Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam63
Toplam Ziyaret515752
Köşektaş Hikayeleri

Bilgisunum sayfamızın güncelliğini koruyarak büyümesinde ve bugünlere gelmesinde Celal hoca büyük pay sahibidir! Yıllardır sağladığı yazılı destekle, ortak bahçemize içerik, renk ve farklılık katmıştır, bu yüzden ona ne kadar teşekkür etsek azdır!

kosektas.net

SAVAŞA GİDEN DEVE KATARI

“Mal canın yongasıdır!” derler. İnsanlar genellikle, sonunda ölüm olduğunu bile bile, mallarından vazgeçemezler.

Birinci dünya Savaşı’nın başlangıcı olan 1914 yılı, rumi takvime göre, 1330 yılına denk gelir. Birinci Dünya Savaşı’na; kimi beceriksiz, hayalci yöneticilerimizin aşırı kişisel tutkuları yüzünden devlet olarak girmişiz. Seferberlik ilan edilerek, 10’a yakın kurra silah altına alınmış, ellerinde birden çok atı, öküzü, devesi ve kağnısı olanların mallarına, savaşta taşıma aracı olarak kullanılmaları amacıyla, el konulmuş.

Köşektaş’ta devecilik yapan Necip adında birinin on beş kadar devesi varmış. Kendisi yaşlı olduğundan askere alınmamış ama, develerine, savaştan sonra geri verilmeleri kaydıyla, el konulmuş. Dile kolay, onca yıl devecilik yapmış, onca deve yetiştirmiş, her birini oğlu Mükür kadar seviyor. Develeri olmadan o ne yapar? Hem develeriyle onun gibi kim ilgilenir? Savaş bitince geri verecekleri nereden belli?

Geçkin yaşına karşın, gönüllü olarak, develeriyle birlikte, savaşa o da gider. Gidiş o gidiş. Savaş bitmiş, ama, ne Necip’den ne de develerinden bir haber gelmiş.

Celalettin ÖLGÜN


Mükür: Mükremin Taşkıran. Ölümü: 1980.

Necip: Mükür’ün babası. Savaşta kalmış.

Bilgi: İlk kez 21 Mart 2004 tarihinde yayınlanmış bir hikeyedir.

kosektas.net

Köy Odaları

KÖY ODALARI

CELALETTİN ÖLGÜN

İlk kez 2004 yılının Mart ayında yayınlamış olduğumuz "Köy Odaları" adlı bu geniş anlatı köyümüz öğretmenlerinden sayın Celalettin Ölgün tarafından yazıya yansıtılmıştır.


Anlatılanlara göre odalar, 80 - 90 yıl öncesinde köydeki sülale denilen aile guruplarının özellikle kış günleri, kendi aralarında toplanma yeri özelliğindeydi. Karayusuflular aşağı mahalledeki Ali Kea’nın, Kırımlılar orta mahalledeki Bılkınınoğlu’nun, Delioğlanlılar yine orta mahalledeki Aliosman’ın ve Hacı Etem’in, Kelemenli ve Deliimmetliler Tıstıs Zekere’nin, Kızılhalilliler caminin yanında bulunan Hallavların, Meleklililer körçeşmenin hemen üstündeki Bekir’in, Handilliler Dişli’nin, Şehirliuşağı ise yukarı mahalledeki Konak adı verilen odada toplanırlardı. Bunlardan başka bugüne kadar gelmiş Samcak Ali’nin, Yaabın Irıza’nın, Turpoğlan’ın odaları bulunmaktaydı. Samcak Ali’nin odasına Köşgerliler ve en çok da odalarında kavga edenler, küskünler ya da uyumsuzlar gelirlermiş. Konak’tan başka odaların hepsi sahipli olduğundan tüm giderler sahiplerince karşılanırmış. Fakat “Ortak eşek çulsuz gezer.” atasözünde de olduğu gibi kerme, tezek gibi yakacakların; beziryağı, gazyağı gibi aydınlatma gereçlerinin sağlanması, damının çoraklanması, temizliği gibi bazı konularda toplum arasında sık sık sorun çıkarmış. Sürekli birbirlerine küs olan Çöllüler’in odası olmadığını da belirmek gerekir.

