• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam216
Toplam Ziyaret859721
Köy Enstitüsü Anıları


Hasanoğlan Köy Enstitüsü bana, köyümle olan sevgi bağımı koparmadan, hayatı ve hümanizmi öğretti!

Musa Kâzım Yalım

Köy Enstitülerini kapatmanın ve Türk Milli Eğitim Tarihi‘ni karartmanın gerisinde olan güçleri hiç affedemiyor.
Mehmet Erbil

Musa Kâzım Yalım, 1950-1951 öğretim yılı Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunu. Köy Enstitülerini kapatmanın ve Türk Milli Eğitim tarihini karartmanın gerisinde olan güçleri hiç affedemiyor. Bu okullarımız sürseydi, eğitim kesintiye uğratılıp,  kapatılmasaydı ülkemiz bugünkü sıkıntıları yaşamayacak, yetiştirilen üretici ve yaratıcı insanlarla hem eğitim düzeyi artacak hem de her zorluğu yenmeyi başaracaktık. Kişilikli bir eğitimle, kendimize özgü bu sistemle, kişilikli kuşaklar yetişecek, el açmadan, bel bükmeden, kimselere yanaşmadan, ülkemiz kalkınma aşamalarını başaracaktı. Çok yazık ettiler, çok...

Okuldaki ilk günlerimi hiç unutamam. Babamla birlikte Hasanoğlan'a geldik. Annem yoktu. Okumak zorundaydım. Babamla beni misafirhaneye götürüp ağırladılar. Ablalar bana yol gösterdi, okulu tanıttı. O kadar hoşuma gitmişti ki, güzel yataklar, üç öğün yemek vardı. Ben bunları köyde bulamazdım, bulma olanağım da yoktu. Köyde nerdeyse ayağımda çarık bile yoktu diyebilirim. Bu ortam, bu yakınlık beni okula bağladı. Zaten başka çarem de yoktu. Ben okuyacaktım.

Babam beni bırakıp gitti. Benimle gelen dayımın oğlu daha sonra dayanamayıp okuldan ayrlıp köye döndü. Ben devam ettim. Mutluydum... Okulun çalışma düzeni, derslerde aldığım bilgiler beni buraya bağladı. Örneğin, kürenin hacmini ölçmek için öğretmenin sınıfta bir karpuzu ortadan kesip, çevresine ip dolaması, basit ölçüm yöntemini göstermesini hala unutamam.

Hele bağ çubuklarını dikip, numara verek, her öğrenciye bakım için yanlarına diktiği plakalarla bu çubukların bakımının yapılması anlatılamaz. 1000 kök bağ çubuğu vardı. Numaralara göre bağ çubukları tek tek incelenirdi.  Öğrenciler bu incelemelere göre notlar alır, çubuklardan hangi gübre ile ne kadar verim alınacağı kayıt altına alınırdı. Böylece bulunan kayıtlara göre çubukların verimi o gübre ile artırılırdı.

Tarım öğretmenimiz İzzet Palamar bu titizlik ve düzen içinde bizlere ciddi çalışmalar yaptırdı. Numaralara göre tek tek çubuklar incelenir, notlar ve öneriler hazırlanırdı. Her öğrenci titizlikle kendi bakımında olan asmaları izler, çalışmalarını yürütürdü.                             

Müzik eğilimi olan 80 kişi belilenerek, bir mandolin orkestrası oluşturuldu.  Müzik öğretmenimiz Mehmet Öztekin'di. Çalışmalar ilerleyince, oluşan bu orkestra ile konserler vermeye başladık. Orkestra elemanlarından biri de bendim. Konserde öğrendiğimiz çeşitli parçaları çaldık. Bizi dinleyenler arasında opera sanatçısı birisi de varmış, bizleri çok beğenmiş. Daha sonra bu sanatçı ile çok seslilik üzerine çokça konuşarak, tartışmalar yaptık. Çok sesli Türk müziği üzerinde ağırlıklı duruldu. Benim çok ilgimi çekiyordu. Sonraları bu sanatçının çok sesli Türk müziği çalışmaları oldu. Ne var ki, bazı tepkiler almaya başlayınca, çok sesli müzik çalışmalarından vazgeçtiğini öğrendik. O günlerde o tartışmaları sık sık anımsar, çok sesli müziğin yapılmasının gerektiğini hep düşünürdüm.

