Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam70
Toplam Ziyaret836322
Mustafa Onbaşı


Çanakkale'de Mustafa Onbaşı

Hüseyin Seyfi

Fotograftaki sahne, Çanakkale Savaşı’nın ağır ve insanî yönünü yansıtan etkileyici bir anı canlandırır. Çarpışmada düşen arkadaşının başında diz çökmüş bir asker, elindeki miğferi sıkıca kavrayarak sessiz bir yas tutar. Yüzündeki ifade, hem savaşın yıkıcılığını hem de silah arkadaşlığına duyulan derin bağlılığı taşır. Karanlık arka plan, anın ağırlığını ve kaybın sarsıcı gerçekliğini daha da belirginleştirir.

kosektas.net

Bizim topçulardı
yukarı cepheden
ateş eden,

çok gecikmedi
onlar da
karşılık verdi,

akşam olunca
ortalık kararınca
toz duman arasında

bilmem bizimkiler
bilmem onlarınkiler
anlayamadık
karanlığın içinden

dedi,
arkadaşlar,

sen yaralanmişen
kan sızıyor yeninden

gördüm ki
bir kolum
tam dirseğimden
...

eh
dedim,
ben
de
yaralanmişem

baktım,
yere düşen
elim,
toprak sıkıyor,
belki de
öfkesinden

Hüseyin Seyfi

Cadı Kazanı

Amerikalı oyun yazarıArthur Miller” tarafından 1953 yılında yazılan Cadı Kazanı”, 1692 yılındaki “Salem Cadı Duruşmaları”ndaki olayları araştıran tarihi bir dramadır. Miller, Amerika'daki, 1940'lı yılların sonunda başlayıp 1950'li yılların sonuna değin süren, “McCarthycilik Dönemi”ni teşhir etmek için Salem Cadı Duruşmaları’nın kirli ortamını kullanır, 1950'lerdeki kitlesel histerinin tehlikeleri ve masum hayatların yok edilmesi konusunda uyarıcı ip uçları verir.

Cadı Kazanı, Massachusetts Eyalei'nin Salem kasabasında, bir grup genç kızın bir ormanda, toplum tarafından büyücülük olarak algılanan bir şeyi dans eşliğinde yaparken yakalanmasını konu alıyor. Cezalandırılmaktan korkan kızlar, kimi kasaba sakinlerini büyücülük yapmakla suçlamaya başlarlar ve bu da çılgınca suçlamalara ve tutuklamalara yol açar.

Örneğin, saygın bir çiftçi olan John Proctor, eşi Elizabeth'in cadılık yapmasıyla suçlanmasıyla histeriye kapılır. Ne ki sonunda kendisi de cadılık yapmakla suçlanır, kızların yalanlarını ifşa etme girişimlerine rağmen, suçlu bulunarak ölüm cezasına çarptırılır.

Oyun, kitlesel histeri, korkunun gücü, gerçeğin önemi ve kontrolsüz otoritenin yaratacağı kaos temaları araştırıyor. Karakterlerin karşılaştığı ahlaki ikilemleri ve cadı yargılamalarının toplum üzerindeki yıkıcı etkilerini canlı bir şekilde tasvir ediyor.

Cadı Kazanı, genellikle bireylerin yeterli kanıt olmadan komünist olmakla suçlandığı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki McCarthycilik Döneminin bir alegorisi olarak görülüyor. Miller, cadı ve McCarthy davalarını, o dönemde Amerikan toplumuna hakim olan korku ve şüphe iklimini eleştirmek için bir metafor olarak kullanıyor.

Oyunun kilit karakterlerinden biri olan John Proctor, bireysel vicdanın ve adaletsizliğe karşı duruşun sembolü olarak hizmet veriyor. Yalan yanlış itiraflarda bulunmayı reddetmesi ve gerçeği ortaya çıkarma çabası, yaklaşmakta olan tehlike karşısında bile ahlaki bütünlüğün önemini vurguluyor.

Oyun aynı zamanda kitlesel histeri temasını ve bunun masum hayatların yok olmasına nasıl yol açabileceği temalarını da irdeliyor. Kızların ilk suçlamaları kasaba halkı arasında zincirleme bir korku ve paranoya reaksiyonuna neden oluyor ve bu durum herkeste herkesin delil olmadan suçlanabileceği endişesi yaratıyor.

Dahası Miller, kontrolsüz otoritenin ve adalet sisteminin manipülasyonunun tehlikelerini tasvir ediyor. Yargıçların sahte tanıklıkları teşvik etmeleri, yargıyla çelişen kanıtları göz ardı etmeleri, mahkeme sistemini yozlaşmıştır. Adalet sistemine yönelik bu eleştiri, gücün kötüye kullanılması ve yasal sürecin önemi hakkında çoğu soruları gündeme getiriyor.

Genel olarak Cadı Kazanı, her çağda geçerli olan temaları araştıran güçlü ve düşündürücü bir kurgu. Kitlesel histerinin sonuçlarının, bireysel bütünlüğün ve gerçeğin öneminin yankı uyandıran tasviri, Cadı Kazanı’nı vazgeçilmez bir edebiyat eseri haline getiriyor.

Britannica l English Literature

Öteki Çanakkale

Çanakkale Savaşları`nın yıldönümlerini, toplumu sarmalayan şiddet kültüründen uzaklaşmak için; yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının dillendirildiği
günlere dönüştürmeliyiz!

