• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam324
Toplam Ziyaret894046
Çocukluğun Göğe Uzanan İzleri



Resim:
Mutual Art adlı bir sayfadan edinilmiş bir kopya.

Bu sahne, çocukluğun toplumsal olarak nasıl kurulduğunu ve doğayla kurulan oyun temelli ilişkinin kültürel anlamlarını görünür kılar. Uçurtma uçuran çocuk figürü, yalnızca bireysel bir oyun pratiğini değil, aynı zamanda belirli bir dönemin çocukluk ideallerini, özgürlük anlayışını ve mekânla kurulan ilişkiyi temsil eder.

El yapımı uçurtma, tüketim kültürünün henüz belirleyici olmadığı bir dönemde, çocukların oyun araçlarını kendi emekleriyle üretme pratiğini yansıtır. Bu durum, hem yaratıcılığın hem de toplumsal dayanışmanın (örneğin aile bireylerinin birlikte uçurtma yapması) erken yaşlarda nasıl şekillendiğine dair ipuçları sunar.

Sahnenin açık bir doğa mekânında —deniz kıyısında, rüzgârın belirgin olduğu bir alanda— kurulmuş olması, çocukluğun kamusal alanla kurduğu ilişkiyi de gösterir. Günümüzün kapalı mekânlara sıkışmış, dijitalleşmiş çocukluk deneyimlerinin aksine, burada çocukluk dış mekânda özgürce hareket edebilme, bedensel deneyim yoluyla dünyayı tanıma ve doğayla etkileşim kurma üzerinden tanımlanır.

Uçurtmanın gökyüzüne yükselişi, sosyolojik açıdan çocukluk hayallerinin “yükselmesi” çağrışımından öte, bireyin toplumsal sınırları aşma arzusunu, kendi özerkliğini kurma çabasını ve geleceğe dair umutlarını sembolize eder.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Kitap l Suç ve Ceza l Fyodor Mihayloviç Dostoyevski


Hikâye anlatan romanlar vardır; bir de insan ruhunun gizli odalarına giren romanlar. Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Cezası ikinci türe aittir. Bu roman yalnızca bir cinayetin hikâyesi değildir. Olağan ahlakın ötesine geçebileceğine inanan bir adamın zihnine yapılan ürkütücü bir yolculuktur — ve sonunda insan vicdanının herhangi bir teoriden daha güçlü olduğunu keşfedişidir.

Romanın merkezinde, St. Petersburg’un boğucu sokaklarında yaşayan, yoksul bir eski öğrenci olan Rodion Raskolnikov vardır. Zeki, gururlu, yalnız ve tehlikeli ölçüde huzursuzdur. Yoksulluk onu ezmiştir. Toplumdan tiksinmektedir. Her yerde acı görür: aç çocuklar, umutsuz kadınlar, sarhoş babalar, tükenmiş anneler ve iyilikten çok zalimliği ödüllendiren bir dünya tarafından ezilmiş insanlar.

Fakat Raskolnikov’un trajedisi yalnızca yoksulluk değildir. Asıl tehlike bir fikirdedir.

Bazı olağanüstü insanların, eğer yaptıkları daha büyük bir amaca hizmet ediyorsa, ahlaki yasaları çiğneme hakkına sahip olduğuna inanmaya başlar. Bir insan yeterince güçlü, yeterince zeki, yeterince üstünse, belki bir suç işleyebilir ve yine de daha yüksek bir anlamda masum kalabilir. Tarihin büyük dediği, kan dökmüş Napoleon onun örneği olur.

Böylece Raskolnikov kendine korkunç bir soru sorar: Eğer işe yaramaz, açgözlü bir tefeci ortadan kaldırılır ve parası soylu amaçlar için kullanılırsa, bu haklı sayılmaz mıydı?

Dostoyevski işte burada felsefi bir soruyu bir kâbusa dönüştürür.