1945 yılından sonra (çok partili düzene geçiş dönemlerinde) bu sülale odaları; Demirkıratçı, Halkçı, Bölükbaşıcı odaları olarak ayrılmıştı. Halkçıların merkezi Zekere (Zekeriya)’nın odası, Demirkıratçıların merkezi Bılkıların ve Aliosman’ın odası olmuş. Bölükbaşıcılar da genelde Ali Ağa’nın odasını üs olarak kullanmışlar.

Odalara genellikle orta yaşın üstündekiler gidermiş. Gençler yarı oda işlevi gören, ara sıra kağıt oyunları oynatılan ve Dükkan denilen bakkallarda; lokum, helva ya da fıstık karşılığı oyunlar oynayarak vakit geçirirler, yeni yetmeler ise ahır sekilerinde eğlenerek zamanlarını değerlendirirlermiş.

Gerçekte odalar gelenek, görenek, ortak kültür ve toplu yaşama kurallarının yeni kuşaklara aktarıldığı, onların yetiştirildiği eğitim yuvalarıdır. Zaman zaman Ürgüplü Refik Başaran, Geycekli Aşık Hasan gibi saz ve söz ustaları buralara uğrar, oda toplumuna hoş vakitler geçirtir, müzik şöleni verirlermiş. Bundan da önemlisi köyde ya da çevrede bilen (alim) insanlarca din, ahlak, tarih ve tarım konularında bilgiler verici sohbetler yapılır; koyun, kuzu, şişek, toklu, yozlak, çeltek, at, kısrak, aygır, kulun, tay, deve, köşek, boduk, puhur, maya, kervan, savran, inek, öküz üzerine konuşulur, en çok da bu sohbetler sırasında oda toplumu birbirine takılır, dedikodu yapar ve gerçekleşemeyecek tasavvurlarda bulunurlarmış. Zaloğlu Rüstem, Kan Kalesi gibi Hazreti Ali Cenkleri, Kerbela Vakası, Kısas-ı Enbiya, Binbir Gece Masalları, Kerem ile Aslı, Yusuf ile Züleyha, Arzu ile Kamber ve benzeri konularda kitaplar okunurmuş. Odaların önemli bir işlevi de, köyde evinde kalacak tanıdığı olmayan yolcuların, alışveriş için gelen çerçilerin, deşiricilerin atlarıyla, itleriyle konuk edilmeleri, barınma ve beslenmelerinin sağlanması yönünde sosyal içerikli bir yer olmasıdır. Özellikle dini bayramlarda erkekler bayram namazındayken, kadınların bin bir özenle hazırladıkları sini sini yemekler bu odalara getirilir, camiden çıkan erkeklerce bu yemekler yenir ve bayramlaşılır bu sırada da küs olanlar barıştırılırmış.

Odaların bir de yönetsel işlevi bulunmaktadır. Odası olmayan bir kimsenin muhtar adayı olması bile hoş karşılanmamıştır. Muhtar, odası olanlar içinden seçilmekte ve köyü bu odadan yönetmektedir. Muhtar odası, günlük oturulup vakit geçirilen yer olmanın yanında köy içindeki basit anlaşmazlıkların çözümlendiği, küçük suçların cezalandırıldığı yerdir.

Ali Kea’nın odasında, o zaman köyün tek rüştiye okumuş, muhtarlık yaptığı dönemde, geçilmesi zor olan göllüpınar altındaki dereye mezar taşlarını söktürerek basamaklı taş set yaptırıp doldurtmasıyla da bilinen, bilgi yüklü ve “Ketıl” takma adlı Yusuf, her gece Kuran’dan tefsirler yapar, Cumhuriyet yönetiminin erdemlerinden anlatırmış. Ketıl’ın sohbetinde bulunup söyleşisini dinlemek isteyen meraklılar hergün ilk akşamdan odada yer kaparlarmış. Bu söyleşilerin ünü çevrede o denli yayılmış ki Kayaltılı Topal Hasan Ağa, Karayağlaklı Lomen Ağa, Topaklılı Hacı Avşar Ağa, Çalışlı Rıza Bea bu sohbette bulunmak için zaman zaman gelip konuk olurlarmış. Ayrıca odada haftanın iki günü Abdullah Hoca’nın anlattığı ilginç masallar dinlenirmiş.

