Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam40
Toplam Ziyaret927850
Cumhuriyet’in 103. Yılı

Görsel: Copilot

103 Yıllık Muhasebe:
Cumhuriyet Neden Bu Noktada?

Yarın Cumhuriyet’in kuruluşunun 103. yılı. Bugün geriye dönüp baktığımızda gelinen nokta, birçok bakımdan insanı düşündürüyor; hatta bazı yönleriyle 103 yıl öncesinin mücadele ve fedakârlıklarını yeniden hatırlatıyor. Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim şekli değil, kul olmaktan yurttaş olmaya geçişin, ayrıcalıkların yerine hukuk önünde eşitliğin konulmasının, kaderciliğin yerine aklın ve bilimin rehber alınmasının adıdır. Ancak ne yazık ki bugün bu değerlerin önemli bir kısmının aşındırıldığına tanıklık ediyoruz.

Başta dini siyasetin merkezine yerleştiren çevreler olmak üzere, milliyetçi ve muhafazakâr kesimlerin yıllardır sürdürdüğü Cumhuriyet karşıtı söylemler, zaman içinde Cumhuriyet’in temel dayanaklarını hedef alan bir noktaya ulaştı. Bir dönem üstü kapalı yürütülen tartışmalar artık açıkça Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini, laikliği, yurttaşlık bilincini ve hatta Cumhuriyet’in meşruiyetini sorgular hale geldi. Cumhuriyet’in sağladığı özgürlüklerden sonuna kadar yararlanırken, aynı Cumhuriyet’i değersizleştirmeye çalışanların varlığı başlı başına büyük bir çelişkidir.

Ancak bütün sorumluluğu yalnızca Cumhuriyet karşıtlarına yüklemek kolaycılık olur. Bugün gelinen noktada en az onlar kadar sorumluluğu olan bir başka kesim daha vardır. Her fırsatta Cumhuriyetçi olduğunu ilan eden, her siyasi gelişmede “Cumhuriyet elden gidiyor” feryadı koparan, fakat Cumhuriyet’i bir yaşam biçimi, bir bilinç ve bir sorumluluk olarak görmek yerine onu yılda birkaç güne sıkıştıran çevreler de bu tablonun oluşmasında büyük pay sahibidir. Cumhuriyet, yalnızca bayraklarla kutlanan, marşlarla anılan veya yıldönümlerinde sosyal medyada paylaşılan sloganlardan ibaret değildir. Cumhuriyet; eleştirel düşüncedir, sorgulamadır, liyakattir, hukukun üstünlüğüne bağlılıktır, bireyin özgürlüğüne ve onuruna sahip çıkmaktır.

Ne yazık ki uzun yıllar boyunca Cumhuriyet’i savunduğunu söyleyen birçok kişi ve kurum, onu gerçek anlamda anlatmakta ve yaşatmakta başarısız oldu. Cumhuriyet’in neden büyük bir kazanım olduğu yeni kuşaklara yeterince aktarılamadı. Onun sağladığı haklar doğal ve sıradan şeylermiş gibi görüldü; hangi mücadelelerle elde edildiği unutuldu. Değerini bilmediğiniz bir şeyi koruyamazsınız. Bugün yaşanan aşınmanın temel nedenlerinden biri de budur.

Cumhuriyet’in karşısında duranlar kadar, Cumhuriyet’i içini boşaltılmış bir sembole dönüştürenler de bu gidişattan sorumludur. Çünkü bir fikir düşmanlarının saldırısıyla değil, çoğu zaman taraftarlarının ihmaliyle zayıflar. Cumhuriyet’e zarar veren yalnızca ona açıkça karşı çıkanlar değildir; onu anlamadan savunduğunu iddia edenler, onu günlük siyasi hesaplara indirgeyenler ve onu yalnızca törenlerden ibaret sananlar da aynı ölçüde sorumludur.

Cumhuriyet elden gitmedi, elden bırakıldı!

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

28 Ekim 2026

MİLLİYETÇİLİĞİN DARALTTIĞI DÜNYA

MİLLİYETÇİLİĞİN DARALTTIĞI DÜNYA

Milliyetçilik zihnimizi küçültür; hatta kalbimizi de küçültür."¹

Bu ifade ilk bakışta milliyetçiliğe yöneltilmiş sert bir eleştiri gibi görünse de, aslında insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin doğasına dair daha temel bir sorgulamaya işaret eder. Buradaki mesele, kişinin milletini sevip sevmemesi değil; kendisini ve diğer insanları hangi çerçevede tanımladığıdır.