Raskolnikov yaşlı tefeci Alyona İvanovna’yı öldürür. Fakat suç, büyük bir kader eylemi gibi gerçekleşmez. Sakar, vahşi, kaotik ve mide bulandırıcıdır. Daha da kötüsü, masum kız kardeş Lizaveta beklenmedik şekilde içeri girer ve Raskolnikov onu da öldürür. Bir anda teorisi kana, paniğe ve dehşete çöker.

Bu noktadan sonra roman, yazılmış en güçlü psikolojik incelemelerden birine dönüşür. Gerçek ceza mahkemede başlamaz. Raskolnikov’un içinde başlar.

Hemen tutuklanmaz. Fiziksel olarak kaçar. Ama ruhen çoktan yakalanmıştır. Şehirde ateşli bir hayalet gibi dolaşır. Yalan söyler, titrer, öfkelenir, bayılır, herkesten şüphelenir. Suç onu insanlıktan koparmıştır. Dürüstçe konuşamaz. Özgürce sevemez. İyiliği bile kabul edemez; her nezaket onu açığa çıkmış gibi hissettirir.

Dostoyevski’nin büyük sezgisi şudur: Suç yalnızca bir yasanın çiğnenmesi değildir; ruhun diğer insanlarla olan bağının kırılmasıdır.
Raskolnikov olağanüstü biri olduğunu kanıtlamak istemişti. Bunun yerine, korkunç derecede insan olduğunu keşfeder. Vicdanın üzerinde durmak istemişti, ama vicdan onu her yerde takip eder. Rüyalarında, ateşinde, sessizliklerinde, artık acı duymadan kabul edemediği her küçük iyilikte.

Dostoyevski onun çevresine unutulmaz karakterlerle dolu bir dünya kurar. Hem utanç verici hem yürek burkan bir sefalet içinde yaşayan ayyaş Marmeladov. Gururlu ve çaresiz Katerina İvanovna, yoksulluk ailesini yok ederken onurunu korumaya çalışan bir kadın. Sevdiği insanlar için kendini feda etmeye hazır asil Dunya. Sıcak, sadık ve insancıl Razumihin — Raskolnikov’un kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu her şey.

Ve sonra Dostoyevski’nin en parlak yaratımlarından biri olan Sonia Marmeladova vardır.

Sonia yoksuldur, aşağılanmıştır, toplum tarafından mahkûm edilmiştir; ama ahlaken romandaki hemen herkesin üzerindedir. Derin acılar yaşamıştır, fakat acı onu zalimleştirmemiştir. Zayıf olmadan yumuşaktır. Günahı anlar ama umutsuzluğa teslim olmaz. Raskolnikov için yalnızca bir insan değil, insanlığa dönüş yoludur.

Raskolnikov ile Sonia arasındaki ilişki romanın duygusal merkezlerinden biridir. Raskolnikov ona itiraf eder; çünkü Sonia onu hukuken kurtaramasa da gerçeği nefretsiz dinleyebilir. Sonia suçu mazur görmez. Romantize etmez. Ama ona empatiden daha zor bir şey sunar: tövbe etme ihtimalini.

Bu nedenle Suç ve Ceza yalnızca karanlık bir roman değildir. Aynı zamanda bir arınma romanıdır.

Dostoyevski acının kendisinin güzel olduğunu söylemez. Acıyı çirkin, aşağılayıcı ve çoğu zaman adaletsiz gösterir. Ama dürüstçe yüzleşilen acı aracılığıyla insanın gerçeğe dönebileceğini de gösterir. Raskolnikov’un cezası yalnızca Sibirya değildir. Gerçek cezası gururunun yıkılmasıdır. Gerçek kurtuluşu, insanlığın üzerinde durmayı bırakıp onun bir parçası olduğunu kabul ettiğinde başlar.

Romanın en ilgi çekici yönlerinden biri de dedektif figürü Porfiry Petroviç’tir. O sıradan bir polis değildir. Psikolojik bir avcıdır. Raskolnikov’un zihnini neredeyse Raskolnikov’dan daha iyi anlar. Konuşmaları gergin, ince ve parlaktır. Porfiry bilir ki suçluluk kendi başına bir hapishane olabilir ve kanıtların yapamadığını vicdanın yapmasını bekler.

St. Petersburg’un atmosferi de roman için hayati önemdedir. Şehir ateşli, sıkışık, havasız ve ahlaken hastalıklı görünür. Odalar küçüktür. Sokaklar kalabalıktır. Meyhaneler sefaletle doludur. Atmosfer karakterlerin üzerine çöker. Dostoyevski kenti Raskolnikov’un zihninin bir uzantısı gibi hissettirir: aşırı ısınmış, dengesiz ve gizli acılarla dolu.

Fakat Suç ve Ceza’nın kalıcı gücü, hepimize şu soruyu sormasında yatar: Bir insan, daha yüksek bir amaç adına kötülüğü haklı gösterebilir mi?

Raskolnikov’un teorisi tarihte birçok biçimde ortaya çıkmıştır. İnsanlar sık sık, ilerleme, güç, devrim, büyüklük ya da hayali bir gelecek uğruna zulmün kabul edilebilir olduğunu iddia etmiştir. Dostoyevski’nin cevabı yıkıcıdır. Bir insan hayatını fikriniz için bir araca dönüştürdüğünüz anda, insanlığınızı kaybetmişsinizdir.

Yine de Dostoyevski asla basit değildir. Raskolnikov suçludur, ama sıradan anlamda bir canavar değildir. Bazen cömerttir. Acır. Başkalarına yardım eder. Annesini ve kız kardeşini sever — kötü bir şekilde de olsa. Bu karmaşıklık romanı güçlü kılar. Dostoyevski bize nefret edeceğimiz bir kötü adam vermez. Korkacağımız, acıyacağımız ve anlayacağımız bir insan verir.

Bu yüzden roman hâlâ varoluşsaldır.
Raskolnikov’un kibri varoluşsaldır.
Yabancılaşması varoluşsaldır.
Aklın ahlakın yerini alabileceğine dair inancı varoluşsaldır.
Kalabalık bir kentteki yalnızlığı varoluşsaldır.
İnsanüstü olmaya çalışma çabası varoluşsaldır. Ve çöküşü, hiçbir teorinin kalbi sonsuza dek susturamayacağını hatırlatır.

Sonunda Suç ve Ceza, Raskolnikov’un yakalanıp yakalanmayacağıyla ilgili değildir. Yeniden doğup doğamayacağıyla ilgilidir. Zekâ ile bilgelik, gurur ile alçakgönüllülük, izolasyon ile sevgi arasındaki mesafeyle ilgilidir. Kendini olağanüstü olduğunu kanıtlamak için cinayet işleyen bir adamın, kurtuluşun insanın sıradan affedilme ihtiyacını kabul ettiğinde başladığını keşfetmesiyle ilgilidir.

Az roman suçluluğa bu kadar derinden bakar. Az roman vicdanın dehşetini bu kadar iyi anlar. Ve az roman bir ruhun karanlığa düşüp yine de acı içinde ışığa doğru ilerlemeye başlayabileceğini bu kadar güçlü gösterir.

Suç ve Ceza hâlâ yazılmış en büyük romanlardan biridir; çünkü bizi rahat seyirciler olarak bırakmaz. Bizi suça yaklaştırır, cezaya daha da yaklaştırır ve en çok da her ahlaki hayatın merkezindeki titreyen soruya yaklaştırır:
Kimse görmemiş olsa bile, vicdanın gerçeği senden saklar mı?