Buna dair şöyle bir anlatım vardır. Kel Nutu, kısa boylu, kurnaz birisidir. Ömrünün çoğu çobanlıkla geçmiştir. Onun için, “Değneği karnına dürtsen bir sürü koyun, kuzu meleyerek dışarı çıkar!” derler. Ali Kea’nın odasında, neden çıktığı bilinmeyen bir tartışma üzerine Nutu, Bambul’a “Seni suya götürür, susuz getiririm.” diye meydan okumuş. Getiririm, getiremezsin, çeşmeye varınca içerim, içemezsin tartışması biraz da diğerlerinin kışkırtmasıyla ciddileşmiş. Olayı sonuca bağlamak için çıkıp birlikte hiç konuşmadan ortaçeşmeye varmışlar. Bambul suyu içmeye hazırlanınca Nutu’nun “Bak arkadaş, biz tanık getirmeyi unuttuk. Şimdi sen içtim diyeceksin, ben içmedi diyeceğim, her ikimizde yalancı çıkacağız. Gel gidelim bir tanık getirelim onun yanında içebilirsen iç.” önerisi Bambul’ca da uygun görülmüş, dönüp odaya gelmişler. Nutu,“Sorun bakalım su içti mi?” deyince Bambul’un, tanık, şahit gibi bir şeyler söylemesi gürültüye gitmiş ve neden su içmediğini kanıtlayamamış.

Aynı odada değişiklik olması için Abdullah Hoca bir akşam herkese, yaşamdan beklentilerini ve kendilerinin neleri olmasını istediklerini sormuş. Kimi çok sulu bir tarlasının olmasını, kimi borçlarının ödenmesini, kimi bin baş koyunun olmasını, kimi hem iyi koşumluk hem de binek atlarının olmasını, kimi de ikinci bir karısı olsun istemiş. Sıra Atçı’nın Ahmet’e gelmiş. Onun istediği biraz farklıymış. “Kayseri’deki Kurşunlu Cami’nin hocasının ilmini isterim!” (Mehmet Akdemir’den derlenmiştir.)

Yine şöyle bir hikaye dillerde dolaşmaktadır. Dağınardı köylerinden birinde yaşayan bir şahıs, sığır güderim ya da bir sürüye çoban (veya çeltek) dururum umuduyla Zekere’nin odasına konuk olmuş. Önceden çobana “Bir tek Mehmet Ağa’nın çobana gereksinimi var. O da iyi it haylayanı sever, onu tutar. Akşam odaya gelince ona haylamayı iyi yaptığını gösterirsen biz de zorlarız. Bu işi bitmiş bil.” demişler. Akşam oda toplumu toplanmış. Köylü konuğu hoş beş ettikten sonra değişik konularda söyleşi başlamış. Çoban adayı unutulmuş. Bunun üzerine çoban adayı bir anda diz vermiş, elini kulağına götürüp “Ha yavru ha! Ha yavru ha!” diye köpek haylamaya başlamış. Çobanın aniden bağırmasıyla topluluk neye uğradığını şaşırmış. Sanki sürüye canavar saldırmış da köpekleri kişkirtip cesaretlendiriyor! Gündüzden çobana akıl verip haylama zamanını işaret edenler ise köşede kıs kıs gülüyormuş.

Yine bu yıllarda yaşanan bir anı şöyledir. Turşu Ahmet, babası Musa Çavuş ve analığıyla iyi geçinmez, bazen kavga ederk, bazen küserek evden kaçıp gurbete çıkarmış. Gitti mi üç, beş yıl, hatta daha uzun süre gelmediği olurmuş. Bir seferinde yine uzun süre gidip geri dönmüş. Babasıyla küs olduğu için, belki araya girer barıştırırlar umuduyla, babasının oturduğu Zekere’nin odasına konuk olmuş. Aydınlatma aracı olarak kullanılan, duvarda asılı gaz lambasının tam altına oturmuş. Oda sakinleri birer ikişer gelip yerlerini almışlar. Musa Çavuş da gelip oturmuş. Bir zaman geçtikten sonra lambanın altındaki karanlığa sinmiş kişiyi merak edip: “Şu yeğeni tanıyamadım, kim ola?” deyince, topluluk hep bir ağızdan cevap vermiş: “Biraz sonra tanışırsın!”