İnsan dünyaya çeşitli aidiyetlerin içine doğar. Bir aileye, bir dile, bir kültüre ve bir tarihe ait olarak yetişir. Bu aidiyetler kimliğin vazgeçilmez parçalarıdır. Ancak insanı bütünüyle açıklamazlar. İnsan yalnızca ait olduğu millet değildir; aynı zamanda bir birey, bir yurttaş, bir dost, bir ebeveyn ve kendi hikâyesinin öznesidir. Bu nedenle insan kimliği tek katmanlı değil, çoğul ve çok boyutlu bir yapıya sahiptir.²

Milliyetçiliğin en sorunlu yönlerinden biri, bu karmaşık kimliği tek bir aidiyete indirgeme eğilimidir. İnsan kendisini öncelikle ve yalnızca bir grubun üyesi olarak tanımlamaya başladığında, dünya da giderek daha basit kategorilere ayrılır. Böylece bireylerin özgün hikâyeleri görünmez hâle gelir; yerlerini kolektif etiketler alır. Dünya artık farklı insanların yaşadığı karmaşık bir alan olmaktan çıkar, "biz" ve "onlar" şeklinde okunmaya başlar.³

İşte zihnin küçülmesi burada başlar.

Bu küçülme bilgi eksikliğinden değil, bakış açısının daralmasından kaynaklanır. İnsan yalnızca kendi çevresinin, kendi halkının veya kendi kültürünün hikâyelerini dinlediğinde, hayal gücü ve düşünsel ufku da daralmaya başlar. Oysa farklı hayat deneyimleriyle temas etmek, bireyin hem dünyayı hem de kendisini daha derin biçimde anlamasına katkıda bulunur. Elif Şafak'ın ifade ettiği gibi, yalnızca kendimize benzeyen insanlarla çevrili olduğumuzda hayal gücümüz kuruyabilir ve insanlık duygumuz zayıflayabilir.⁴

Bu durum yalnızca entelektüel değil, aynı zamanda ahlaki bir meseledir.

Çünkü daralan zihin çoğu zaman daralan bir empati alanını da beraberinde getirir. Kişi kendi grubunun acılarına duyarlılık gösterirken başka grupların yaşadığı acıları daha az önemsemeye başlayabilir. Böylece merhamet evrensel bir değer olmaktan çıkar ve aidiyet sınırları içerisinde dağıtılan seçici bir duyguya dönüşür.⁵

Kalbin küçülmesi tam da budur.

Bir insanı artık yalnızca insan olduğu için değil, ait olduğu grup üzerinden değerlendirmek. Bir çocuğun gözyaşını milliyetine göre anlamlandırmak. Bir hayatın değerini kimlik kategorileri üzerinden ölçmeye başlamak.

Oysa etik düşüncenin önemli bir kısmı, insanın değerinin herhangi bir kolektif aidiyetten önce geldiğini savunur. İnsan hakları fikri de tam olarak bu varsayıma dayanır. İnsan olmanın değeri, milliyetin, etnik kökenin veya inancın ötesindedir. Bu nedenle başkalarının hikâyelerine kulak verebilmek yalnızca kültürel bir erdem değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur.⁶

Bu noktada sanat ve edebiyat özel bir önem kazanır. Romanlar ve hikâyeler yalnızca estetik ürünler değil, aynı zamanda empati araçlarıdır. Edebiyat, insanı kendi sınırlarının dışına çıkararak başka hayatların içerisine davet eder. Hiç tanımadığımız insanların korkularını, özlemlerini ve umutlarını anlamamıza yardımcı olur. Böylece ulusal, kültürel ve dinsel sınırların ötesinde ortak insanlığımızı hatırlatır.⁷

Dolayısıyla milliyetçiliğin tehlikesi, insanlara ülkelerini sevdirmesi değildir. Sorun, insanın kendisini yalnızca o ülkeye ait bir kimlik üzerinden tanımlamaya başlamasında ortaya çıkar. Çünkü insan yalnızca kendi hikâyesini dinlediğinde zihni daralır; yalnızca kendi grubunun acısını önemsemeye başladığında ise kalbi daralır.

Sonuçta mesele milliyetçilikten daha büyük bir soruya dönüşür:

Kendimizi yalnızca bir millete ait bireyler olarak mı göreceğiz, yoksa ortak bir insanlığın üyeleri olarak da tanımlayabilecek miyiz?

Bu soruya verilecek yanıt, sadece siyasi görüşlerimizi değil; düşünsel ufkumuzu, ahlaki duyarlılığımızı ve başkalarıyla kurduğumuz ilişkinin niteliğini de belirleyecektir.

Dipnotlar

1. Elif Şafak, “That's what nationalism does to us. It shrinks our minds, and I think it shrinks our hearts as well.” Intelligence Squared konuşması. 

2. Elif Şafak, The Revolutionary Power of Diverse Thought (TED Talk, 2017); ayrıca bkz. Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler, 1998. 

3. Amartya Sen, Identity and Violence: The Illusion of Destiny, 2006; ayrıca Elif Şafak'ın kimlik politikalarına ilişkin değerlendirmeleri. 

4. Elif Şafak, TED konuşmasında insanların yalnızca kendilerine benzeyen kişiler arasında yaşadıklarında hayal güçlerinin ve insanlık duygularının zayıflayabileceğini belirtir. 