Söyleşi • Mehmet Erbil …2010-11-16

Almanya’da Hayat Kalmadı Klişesi


Almanya’da Hayat Kalmadı Klişesi

Küresel göç hareketlerinin hızlandığı, dijital iletişimin gündelik algıları belirgin biçimde şekillendirdiği bir dönemde, Almanya’daki yaşam üzerine üretilen söylemler giderek daha görünür, fakat aynı ölçüde daha parçalı ve öznel bir nitelik kazanmıştır. Sosyal medya platformlarında dolaşıma giren yorumlar, röportajlar ve kişisel tanıklıklar, çoğu zaman bireysel deneyimlerin genelleştirilmesi, bağlamdan kopuk karşılaştırmalar yapılması ya da duygusal tepkilerin “hakikat” olarak sunulması gibi eğilimler nedeniyle analitik bir tutarlılıktan yoksundur. Bu yazı, tam da bu nedenle, Almanya’daki yaşamı anlamaya yönelik tartışmaları daha geniş bir bakış açısı, ekonomik ve kültürel çerçeveye yerleştirme amacıyla yazılmıştır.

Burada amaç, Almanya’yı idealize eden ya da bütünüyle değersizleştiren indirgemeci yaklaşımların ötesine geçerek, bireysel algıların hangi toplumsal konumlanışlar, hangi beklentiler ve hangi yapısal koşullar tarafından şekillendiğini görünür kılmaktır. Yaşam kalitesinin yalnızca tüketim maliyetleriyle ya da gündelik pratiklerle ölçülemeyecek kadar çok katmanlı bir olgu olduğu; bireyin işgücü piyasasındaki yeri, kültürel uyum kapasitesi, sosyal ağları ve demokratik kurumlarla kurduğu ilişki tarafından derinden belirlendiği bu metnin temel varsayımlarından biridir.

Sosyal medya platformlarında Almanya’daki yaşam üzerine yapılan değerlendirmeler büyük ölçüde öznel niteliktedir ve bireysel beklentilere, değer yargılarına, sınıfsal konumlara ve kültürel referans çerçevelerine göre belirgin biçimde değişkenlik gösterir. Dijital ortamda dolaşıma giren röportaj ve yorumlar, çoğu zaman kişisel deneyimlerin genelleştirilmesi, bağlamdan kopuk karşılaştırmalar yapılması ya da duygusal tepkilerin “gerçeklik” olarak sunulması gibi eğilimler nedeniyle analitik bir derinlikten yoksundur. Bu nedenle, sosyal medyada üretilen söylemler, Almanya’daki yaşamın bütüncül bir resmini sunmaktan ziyade, bireysel algıların ve toplumsal konumlanışların bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Kimi birey için Almanya, ifade özgürlüğünün kurumsal güvencelerle desteklendiği, hukukun öngörülebilir biçimde işlediği, kamusal hizmetlerin yüksek standartlarda sunulduğu ve bireysel özerkliğin korunduğu bir ülke olarak “ideal yaşam alanı” niteliği taşır. Bu perspektif, özellikle demokratik normların içselleştirildiği, hukuki güvenliğin ve toplumsal istikrarın bireysel yaşam kalitesinin temel belirleyicileri olarak görüldüğü kesimlerde güçlüdür. Bu kişiler için Almanya, yalnızca ekonomik fırsatlar sunan bir ülke değil, aynı zamanda öngörülebilirlik, güvenlik ve kurumsal rasyonalite gibi değerlerin somutlaştığı bir yaşam alanıdır.

Buna karşılık, gündelik hayatı yalnızca tüketim pratikleri, fiyat karşılaştırmaları ve yeme‑içme alışkanlıkları üzerinden değerlendiren daha yüzeysel bir bakış açısı, Almanya’yı “pahalı”, “soğuk”, “yaşanmaz” bir yer olarak nitelendirebilir. Bu tür değerlendirmeler, çoğu zaman kültürel farkındalıktan yoksun, indirgemeci ve bağlamdan kopuk yorumlardır; çünkü yaşam kalitesi, yalnızca tüketim maliyetleriyle ölçülemeyecek kadar çok katmanlı bir olgudur. Ayrıca, göç deneyiminin yarattığı kültürel uyum süreçleri, dil bariyerleri, sosyal ağ eksikliği ve aidiyet duygusunun zayıflığı gibi faktörler, bireyin ülkeye dair algısını derinden etkileyebilir.