Yine bu yıllarda Bılkı’nın başından geçenler şöyledir. Ne anlama geldiği bilinmez “Bılkı” babasının lakabı olduğu halde kendisi de Bılkı lakabıyla anılırdı. Kurtuluş Savaşı’na katıldığı halde “Savaştan kaçtığı için gazi sayılıp madalya alamadı” diye anlatılır. Birgün Bılkı’nın odasına Sarılar Köyü’ndeki eniştelerinden biri gelmiş. Hoş beşten sonra, merakıyla bilinen, o köyde çok tanıdığı olan oğlu Mahmut’un sorduğu her kişi ile ilgili, “İyidir zaar. İyidir zaar.” diye yuvarlak yanıtlar veriyormuş. Bılkı her sorusuna “İyidir zaar!” diye yanıt alınca, “Yahu enişte, sizin köyde kaç tane zaar var!” diye sormuş. Enişte sorudaki iğneyi anlayamamış olmalı ki, “Filanın var. Falancanın üç enikli karabaş zaarı var. Geçenlerde falan ala bir zaar getirdi.” diye Sarılar’daki zağarları saymış.

Yine bir gün Bılkı’nın odasına askerlik arkadaşı, Aşağıbararak Köyü’nden Hacı Sülü Ağa konuk olmuş. Söyleşilerden sonra bir ara Bılkı: “Sülü Ağa, sana çay, kahve ikram ederdim ama dolabın anahtarını yitirdik, açamıyoruz.” demiş. Hacı Sülü de bunun üzerine, cebinden kendi dolabının anahtarını çıkarıp, Bılkı’nın dolabını açmış. Fakat gördükleri karşısında şaşırmış; çünkü dolap bomboşmuş. “Hani lan burada çay, şeker? Hani kahve? Yok olduğu halde beni mi kandırıyon?” deyince, Bılkı: “Misafirliğini bil ulan dürzü. Misafir ev sahibinin eşeği sayılır, önüne ne dökerse yedirir, nereye isterse oraya bağlar! Dölek dur.” diye uyarmış. (Mehmet Akdemir’den derlenmiştir.)



Yorumlar - Yorum Yaz
Köşektaş'tan Portreler


Şairimiz Dr. Salim Çelebi'ye, belge niteliği taşıyan bu çalışması için, çok teşekkür ediyoruz!

kosektas.net


İlkokul  öğretmenlerim Yahya Doğan ve Fethi Çelebiydi.

Öz be öz amcamın oğludur Fethi Öğretmen.

Değer yargılarımız ve saygı anlayışımız farklıydı o yıllarda. Çekinir, korkardık öğretmenlerimizden ve haddimize bile düşmezdi en ufak bir saygısızlık. Bu nedenle, ben tüm öğretmenlerime olduğu gibi Fethi Öğretmenime de hep resmî davranmışımdır.

Gerek öğrenciliğimde ve gerekse sonraki yaşamımdaki ilişkilerimiz, “amcamın oğlu” olarak değil de “öğretmen-öğrenci ilişkileri olarak sürmüştür.

Çok şeyler öğrenmişimdir Fethi Öğretmenimden; rahmetle ve saygıyla anıyorum.

Kâzım Öğretmen de akrabamdır ve halamın oğludur. Benim öğretmenim olmadığı için, ilişkilerimiz, resmî değil, daha bir samimi olmuştur hep.

Her şeyden önce, Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunuydu.

(Köye son gidişimde Ade Bacıyla (Çelebi) konuştum: Köylü çocukların, Köy Enstitüsüne yönlendirilmesiyle görevli yetkililer köye gelip onu da götürmek istemişler, fakat babası; “Ben kızımdan ayrılamam!” diyerek, tüm baskılara rağmen, göndermemiş: Hayıflanıyordu.

Kadife gibi bir sesi vardı ve çok iyi ut çalardı Kâzım Ağabey: Köy Enstitüsü mezunu olmanın ayrıcalığı olsa gerek!