5. Bu yorum, Elif Şafak'ın empati ve ötekilik üzerine düşüncelerinden hareketle geliştirilmiştir. Ayrıca bkz. Martha Nussbaum, Political Emotions, 2013.

6. Hannah Arendt, The Human Condition, 1958; Martha Nussbaum, Cultivating Humanity, 1997.

7. Elif Şafak, edebiyatın kültürel ve toplumsal sınırları aşarak insanlar arasında bağ kurduğu fikrini çeşitli konuşmalarında savunmuştur. 

Milliyetçiliğin Daralttığı Dünya l 13.10.2026

  
9 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Kalem ile Algoritma Arasında



78. Frankfurt Kitap Fuarı'ndan Yükselen Sorular

Dünyanın en önemli yayıncılık etkinliklerinden biri olan Frankfurt Kitap Fuarı, bu yıl kitapların ve yazarların yanı sıra yapay zekâyı da gündeminin merkezine taşıdı. Teknolojinin baş döndürücü gelişimi, edebiyat ve yayıncılık dünyasında yeni fırsatlar sunarken, yaratıcılık, telif hakları ve kültürel üretimin geleceğine ilişkin önemli soru işaretlerini de beraberinde getirdi.

Bu yılki Frankfurt Kitap Fuarı, yalnızca yayıncılık dünyasının en büyük buluşmalarından biri olmakla kalmadı; aynı zamanda yapay zekânın edebiyat ve yayıncılık üzerindeki etkilerinin en yoğun tartışıldığı platformlardan biri hâline geldi. Dijital dönüşümün hız kazanmasıyla birlikte yapay zekâ, yazarlardan yayıncılara, okurlardan çevirmenlere kadar sektörün tüm paydaşları için hem büyük fırsatlar hem de ciddi endişeler yaratıyor.

Yazarlar açısından en büyük kaygı, yaratıcı emeğin değersizleşmesi tehlikesi. Yapay zekâ sistemleri artık roman, öykü, şiir ve makale üretebiliyor; hatta belirli yazarların üslubunu taklit edebiliyor. Bu durum, özellikle eserleri izin alınmadan yapay zekâ modellerinin eğitiminde kullanılan yazarlar arasında haklı tepkilere yol açıyor. Birçok yazar, telif haklarının korunmasını ve eserlerinin dijital platformlarda izinsiz kullanılmasının önlenmesini talep ediyor. Çünkü yaratıcı üretimin yalnızca teknik bir süreç değil, insan deneyimi, duygu ve düşünce birikiminin sonucu olduğu vurgulanıyor.

Yayıncılar ise iki farklı duygu arasında sıkışmış durumda. Bir yandan yapay zekâ; editoryal süreçlerin hızlandırılması, çevirilerin kolaylaştırılması, pazarlama analizlerinin geliştirilmesi ve okur eğilimlerinin daha doğru tahmin edilmesi gibi önemli avantajlar sunuyor. Diğer yandan, yapay zekâ tarafından üretilen içeriklerin piyasayı düşük kaliteli metinlerle doldurabileceği ve güvenilirlik sorunları yaratabileceği endişesi bulunuyor. Ayrıca, hangi içeriğin insan tarafından, hangisinin yapay zekâ tarafından üretildiğinin şeffaf biçimde belirtilmesi gerektiği yönündeki talepler giderek güçleniyor.

Okurlar için de tablo karmaşık. Yapay zekâ, kişiselleştirilmiş kitap önerileri ve daha kolay erişilebilir içerikler sayesinde okuma deneyimini zenginleştirebilir. Ancak birçok okur, bir kitabın arkasında gerçek bir insan hikâyesinin, yaşam deneyiminin ve özgün bir yaratıcı sürecin bulunmasını önemsiyor. Bu nedenle yapay zekâ tarafından oluşturulan eserlerin yaygınlaşması, edebiyatın duygusal ve insani yönünün zayıflayabileceği yönünde tartışmalara yol açıyor.

Frankfurt Kitap Fuarı'ndaki tartışmaların ortak noktası, yapay zekânın tamamen reddedilmesi değil; etik sınırlarının belirlenmesi gerekliliğiydi. Katılımcılar, teknolojinin yayıncılık sektörüne katkı sağlayabileceğini kabul ederken, insan yaratıcılığının, telif haklarının ve kültürel çeşitliliğin korunmasının vazgeçilmez olduğunu vurguladılar.

Sonuç olarak, yapay zekâ yayıncılık dünyasında yeni bir dönemin kapılarını açıyor. Ancak bu dönüşümün nasıl şekilleneceği, yalnızca teknolojik gelişmelere değil; yazarların haklarını koruyan, yayıncıların sorumluluklarını netleştiren ve okurun güvenini gözeten ortak kuralların oluşturulmasına bağlı olacak. Frankfurt Kitap Fuarı da bu büyük dönüşümün merkezinde yer alarak edebiyatın geleceğine dair önemli soruların tartışıldığı küresel bir kürsü olmayı sürdürüyor.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası