kadın da benzer şeyler söylemişti: “Dağ işte adı, dağ...”

Sarı sıcağın altında tırmandığımız kül höyükten ovayı seyrettik on dakika mola verip. Henüz yeşil sapları üzerinden güneşe gülen ayçiçekleri, artık biçilme zamanı gelmiş buğdaylar, git gide sarıya dönen nohut tarlası ve ileride boş bırakılmış bir tarlada özgürce serpilip boy veren mor menekşelerle göz alabildiğine yayılmıştı bozkır.

Öğle sıcağında yine yürüyerek döndük köye. Kül höyük merakından bize söğüt gölgesi altında yenen zeytin ve peynir tadı, gözlerinin içi gülen güzelim mülteci çocukları ve yüzümüzde, alnımızda, vücudumuzun giysi altına gizleyemediğimiz her noktasında peydahlanan güneş yanıkları kaldı.

Özer AKDEMİR,

5 Eylül 2021

  
1673 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Nazmi Ceyhan

Fotograf (*)

Nazmi Ceyhan’dı köyümüzün neşesi; taklitsizdi, kendine özgüydü süksesi.

kosektas.net


Nazmi Ceyhan, kendine has hareketleri, tasarımları, hayalleri, takındığı takı ve tavırlarıyla köyümüzün özgün bir çehresiydi.

Kasılarak yürürdü; özentisinde hayli aşırıya kaçar, ortamı müsait bulduğunda zihninde tasarladığı tüm tasavvurları coşkulu bir şekilde tersim ederdi.

Çoğu zaman takındığı tavırla karşısındakilere şiddetli bir zenginlik, asla ulaşılamaz bir üstünlük taslardı. Kimi zaman İranlı bir petrol kralı, kimi zaman Orta Doğulu bir silah tüccarı, kimi zaman da Sicilyalı bir mafya babası rolüne bürünürdü.

Gemi ve uçak filoları tüm dünyaya silah, gıda ve petrol nakliyatı yapardı. Aslında tuttuğu her iş tıkırında gider, hafsalanın almayacağı ölçüde kazanç sağlardı. Sevgililerinin ve metreslerinin sayısını, servetinin miktarını ne başkaları, ne hizmetkârları ne de kendisi bilirdi.

Ancak gelin görün ki söz dinlemeyen, ipe sapa gelmeyen, bildiğinden dönmeyen, kime çektiği bilinmeyen, son derece ölçüsüz yaşayan bir oğlu vardı. İşte o oğlu ki, nesi var nesi yok har vurur harman savururdu. Bu yüzdendir ki kimi zaman beş kuruşa muhtaç olurdu.

Gönül isterdi ki köyümüzün on özgün farklılık heveskârı daha olsaydı. Kuşkusuz o zaman köyümüzün sosyal dokusu daha renkli olurdu. Çünkü toplum farklılıklarla zenginleşir; renkli çehreler ise bu farklılığın olmazsa olmaz temsilcileridir.

Hacıbektaş Huzurevi’nde bugün -3 Şubat 2026, Salı- vefat ettiğini öğrendiğimiz Nazmi Ceyhan’ı derin bir saygıyla anıyoruz. Onun sessiz tevazusu, hayata bakışındaki dinginlik ve hayatı boyunca taşıdığı özgünlük, onu tanıyan herkesin hafızasında silinmez bir iz bıraktı. Ardında bıraktığı hatıralar, onu tanıyan kuşağın gönlünde yaşamaya devam edecek.

Fotograf (*): Nazmi Ceyhan’ın yukarıdaki görüntüsünün kime ait olduğunu bilmiyoruz. Ancak onu kadraja alan kişinin hoşgörüsüne sığınarak ve bu karede onun varlığından geriye kalan ışığın saklı olduğuna inanarak, bu fotografı Nazmi Ceyhan’ı anlatan metinle birlikte paylaşıyoruz.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası l 3 Şubat 2026, Salı