Geçenlerde, bana gönderilen; köy enstitüleriyle ilgili bir çalışmada gördüm adını ve heyecanlandım.

Ben çocukken, babamın ricasını kıramaz ve uduyla bizim eve gelir ve başka gelenlerle birlikte zevkle dinlerdik doyumsuz sesini.

Ut, Kâzım Ağabeyin maharetli parmaklarıyla; enstrüman olmasının mutluluğunu yaşardı.

Kütüphanesi zengindi ve sayılamayacak kadar çok yerli ve yabancı yazarların kitapları vardı.

Ben, ortaokul ve lise öğrenciliği yıllarımda okuduğum tüm kitapları Kâzım Ağabeye borçluyum.

Okumam gereken kitapları tek tek seçerek verirdi. Kendisi evde yoksa, Leyla Yenge (Yalım) kütüphaneden kitap almama müsaade ederdi.

Tolstoy’u, Balzac’ı, Dostoyveskiyi, Andre Gide’i, Fakir Baykurt’u,Yaşar Kemal’i... onun sayesinde tanıdım.

Okuduğum; İnce Memet, Yaban, Suç ve Ceza, Vadideki Zambak, Türkiyenin Düzeni, Onuncu Köy...gibi kitaplar onun kütüphanesinden aldığım kitaplardır.

Nazım Hikmet şiirlerini ilk kez Kâzım Ağabeyimizden duymuştum.

Üniversite öğrenciliği yıllarımda, yaz tatili köye geldiğimde; ben ve benim gibi gelen diğer tüm arkadaşlar bir araya gelir, tartışır ve sohbet ederdik Kâzım Ağabeyimizle.

68’li yıllardı...

1961 Anayasasının getirmiş olduğu özgürlük ortamında, “Ortanın Solunun” yeni yeni dillendirilmeye başladığı yıllar...

“Sömürü,” işci sınıfı,” “kapitalizm,” “emek,” “sermaye” gibi kavramların tartışılmaya başlandığı yıllar...

Bizler, öğrenmeye çalışıyorduk; yönümüzü bulmaya çalışıyorduk yani.

Eğilip bükülebilen fidan gibiydik, her yöne bükülüp şekillendirilebilirdik.

Duygusaldık da üstelik!

Ama, gerçekçi ve akılcı düşünüldüğünde; canlı bir örnek vardı karşımızda: Doğup büyüdüğümüz köyümüz, Köşektaşımız ve rehberimiz Kâzım Yalım.

Bütün bir yıl çalışıp da emeklerinin karşılığını alamayan köylülerimiz...

Ulu önder Atatürk’ün, “Türk Milletinin hakiki efendisi köylüdür.” sözüne rağmen,

sömürülen ve şehirlerde horlanan köylülerimiz...

O dönemdeki toplumsal tüm temel çelişkileri Kâzım Ağabeyimizden öğrendik bizler.

Adnan’la, öğrencilik yıllarında iki kez görüşebilmiştik İstanbul’da. Bir keresinde evimize gelmişti ve kızımın kara kalem portresini yapmıştı, hâlâ da durur.

Bir keresinde de Akademideki atölyesinde ben ziyaret etmiştim. Başarılarıyla gurur duyuyor, mutlu oluyoruz.

İyi ki vardın ve varsın: Sana minnettarım, sağ olasın Kâzım Ağabey.

Aklımda kaldığı kadarıyla, 1960’lı yıllarda, Kâzım Ağabeyin bize sorduğu bir bilmece – bulmaca vardı. Ben de sevgili okuyucularımıza soruyorum:

“Tebeşir temiz midir

Leblebi leziz midir?

Vizenin samanı

Yoncadan semiz midir?”

Ve yine aklımda kaldığı kadarıyla, Kâzım Ağabey; “Bale, nişane, mesnede, tajder.” derdi. Ne anlama geldiğini bilmiyorum. Sevgili Lütfullah, bunların yanıtlarını Kâzım Ağabeyden öğrenip açıklarsa sevinirim.

Dr. Salim Çelebi


Köyümüz öğretmenlerinden sayın Musa Kâzım Yalım'ın,  "bale nişane mesned-i tacdar" ile ilgili açıklamasına bu bağlantı üzerinden ulaşabilirsizniz. kosektas.net