Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam185
Toplam Ziyaret836683
Mustafa Onbaşı


Çanakkale'de Mustafa Onbaşı

Hüseyin Seyfi

Fotograftaki sahne, Çanakkale Savaşı’nın ağır ve insanî yönünü yansıtan etkileyici bir anı canlandırır. Çarpışmada düşen arkadaşının başında diz çökmüş bir asker, elindeki miğferi sıkıca kavrayarak sessiz bir yas tutar. Yüzündeki ifade, hem savaşın yıkıcılığını hem de silah arkadaşlığına duyulan derin bağlılığı taşır. Karanlık arka plan, anın ağırlığını ve kaybın sarsıcı gerçekliğini daha da belirginleştirir.

kosektas.net

Bizim topçulardı
yukarı cepheden
ateş eden,

çok gecikmedi
onlar da
karşılık verdi,

akşam olunca
ortalık kararınca
toz duman arasında

bilmem bizimkiler
bilmem onlarınkiler
anlayamadık
karanlığın içinden

dedi,
arkadaşlar,

sen yaralanmişen
kan sızıyor yeninden

gördüm ki
bir kolum
tam dirseğimden
...

eh
dedim,
ben
de
yaralanmişem

baktım,
yere düşen
elim,
toprak sıkıyor,
belki de
öfkesinden

Hüseyin Seyfi

Mary Shelley

"Frankenstein"ı okumak için bilinmesi gereken her şey.

Videoyu rahat izlemek ve videodaki altyazıyı rahat okumak için video ekranını büyültünüz! Videodaki Türkçe altyazıyı etkinleştirmek için ayarlar düğmesine tıkladıktan sonra gözükecek olan dil seçenek listesinden Türkçe'yi seçiniz.
"Mary Shelley" tarafından yazılan ve ilk kez 1818'de yayınlanan "Frankenstein" yaratılış, hırs ve Tanrı’yı oynamanın sonuçlarını araştıran klasik bir roman. Roman, alışılmışın dışında bir bilimsel deneyde garip ama duyarlı bir yaratık yaratan genç bilim insanı Victor Frankenstein'ı konu alıyor. Roman, bilimsel gelişmelerin ahlaki ve etik sonuçlarını araştırıyor ve insan ile canavar arasındaki sınırları sorguluyor.

"Frankenstein", Robert Walton adlı bir Arktik kaşifin mektupları aracılığıyla sunulan, anlatı içinde anlatı olarak ortaya çıkıyor. Walton, trajik hikayesini paylaşan Victor Frankenstein'la karşılaşıyor.

Zeki ama hırslı bir bilim insanı olan Victor, bir deney yoluyla vücut parçalarını bir araya getirip canlandırarak bir yaratık yaratıyor. Ancak, yarattığı yaratığın görünümünden dehşete düşen Victor, onu terk ediyor. Reddedilen ve izole olan yaratık, kendi varlığıyla boğuşuyor ve sonunda intikam peşinde koşuyor.

Hikaye ilerledikçe Victor, eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşiyor. Arkadaşlık arayan yaratık, zulüm ve ötelenmeyle karşılaşıyor ve insanlığa olan kırgınlığını körüklüyor, Victor'un yakınlarının ölümüne yol açan bir dizi trajik olay meydana geliyor.

Roman bilimsel sorumluluk, bilgi arayışı ve yaratılışın ahlaki sonuçları konularını ele alıyor. Toplumsal normlara meydan okuyor ve yaratıcı ile yaratım arasındaki karmaşık ilişkiyi araştırıyor. "Frankenstein", bilimsel yeniliğin etik sınırları ve toplumsal reddedilmenin bireyin üzerindeki etkisi üzerine düşünmeye teşvik ediyor.

Yaratığın ahlaki gelişimi ana tema haline geliyor. Doğası gereği mi kötü niyetli, yoksa kötü niyetliliği toplumsal reddedilmeden mi kaynaklanıyor? Shelley, kendi zamanında yaygın olan determinist görüşlere meydan okuyarak, çevrenin ve beslenmenin bireyin karakteri üzerindeki etkisine ilişkin soruları gündeme getiriyor.

Hem Victor hem de yaratık derin bir izolasyon yaşıyor. Victor bilimsel çabalarını sürdürmek için kendini izole ediyor ve bu durum onun fiziksel ve duygusal açıdan gerilemesine yol açıyor. Toplum tarafından ötelenen ve izole olan yaratık şiddete yöneliyor. Shelley, izolasyonun umutsuzluğa ve düşmanlığa yol açtığını öne sürüyor.

Yaratığın görünümü ve toplumun onu ötelemesi Shelley'nin bilinmeyene ya da 'öteki'ne duyulan korku hakkındaki yorumunu yansıtıyor. Roman, okuyucuları önyargının sonuçlarını ve dış görünüşe göre yargılamanın sonuçlarını düşünmeye davet ediyor.

Walton'un mektupları ve Victor'un anlatımı dahil olmak üzere birden fazla anlatının kullanılması hikaye anlatımına katmanlar katıyor. Olaylara farklı bakış açılarına olanak tanıyor, öznelliği ve tekil anlatıların güvenilmezliğini vurguluyor.

"Frankenstein", bilimsel gelişmelerdeki etik ikilemleri keşfetmesi ve insanlığın durumu hakkında gündeme getirdiği kalıcı sorular nedeniyle güncelliğini koruyor. Shelley'nin çalışması, okuyucularda yankı uyandırmaya devam eden, bilimsel ve ahlaki seçimlerin sonuçları üzerine eleştirel düşünmeye davet eden, uyarıcı bir hikaye görevi görüyor.

Britannica l English Literature

Öteki Çanakkale

Çanakkale Savaşları`nın yıldönümlerini, toplumu sarmalayan şiddet kültüründen uzaklaşmak için; yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının dillendirildiği
günlere dönüştürmeliyiz!

Hacı ÇÖL

Son günlerde sitemizde Çanakkale Savaşları’yla ilgili tartışma yazılarını ilgiyle izliyorum. 18 Mart yaklaştıkça konunun daha da güncel hâle geleceğini düşünüyorum.

Genel kabul, 18 Mart’ın savaşın başlangıcı olduğudur. Oysa İngiliz birlikleri 19 Şubat 1915’ten itibaren bir ay boyunca Seddülbahir ve Kumkale mevkilerini bombalamıştı. Çanakkale Savaşı’nı bütün olarak değerlendirdiğimizde başlangıç tarihinin 19 Şubat olması gerekir.

Ortaokul Sosyal Bilgiler öğretmenim Köksal Altun (Köksal Hoca), tarihi “sebepler, olaylar ve sonuçlar” üzerinden incelememiz gerektiğini öğretmişti. Ne iyi öğretmiş; kendisini saygıyla anıyorum. Bu bakışla Çanakkale Savaşı’na döndüğümüzde önce şu soruyu sormalıyız: Bu savaş neden yapıldı? İlk akla gelen yanıt “düşmanlar yurdumuzu ele geçirmek istiyordu” olur. Evet, İtilaf Devletleri bunu istiyordu; ancak asıl hedefleri boğazları geçip Rusya’ya yardım ulaştırmaktı. Bu arada Enver Paşa’nın iki Alman gemisine Osmanlı bayrağı çektirerek Karadeniz’e çıkması ve Rus limanlarını bombalamasıyla Osmanlı Devleti resmen savaşa girmişti. Savaşlardan yorgun düşmüş bir halkı yeni bir felaketin içine atan İttihatçıların temel motivasyonu ise Turan ülküsüdür. Mustafa Kemal’in o yıllarda düşünsel olarak İttihatçılardan ayrıldığını da belirtmek gerekir.

Birinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürerken kendimizi savaşın içinde bulduk. Yıllardır süren Rus savaşları (93 Harbi), Balkan Savaşları, Trablusgarp, Suriye ve Mısır cepheleri derken hem askerî hem ekonomik olarak tükenmiştik. Ordu yıpranmıştı. Çanakkale için yeniden seferberlik ilan edildi; eli silah tutan herkes askere alındı. Bu insanların çoğu asker değil; öğretmen, doktor, esnaf, tüccar gibi ülkenin aydın ve üretken kesimleriydi.

Savaş yaklaşık bir yıl sürdü. Her iki taraftan yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bu cümleyi söylemek kolay; oysa her birinin bir ailesi, bir hikâyesi, geride bıraktığı bir yaşam vardı. Savaşın yarattığı psikolojik yıkım da cabası.

Bugün rahat koltuklarımızda otururken o insanların yaşadıklarını anlamaya çalışmak, onlarla empati kurmak ve hak ettikleri saygıyı içimizde duyumsamak belki de yapabileceğimiz en anlamlı şeydir. Karşı cephelerde savaşan, adını sanını bilmediği insanlarla ekmeğini paylaşan askerlerin onuru, savaşın ne kadar gereksiz olduğunu bize gösteriyor.

Savaş bittiğinde Çanakkale geçilememişti. Yokluklar içinde mevzilerini savunan insanlar, kendilerinden kat kat büyük ordulara boyun eğmedi. Başta Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal olmak üzere hepsini rahmet ve şükranla anıyoruz. (Annemin dedesi de Çanakkale’de kalmış; künyesi bile gelmemiş.) Evet, Çanakkale geçilemedi. “Savaş kazanıldı” demiyorum; çünkü yüz binlerce insanın öldüğü bir savaşın kazananı olamaz. İtilaf Devletleri İstanbul’a ve oradan Karadeniz’e ulaşamadı. Bunun sonucunda tarihin akışını değiştiren gelişmeler yaşandı: Rusya’da Çarlık rejimi yıkıldı, Ekim Devrimi gerçekleşti. Bu durum Kurtuluş Savaşı sırasında bizi oldukça rahatlattı. Aksi hâlde doğu cephesinde Ruslarla da savaşmak zorunda kalmak, Kurtuluş Savaşı’nın seyrini öngörülemez bir noktaya sürükleyebilirdi.

Çanakkale Savaşı’na yalnızca “vatan savunması” gözüyle bakmak yanıltıcı olabilir. Savaş sonunda başkent kurtulmuştu; ancak birkaç yıl sonra, 13 Kasım 1918’de İstanbul işgal edildi. İngiliz gemileri boğaza demirledi, sokaklar yabancı askerlerle doldu. Uğruna onca insanımızı kaybettiğimiz bu ülkede, İstanbul’un fiilî işgaline karşı tek bir kurşun bile atılmadı. Bu açıdan bakınca, Çanakkale’de savaşan insanlara haksızlık etmiş oluruz. “Bunca çaba boşa mı gitti?” demek kolaydır ama eksiktir.

Çanakkale Savaşları’nın yıl dönümlerini, genç kuşaklara “şehit olmanın erdemi”nin anlatıldığı, ölümün ve öldürmenin yüceltildiği günler olmaktan çıkarmalıyız. Bunun yerine, toplumu saran şiddet kültüründen uzaklaşmak için yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının öne çıkarıldığı günlere dönüştürmeliyiz. Ancak o zaman, uğruna onca can verdiğimiz bu güzel yurdu gerçekten yaşanır kılabiliriz.

Hacı ÇÖL - Kırşehir,  11.3.2006, 22:00