Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam568
Toplam Ziyaret837740
Mustafa Onbaşı


Çanakkale'de Mustafa Onbaşı

Hüseyin Seyfi

Fotograftaki sahne, Çanakkale Savaşı’nın ağır ve insanî yönünü yansıtan etkileyici bir anı canlandırır. Çarpışmada düşen arkadaşının başında diz çökmüş bir asker, elindeki miğferi sıkıca kavrayarak sessiz bir yas tutar. Yüzündeki ifade, hem savaşın yıkıcılığını hem de silah arkadaşlığına duyulan derin bağlılığı taşır. Karanlık arka plan, anın ağırlığını ve kaybın sarsıcı gerçekliğini daha da belirginleştirir.

kosektas.net

Bizim topçulardı
yukarı cepheden
ateş eden,

çok gecikmedi
onlar da
karşılık verdi,

akşam olunca
ortalık kararınca
toz duman arasında

bilmem bizimkiler
bilmem onlarınkiler
anlayamadık
karanlığın içinden

dedi,
arkadaşlar,

sen yaralanmişen
kan sızıyor yeninden

gördüm ki
bir kolum
tam dirseğimden
...

eh
dedim,
ben
de
yaralanmişem

baktım,
yere düşen
elim,
toprak sıkıyor,
belki de
öfkesinden

Hüseyin Seyfi

Tandır, Tatlık ve Tumutma - Dr. Salim Çelebi


2002 Yılının Aralık Ayında Refik Şahin Tarafından Çekilmiş Bir Fotograf

KÖŞEKTAŞ'TA DÖRT MEVSİM

V- TANDIR, TATLIK VE TUMUTMA

Dr. Salim ÇELEBİ



Değişti mevsimler!

Kışın ortasında bile yaz günleri yaşanır oldu! Çığlık atıyor doğa, fakat duymamakta direniyoruz. Yağışlar o kadar azaldı ki, kurumaya başladı dereler, çaylar ve göller; sıra nehirlerde.

Tüm bu uğraşlar hep rant için! Rantiyeciler bedel de ödemiyorlar üstelik. Denetim yok, dur diyen yok. Kâr kalıyor yaptıkları yanlarına.

2030 yılında tamamen çölleşecekmiş Anadolu: Ülkemizdeki insanların %85’i sahil şeridinde yaşayacakmış!

Hazin bir durum!

Ya önlem! Önlemler rafa kaldırılmış.

Kışlar böyle değildi 50 yıl önce. Yağan kar beyaza boyardı köyümüzü. Geriden bakıldığında karla kaplı bir tepeyi andırırdı. Aralık, ocak ve şubat aylarında; toprağı görebilmek mümkün değildi kardan.

Çığ düşmüş de karla kaplanmış gibi olurdu Köşektaş’ın üzeri!

Güneş, öğle vakti şöyle bir kaş-göz eder, kaçardı: Hoşnuttu buzlar, eriyip de bütünlükleri bozulmadığı için.

Tavanı kiremitle kaplı iki tane yapı vardı köyümüzde: Biricik ilkokulumuz ve Ömer’in evi. (Kör Ömer’di lakabı: Ferice’nin eşi).

Bunların dışındaki tüm evlerin tavanları topraktı. Basit bir toprak değil tabi: En altta hezenler, üzerinde hasırlar, üzerinde saman, üzerinde toprak ve onun da üzerinde çorak ve bazen de kaya tuzu bulunurdu.

Kar kürünmez ve erimeye başlarsa bunları da dinlemez ve şıpır şıpır damlardı oturulan odalara.

Tırmıkla kürünürdü kışın dam başındaki karlar.

Köyün ana yoluna “çığır” açılırdı: İki kişinin zar zor geçebildiği patika bir yol. Bakkaldan alışveriş yapılmayacaksa kimse çıkmazdı evinden dışarı. Sözleşir, bir evde toplanırdı yakın komşular.

Toplanılacak evde tandır yakılırdı önce, hem evin yemeğinin pişmesi hem de gelenlerin ısınması için. Havasız kalır, zaman zaman tüterdi tandır: Kadınlar önlükleriyle veya biz çocuklar süpürgeyle yellendirirdik külbeden. (Tandırın tabanından başlayan ve 3-4 metre ilerde yüzeye çıkan bir tünel).

Bazen tandırın üstünde yarım ay şeklinde bir yapı bulunurdu ve buna “Mamalı Ocak” denirdi: Daha modern tandır yani.

Kavurga kavrulurdu: Nohut veya buğday kavurgası. Buğday kavurgasının içerisine katılan kavrulmuş çetene, bambaşka bir tat verirdi çereze!

Tandıra bazen “tumutma” vurulurdu. (Çömleğe doldurulan kırmızı pancarın, tandır ateşine gömülerek pişirilmesi).

Tandır başına toplanırdı konu komşu; bağdaş kurulur ve zaman zaman bacaklar tandıra uzatılır ve “tatlık”la örterdi herkes üzerini. Yaşlıların anlattığı heyketler can kulağıyla dinlenirdi.

Tombala çekilirdi kışın Eşref Amcanın dükkanında.

Millî Piyango biletlerini sadece yıl başlarında alırdı babalarımız: 8-10 kişi bir araya gelerek bir odada toplanır ve evlerimizden götürdükleri malzemelerle (Yağ, bulgur, tavuk...) yemekler yapar ve radyodan piyango çekilişini dinlerlerdi.

Köşger gelirdi köyümüze: Şuayıp amcaların evinde kalır, eski ayakkabıları onarır ve yırtık lastikleri yapıştırırdı solüsyonla. (Yapıştırıcı).