Bireyin işgücü piyasasındaki konumu ise bu algıların şekillenmesinde belirleyici bir değişkendir. Vasıfsız bir kişi için, hangi ülkede yaşarsa yaşasın çalışma koşullarının zorlayıcı olması yapısal bir gerçekliktir; düşük ücret, yüksek iş yükü ve sınırlı yükselme imkânı, küresel ölçekte vasıfsız emeğin ortak kaderidir. Bu nedenle, Almanya’da vasıfsız işlerde çalışan bireylerin yaşadığı zorluklar, çoğu zaman ülkeye özgü değil, kapitalist işgücü piyasalarının genel dinamiklerinin bir sonucudur.

Buna karşılık, mesleki niteliği yüksek bir birey için —özellikle de demokratik normların kurumsallaştığı, iş güvencesi ve çalışan haklarının hukuki çerçeveyle korunduğu Almanya gibi bir ülkede— çalışma hayatı yalnızca daha kolay değil, aynı zamanda daha tatmin edici, öngörülebilir ve motive edici bir nitelik taşır. Nitelikli emeğin değer gördüğü sektörlerde, birey hem ekonomik hem de sosyal açıdan daha güçlü bir konuma yerleşir; bu da ülkeye dair algıyı olumlu yönde dönüştürür.

Dolayısıyla sorun, çoğu zaman “ülkenin kendisinde” değil, bireyin donanımı, beklentileri, toplumsal konumu ve kültürel uyum kapasitesindedir. Almanya’yı ideal ya da yaşanmaz kılan şey, tek başına ülkenin yapısal özellikleri değil; bireyin bu yapılarla kurduğu ilişki, sahip olduğu kaynaklar ve içinde bulunduğu toplumsal bağlamdır. Bu nedenle, Almanya’daki yaşamı anlamak için bireysel deneyimleri mutlaklaştırmak yerine, onları daha geniş sosyolojik, ekonomik ve kültürel çerçeveler içinde değerlendirmek gerekir. 

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

  
606 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Musa Kâzım Yalım


MKY
Büngülgözden Sivri'ye Hayali Bakış

Musa Kâzım Yalım öğretmeni, ölümünün ikinci yıldönümünde saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz.

Cumhuriyet’in aydınlanma idealinin köylere uzanan yolculuğunda Köşektaş’ın payına yalnızca bir okul binası ya da bir müfredat düşmedi; o payın en canlı örneklerinden biri, ışığıyla köyümüzü aydınlatan Musa Kâzım Yalım’dı.
Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün disiplinini, üretkenliğini, sanatla iç içe geçmiş ruhunu ve sorgulayıcı aklını Köşektaş’ın günlük yaşamına taşıyan kişi oydu.

Musa Kâzım Yalım, öğrencileri için disiplinli ve mesafeli bir öğretmendi; öğretmen‑öğrenci çizgisini titizlikle korurdu. Öğrencisi olmayanlar içinse samimi, nüktedan, sohbeti derin bir ağabey, empati kurabilen bir arkadaştı. Farklı yüzlerinin ardında aynı inanç vardı: Bilginin, sanatın ve düşüncenin insanı özgürleştirdiği düşüncesi.

Onun varlığı öğretmenlikle sınırlı değildi. Karşılaştığı herkese okumanın heyecanını, yazmanın özgürleştirici yanını ve merakın insanı canlı tutan gücünü aşılamaya çalıştı. Kim olursa olsun bir kimsenin eline aldığı her kitabı bir nesne değil, bir kapı, bir ihtimal olarak görürdü.