Hacı ÇÖL

Son günlerde sitemizde Çanakkale Savaşları’yla ilgili tartışma yazılarını ilgiyle izliyorum. 18 Mart yaklaştıkça konunun daha da güncel hâle geleceğini düşünüyorum.

Genel kabul, 18 Mart’ın savaşın başlangıcı olduğudur. Oysa İngiliz birlikleri 19 Şubat 1915’ten itibaren bir ay boyunca Seddülbahir ve Kumkale mevkilerini bombalamıştı. Çanakkale Savaşı’nı bütün olarak değerlendirdiğimizde başlangıç tarihinin 19 Şubat olması gerekir.

Ortaokul Sosyal Bilgiler öğretmenim Köksal Altun (Köksal Hoca), tarihi “sebepler, olaylar ve sonuçlar” üzerinden incelememiz gerektiğini öğretmişti. Ne iyi öğretmiş; kendisini saygıyla anıyorum. Bu bakışla Çanakkale Savaşı’na döndüğümüzde önce şu soruyu sormalıyız: Bu savaş neden yapıldı? İlk akla gelen yanıt “düşmanlar yurdumuzu ele geçirmek istiyordu” olur. Evet, İtilaf Devletleri bunu istiyordu; ancak asıl hedefleri boğazları geçip Rusya’ya yardım ulaştırmaktı. Bu arada Enver Paşa’nın iki Alman gemisine Osmanlı bayrağı çektirerek Karadeniz’e çıkması ve Rus limanlarını bombalamasıyla Osmanlı Devleti resmen savaşa girmişti. Savaşlardan yorgun düşmüş bir halkı yeni bir felaketin içine atan İttihatçıların temel motivasyonu ise Turan ülküsüdür. Mustafa Kemal’in o yıllarda düşünsel olarak İttihatçılardan ayrıldığını da belirtmek gerekir.

Birinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürerken kendimizi savaşın içinde bulduk. Yıllardır süren Rus savaşları (93 Harbi), Balkan Savaşları, Trablusgarp, Suriye ve Mısır cepheleri derken hem askerî hem ekonomik olarak tükenmiştik. Ordu yıpranmıştı. Çanakkale için yeniden seferberlik ilan edildi; eli silah tutan herkes askere alındı. Bu insanların çoğu asker değil; öğretmen, doktor, esnaf, tüccar gibi ülkenin aydın ve üretken kesimleriydi.

Savaş yaklaşık bir yıl sürdü. Her iki taraftan yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bu cümleyi söylemek kolay; oysa her birinin bir ailesi, bir hikâyesi, geride bıraktığı bir yaşam vardı. Savaşın yarattığı psikolojik yıkım da cabası.

Bugün rahat koltuklarımızda otururken o insanların yaşadıklarını anlamaya çalışmak, onlarla empati kurmak ve hak ettikleri saygıyı içimizde duyumsamak belki de yapabileceğimiz en anlamlı şeydir. Karşı cephelerde savaşan, adını sanını bilmediği insanlarla ekmeğini paylaşan askerlerin onuru, savaşın ne kadar gereksiz olduğunu bize gösteriyor.

Savaş bittiğinde Çanakkale geçilememişti. Yokluklar içinde mevzilerini savunan insanlar, kendilerinden kat kat büyük ordulara boyun eğmedi. Başta Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal olmak üzere hepsini rahmet ve şükranla anıyoruz. (Annemin dedesi de Çanakkale’de kalmış; künyesi bile gelmemiş.) Evet, Çanakkale geçilemedi. “Savaş kazanıldı” demiyorum; çünkü yüz binlerce insanın öldüğü bir savaşın kazananı olamaz. İtilaf Devletleri İstanbul’a ve oradan Karadeniz’e ulaşamadı. Bunun sonucunda tarihin akışını değiştiren gelişmeler yaşandı: Rusya’da Çarlık rejimi yıkıldı, Ekim Devrimi gerçekleşti. Bu durum Kurtuluş Savaşı sırasında bizi oldukça rahatlattı. Aksi hâlde doğu cephesinde Ruslarla da savaşmak zorunda kalmak, Kurtuluş Savaşı’nın seyrini öngörülemez bir noktaya sürükleyebilirdi.

Çanakkale Savaşı’na yalnızca “vatan savunması” gözüyle bakmak yanıltıcı olabilir. Savaş sonunda başkent kurtulmuştu; ancak birkaç yıl sonra, 13 Kasım 1918’de İstanbul işgal edildi. İngiliz gemileri boğaza demirledi, sokaklar yabancı askerlerle doldu. Uğruna onca insanımızı kaybettiğimiz bu ülkede, İstanbul’un fiilî işgaline karşı tek bir kurşun bile atılmadı. Bu açıdan bakınca, Çanakkale’de savaşan insanlara haksızlık etmiş oluruz. “Bunca çaba boşa mı gitti?” demek kolaydır ama eksiktir.

Çanakkale Savaşları’nın yıl dönümlerini, genç kuşaklara “şehit olmanın erdemi”nin anlatıldığı, ölümün ve öldürmenin yüceltildiği günler olmaktan çıkarmalıyız. Bunun yerine, toplumu saran şiddet kültüründen uzaklaşmak için yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının öne çıkarıldığı günlere dönüştürmeliyiz. Ancak o zaman, uğruna onca can verdiğimiz bu güzel yurdu gerçekten yaşanır kılabiliriz.

Hacı ÇÖL - Kırşehir,  11.3.2006, 22:00