 

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Öteki Çanakkale

Çanakkale Savaşları`nın yıldönümlerini, toplumu sarmalayan şiddet kültüründen uzaklaşmak için; yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının dillendirildiği
günlere dönüştürmeliyiz!

Hacı ÇÖL

Son günlerde sitemizde Çanakkale Savaşları’yla ilgili tartışma yazılarını ilgiyle izliyorum. 18 Mart yaklaştıkça konunun daha da güncel hâle geleceğini düşünüyorum.

Genel kabul, 18 Mart’ın savaşın başlangıcı olduğudur. Oysa İngiliz birlikleri 19 Şubat 1915’ten itibaren bir ay boyunca Seddülbahir ve Kumkale mevkilerini bombalamıştı. Çanakkale Savaşı’nı bütün olarak değerlendirdiğimizde başlangıç tarihinin 19 Şubat olması gerekir.

Ortaokul Sosyal Bilgiler öğretmenim Köksal Altun (Köksal Hoca), tarihi “sebepler, olaylar ve sonuçlar” üzerinden incelememiz gerektiğini öğretmişti. Ne iyi öğretmiş; kendisini saygıyla anıyorum. Bu bakışla Çanakkale Savaşı’na döndüğümüzde önce şu soruyu sormalıyız: Bu savaş neden yapıldı? İlk akla gelen yanıt “düşmanlar yurdumuzu ele geçirmek istiyordu” olur. Evet, İtilaf Devletleri bunu istiyordu; ancak asıl hedefleri boğazları geçip Rusya’ya yardım ulaştırmaktı. Bu arada Enver Paşa’nın iki Alman gemisine Osmanlı bayrağı çektirerek Karadeniz’e çıkması ve Rus limanlarını bombalamasıyla Osmanlı Devleti resmen savaşa girmişti. Savaşlardan yorgun düşmüş bir halkı yeni bir felaketin içine atan İttihatçıların temel motivasyonu ise Turan ülküsüdür. Mustafa Kemal’in o yıllarda düşünsel olarak İttihatçılardan ayrıldığını da belirtmek gerekir.

Birinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürerken kendimizi savaşın içinde bulduk. Yıllardır süren Rus savaşları (93 Harbi), Balkan Savaşları, Trablusgarp, Suriye ve Mısır cepheleri derken hem askerî hem ekonomik olarak tükenmiştik. Ordu yıpranmıştı. Çanakkale için yeniden seferberlik ilan edildi; eli silah tutan herkes askere alındı. Bu insanların çoğu asker değil; öğretmen, doktor, esnaf, tüccar gibi ülkenin aydın ve üretken kesimleriydi.

Savaş yaklaşık bir yıl sürdü. Her iki taraftan yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bu cümleyi söylemek kolay; oysa her birinin bir ailesi, bir hikâyesi, geride bıraktığı bir yaşam vardı. Savaşın yarattığı psikolojik yıkım da cabası.

Bugün rahat koltuklarımızda otururken o insanların yaşadıklarını anlamaya çalışmak, onlarla empati kurmak ve hak ettikleri saygıyı içimizde duyumsamak belki de yapabileceğimiz en anlamlı şeydir. Karşı cephelerde savaşan, adını sanını bilmediği insanlarla ekmeğini paylaşan askerlerin onuru, savaşın ne kadar gereksiz olduğunu bize gösteriyor.

Savaş bittiğinde Çanakkale geçilememişti. Yokluklar içinde mevzilerini savunan insanlar, kendilerinden kat kat büyük ordulara boyun eğmedi. Başta Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal olmak üzere hepsini rahmet ve şükranla anıyoruz. (Annemin dedesi de Çanakkale’de kalmış; künyesi bile gelmemiş.) Evet, Çanakkale geçilemedi. “Savaş kazanıldı” demiyorum; çünkü yüz binlerce insanın öldüğü bir savaşın kazananı olamaz. İtilaf Devletleri İstanbul’a ve oradan Karadeniz’e ulaşamadı. Bunun sonucunda tarihin akışını değiştiren gelişmeler yaşandı: Rusya’da Çarlık rejimi yıkıldı, Ekim Devrimi gerçekleşti. Bu durum Kurtuluş Savaşı sırasında bizi oldukça rahatlattı. Aksi hâlde doğu cephesinde Ruslarla da savaşmak zorunda kalmak, Kurtuluş Savaşı’nın seyrini öngörülemez bir noktaya sürükleyebilirdi.

Çanakkale Savaşı’na yalnızca “vatan savunması” gözüyle bakmak yanıltıcı olabilir. Savaş sonunda başkent kurtulmuştu; ancak birkaç yıl sonra, 13 Kasım 1918’de İstanbul işgal edildi. İngiliz gemileri boğaza demirledi, sokaklar yabancı askerlerle doldu. Uğruna onca insanımızı kaybettiğimiz bu ülkede, İstanbul’un fiilî işgaline karşı tek bir kurşun bile atılmadı. Bu açıdan bakınca, Çanakkale’de savaşan insanlara haksızlık etmiş oluruz. “Bunca çaba boşa mı gitti?” demek kolaydır ama eksiktir.

Çanakkale Savaşları’nın yıl dönümlerini, genç kuşaklara “şehit olmanın erdemi”nin anlatıldığı, ölümün ve öldürmenin yüceltildiği günler olmaktan çıkarmalıyız. Bunun yerine, toplumu saran şiddet kültüründen uzaklaşmak için yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının öne çıkarıldığı günlere dönüştürmeliyiz. Ancak o zaman, uğruna onca can verdiğimiz bu güzel yurdu gerçekten yaşanır kılabiliriz.

Hacı ÇÖL - Kırşehir,  11.3.2006, 22:00