Köşektaş’ın peyzajını yalnızca bilen biri değildi; onu yaşayan, hisseden ve anlamlandıran bir tanıktı. Harman yerinin rüzgârını, kavakların gölgesini, Kırlangıç Tepesi’nden açılan geniş ufku, akşamüstlerinin ağırlaşan sessizliğini, göksel ışınların tepelere yansıyan parıltısını içerden duyardı. Bu duyusal zenginliği yalnızca sözle değil, fırçasıyla da kayda geçirirdi. Köyün ışığını, renklerini, tepelerini ve kıvrımlarını tuvalde yeniden kurar; yalnızca gördüklerini değil, hissettiklerini de resmederdi. Bu yüzden onun anlattığı Köşektaş, dışarıdan görülen bir köy değil; içeriden hissedilen, kültürel ve duygusal katmanlarıyla yaşayan bir dokuydu.

Bu dokunun en güçlü parçalarından biri de müzikti. Musa Kâzım Yalım’ın ut çalması ve şarkı söylemesi, onu kültürel dokunun sıradan bir parçası olmaktan çıkarır; köyün estetik ritmini belirleyen bir figür hâline getirirdi. Müzik, Köşektaş’ta yalnızca bir eğlence değil; duyguları düzenleyen, toplumsal bağı güçlendiren bir ortak deneyimdi. Udu eline alışındaki zarafet, sesinin mekânda dolaşımı, seçtiği ezgilerin topluluğun ritmini belirleyişi bunun en somut örnekleriydi.

Köşektaş’ta herkesin onunla ilgili bir anısı vardır. Kimi onu utuyla hatırlar, kimi kütüphanesinin kapısını aralayıp Tolstoy’la, Balzac’la, Nazım’la ilk kez tanıştığı anı… Kimi de 1960’ların ve 1970’lerin tartışma dolu yaz akşamlarını. Harman yerinde, kavakların altında gençlerin halka olup “sömürü”, “emek”, “kapitalizm”, “hümanizm” gibi kavramları ondan dinlediği günleri. Bu tartışmalar bir ideolojinin değil, bir vicdanın sesiydi. Musa Kâzım Yalım öğretmen, köyün çelişkilerini, emeğin karşılıksız kalışını, köylünün hor görülüşünü konuşmaktan çekinmezdi. Bu yüzden gençler, 68’in rüzgârında yönlerini bulmak için ona bakardı.

Ankara’daki mütevazı yaşamında da değişmedi. Kasketinin altından bakan gözleri hâlâ merakla doluydu; udu eline aldığında parmakları hâlâ gençliğindeki gibi kıvraktı. Müzikli sohbetlerinde kısa bir taksimden sonra sorduğu “Türkü mü istersiniz, şarkı mı?” sorusunda bile hayatla kurduğu o incelikli bağ hissedilirdi. Rönesans’tan Molière’e, Galileo’dan Shakespeare’e, Austin’den Woolf’a uzanan geniş bir kültür dünyası taşırdı içinde. Bilimin önemini anlatırken sesi toklaşır, Atatürk’ün aydınlanma idealinden söz ederken gözleri parlar, “Zaman boş oturma zamanı değil. Herkesin kalkıp bir şeyler yapması gerekiyor.” derdi. Bu söz, onu tanıyanlar için bir öğüt değil, bir çağrıydı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında Musa Kâzım Yalım yalnızca bir öğretmen değil; bir köyün kültürel belleğini yoğuran, gençlerin ufkunu açan, sanatla düşünceyi birleştiren bir Cumhuriyet aydını olarak duruyor karşımızda. Köyün ritmini duyan bir müzisyen, peyzajı dönüştüren bir göz, okuma‑yazma kültürünü köyün damarlarına işleyen bir rehberdi. Bıraktığı iz, kendi ömrünü aşan bir iz oldu; okunan her kitapta, tartışılan her fikirde, köyün değişen her taşında hâlâ görünür.

İyi ki vardı. Işığı hâlâ bu hikâyenin içinde dolaşıyor. Köşektaş’ın hikâyesi onunla daha geniş, daha derin, daha insanca bir hâl aldı.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Bilgi: Musa Kâzım Yalım öğretmenin ölümünün ikinci yılı dolayısıyla hazırladığımız bu metni, nisan ayı sonunda yaşayacağınız yoğunluk nedeniyle, 26 Nisan’daki ölüm yıldönümünden yaklaşık iki hafta önce paylaşıyoruz.