Britannica l Russian Literature

Kitabın PDF sürümüne buradan ulaşabilirsiniz.
Temmuz Yangını

Madımak
Temmuz Yangını
Şair Dr. Salim Çelebi

Bu şiir, Madımak Katliamı’nı yalnızca “anımsayan” bir metin değildir; rüya–kâbus–vizyon üçgeninde ilerleyen, tarihsel acıyı kolektif bir diriliş ve yüzleşme ritüeline dönüştüren bir ağıttır.
Şair, Sivas’ta yakılan canları birer sembol, birer rehber, birer tanık olarak çağırır; bireysel rüyasını toplumsal hafızanın ortak rüyasına dönüştürür.

kosektas.net

Uyku tutmadı dün,
tam ortasındaydım kâbuslu bir düşün:
Uyanık da değildim uykulu da!
Kızıl karanfiller vardı sağ yanımda,
sol yanımda kördüğüm.
Hallacı Mansur da aralarındaydı, Pir Sultan da:
Tebessüm vardı yüzlerinde,
boyunlarında yağlı bir sicim.
İki Temmuz 1993’ü gösteriyordu takvim: “Saatli Maarif Takvimi.”
Bütün yaprakları iki Temmuzdu,
kaçırıyorum sandım aklımı;
üstündeki resimler: anamız, bacımız, oğlumuzdu.

Bir kez daha
kanıtlanmak istenmişti cehennemin varlığı!
Bir kez daha
yüceltilmek istenmişti yobazların barbarlığı!
Bir kez daha
yakılmak istenmişti mazlumların insanlığı!

İlk kez, düşümde düş gördüm!
İlk kez, dalga dalga diriliş gördüm!
İlk kez, tüm bedende gülüş gördüm!

Omzunda yüzülmüş derisi,
elinde meşale,
çağırdı yanına beni Seyyid-i Nesimi.
Çağırdı ve tek tek gösterdi
Maraş’ı, Çorum’u, Dersim’i.

“Gülden terazi tutarlar,
gülü gül ile tartanlar.
Gül alırlar gül satarlar,
çarşı pazarı güldür gül.” dedi.

Büyümemiş,
hâlâ 14 yaşında Menekşe Kaya;
orada da annelik yapıyor
12 yaşındaki yaramaz kardeşi Koray’a.
Tek bir saz çalıyorlar,
sarılmışlar birbirlerine, vücutları da tek!
Rengi altın sarısı,
mis kokan taptaze iki çiçek:

“Annemizi özledik: kucağını!
Haber veremedik yanarken,
biliyorduk bırakmayacağını!”

“Hediye almıştık babamıza, cebimizdeydi:
İnanır mısınız, kapkara olmuş deseni
bembeyaz ve kare kareydi!”

“Elimizdeki ekmek de yandı!
Açtık yanarken,
susuzluğumuz dağlandı!”

“Büyüklerimize hep inandık.
Biz de büyüyecektik,
çocukluğumuz muydu suçumuz,
nerede kaldı insanlık?”

Yutkundum,
konuşmalarını balla kesti Edibe Sulari:
“Güneş altında eriyen,
görüp ileri yürüyen;
çalışıp işe yarayan
insanlara canım kurban.”

Sazı eşliğinde sordu Âşık Mahzuni
“Bir dikili taştan gayrı nem kaldı?” diye.
Nutkum tutuldu!
“Bağdat’ta savaş,
Anadolu’mda sıkma baş
çığlığı var.” diyemedim.
“Kara duman çökmüş yurda,
onun için düştük derde.
Dosta giden yolun nerede,
izin ize benzemiyor.” dedi Muhlis Akarsu.

Tam ortalarındaydı Âşık Veysel:

Sermayem sazımdı, gözlerim âmâ,
tıkıldım beşimde tek gözlü dama.
Çok zor isim bulmak insan yakana,
kara toprak aklayamaz sizleri.

Pişirirdi anam yeşil madımak,
kör olsun, tadını unutmaz damak.
Neydi günahı da söndü kırk ocak,
yeşil yaprak saklayamaz sizleri.

Kabahati neydi ilim Sivas’ın,
aklını kullan ki insan olasın.
Taşıyor beyninden kirin ve pasın,
Kızılırmak paklayamaz sizleri.

Kulağıma fısıldadı
içlerinden en tıfılı:

“Saklambaç oynanıyor sandık:
Tarumar olduk,
sine sine saklandık!
Ali, Haydar, Ayşe;
sobe
diyemedik hiçbirimiz,
çok kurnazmış ebe:
Yandık!”

Soyadına benzeyen sesiyle,
“Ağaç demiş ki baltaya:
Sen beni kesemezdin ama
ne yapayım ki sapın benden.
Bak şu ağacın bilincine sen:
Ölen ben, öldüren benden.” dedi Ruhi Su.

Gür bir ses duyuldu korodan!
Söyleyeni çok,
sesleri tek, sözleri tok:
Dildik biz;
sazda, sözde dürüm dürüm acı yiyen!
Gül’dük biz,
bülbüle âşık, kendi dikeniyle büyüyen!
Gönüldük biz,
hak ve halk aşkı için eriyen!
Öldük biz,
sağ olsun yakanlar;
seyredenler şen!

Duruşu da heybetliydi sesi de:

“Şah’ı sevmek suç mu bana,
kem bildirdin beni han’a.
Can için yalvarmam sana,
Şehinşah bana darılır.

Ben Musa’yım, sen Firavun,
ikrarsız şeytanı lâin.
Üçüncü ölmem bu hayın,
Pir Sultan ölür dirilir.”

Yükselirken semaya yanık kokusu ve duman,
biz de yükseldik
ve seyrettik 33 metre yukarıdan;
yüreği kan,
teni kan kokan
kan emicileri.

Rüyalarımız vardı:
Kül olduk düşlerimize,
ödül olduk gençlerimize,
savrulduk bilinçlerinize!

Sırtımızda kambur 2 Temmuz 1993!
Ey evlat,
insanlık için söz ver ve ant iç:
“Geliyorum” demez
ve “acaba gelir mi?” diye beklenmez şeriat.
Görebildiğin herkese tek tek anlat:
İçin sızlar;
kara çarşafa zorla sokulduğu zaman
anan, bacın ve kızlar.
Ne güneş kurtarabilir seni
ne de karanlıkta seyrettiğin şu yıldızlar.
Ben uyandım!
Ya sizler?

“Yanında dağılmış kâğıtlar
ve tütün tabakası var.
Bir bez parçasıyla
ağzını tıkamışlar,
cesedini sırtüstü
boyunca uzatmışlar.

Bir deniz kabuğunda
dalgaları duyanlar;
boş bir mermi kovanı
sizce nasıl uğuldar?”
Metin Altıok’tu bu soruyu soran.
Durur mu,
hemen yanıtladı Dr. Behçet Aysan:
“Kana boyandı kirmenimde yün,
kuşmarlara, tuzaklara düştüm,
menevişlendi durgun sularım.
Sedef
bir bıçak aldım dostlar,
güneşi yiyorlar
aç kuşlar!”

Ve devam etti:
“İndirdi kepengini üstümüze
kara böğürtlen bir gece:
Ne yapsam
pirinç şamdan taşısam!

Geçirdi hevengini yağlı urgan,
boynumuzda bir kiraz dalı:
Ne yapsam
çatal dirgen kullansam!

Bindirdi dengini bir katara
bal rengi kömür gibi acıdan;
açlık, gözyaşı, kan!

Bindallı fistanı gül,
işliği mavi çelik tül
savrulsa külleri harman!

Yaralı ve yayan yürümektedir yaşam:
Ne yapsam, ne yapsam
bir çatal dirgen, bir pirinç şamdan!”

Birlikte, yeniden yaşadık 2 Temmuz 1993’ü.
Birlikte, yeniden seyrettik
kılların bile kıpırdamadığı
külleşen “Madımağı.”

Şair Dr. Salim Çelebi