İran kökenli Alman yazar Shida Bazyar, çağdaş Alman edebiyatının öne çıkan isimlerinden biridir. Daha önce sürgün ve göç üzerine yazdığı kitaplarla dikkat çeken yazar, Die Lücken adlı romanında bu temaları Alman tarihinin daha geniş bir bağlamı içerisinde ele almaktadır.¹
2026 yılında yayımlanan Die Lücken, aynı yıl Almanca edebiyatın en saygın ödüllerinden biri olan Deutscher Buchpreis'a layık görülmüştür. Jüri, romanın "bireysel yaşam öyküleri aracılığıyla yaklaşık yüz yıllık çelişkili Alman yaşamını yansıttığını" ve "kayıtsızlığa karşı yazılmış bir roman" olduğunu vurgulamıştır.²
Romanın merkezinde, Hunsrück bölgesindeki kurgusal Heimesbach köyü yer alır. Yayınevinin tanıtımında belirtildiği üzere bu köy, doksan yılı aşkın Alman tarihinin izlerini bünyesinde taşıyan sembolik bir mekân olarak kurgulanmıştır. Eser; Nazi döneminde zulme uğrayan Yahudi ailelerden, savaş sonrasında geçmişle yüzleşmek istemeyen kuşaklara ve daha sonraki yıllarda Almanya'ya sığınan İranlı göçmen ailelere kadar uzanan çok katmanlı bir anlatı kurmaktadır.³
Romanın temel sorularından biri "Heimat" kavramıdır. Jüri değerlendirmesinde de ifade edildiği gibi eser, bir insanın ya da bir topluluğun kendisini bir yere gerçekten ait hissedip hissedemeyeceğini sorgular. Aynı köyde bir zamanlar Yahudilerin yok oluşuna sessiz kalan komşular ile yıllar sonra göçmenlerin kabul edilip edilmeyeceğine karar veren komşular arasında tarihsel bir bağlantı kurulmaktadır.⁴
Eleştirmenlerin dikkat çektiği en önemli özelliklerden biri, romanın Alman tarihindeki boşlukları, suskunlukları ve bastırılmış hatıraları görünür kılmasıdır. SWR Kultur, "sessizlik ve unutmanın bir yerin tarihinde boşluklar bıraktığını, Bazyar'ın ise bu boşlukları hikâyelerle doldurduğunu" belirtmektedir. Bu yönüyle roman yalnızca geçmişi anlatan tarihsel bir anlatı değil; aynı zamanda hatırlamanın, unutmanın ve sorumluluk üstlenmenin ne anlama geldiğini sorgulayan edebi bir çalışma olarak değerlendirilmektedir.⁵
Eserde Nazi dönemi, savaş sonrası suskunluk, yerel hafıza, göç ve aidiyet temaları birbirinden bağımsız hikâyeler olarak değil, aynı tarihin parçaları olarak işlenir. Bu nedenle roman, Alman eleştirisinde sıklıkla bir "Anti-Heimatroman" olarak tanımlanmaktadır. Geçmişin üzerinin örtülüşünü, toplumsal hafızadaki kırılmaları ve yeni gelenlerin bu tarih içerisinde kendilerine yer arayışını birlikte ele alır.⁶
Jürinin ifadesiyle Die Lücken, farklı zaman katmanları arasında dolaşan anlatı yapısı, kurmaca ile tarihsel gerçekliği bir araya getiren kurgusu ve güçlü karakterleri sayesinde okuyucuda uzun süre etkisini sürdüren bir metne dönüşmektedir. Bu nedenle eser yalnızca göç ya da Nazi geçmişi hakkında yazılmış bir roman değil; Almanya'nın kolektif hafızası, tarihsel sorumluluğu ve aidiyet anlayışı üzerine kapsamlı bir edebi sorgulama olarak değerlendirilmektedir.
Dipnotlar
¹ Bazyar, Shida: Die Lücken. Köln: Kiepenheuer & Witsch, 2026; außerdem Die Lücken - Shida Bazyar, Kiepenheuer & Witsch Verlag.
² „Die Lücken“ ist der Roman des Jahres 2026. In: Deutscher Buchpreis, 05.10.2026; ferner Shida Bazyar erhält den Deutschen Buchpreis 2026 für „Die Lücken“. In: BuchMarkt, 05.10.2026.
³ Die Lücken, Kiepenheuer & Witsch Verlag. Der Verlag beschreibt den Roman als „literarische Archäologie der Heimat“, die jüdische Familien, NS-Profiteure und iranische Flüchtlingsfamilien in einer gemeinsamen Geschichte zusammenführt.
⁴ „Die Lücken“ ist der Roman des Jahres 2026. In: Deutscher Buchpreis. Die Jury hebt insbesondere die Verbindung zwischen jüdischer Verfolgung und gegenwärtigen Fragen von Migration und Zugehörigkeit hervor.
⁵ Die Vergangenheit mitdenken: Shida Bazyar und ihr Roman „Die Lücken“. In: SWR Kultur, 2026. Dort wird betont, dass Schweigen und Vergessen historische Lücken hinterlassen, die der Roman erzählerisch sichtbar macht.
⁶ Die Lücken. In: Wikipedia; außerdem Deutscher Buchpreis 2026 für Shida Bazyar: Ein Roman gegen die Gleichgültigkeit. In: SWR Kultur. Der Roman wird dort als Anti-Heimatroman und als literarische Auseinandersetzung mit Erinnerung, Verdrängung und Verantwortung beschrieben.
Köy Enstitüleri V
Körinanca Karşı Köy Enstitüleri ve Türk Köylüsü
Dönemin canlı tanığı, Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyaları...
Köy Enstitüleri yıkılmasaydı; bilimle barışık, güzel sanatları seven “bilim toplumu” yaratılacaktı ki, bilim toplumunda ayrımcılığın, ırkçılığın, bölücülüğün, tutuculuğun, şovenizmin, din ayrımının ve körinancın asla yeri yoktur. Çünkü, bilim toplumunda, bu ve benzeri safsataların hiçbirine itibar edilmeyerek, yaşamda kaosa meydan verilmez. Bilim toplumunda bütünleşme ve insanca yaşama duygusu hakimdir!M.K.Y
IV-Köy Enstitüleri Kapatılmasaydı Eğer...
Musa Kâzım Yalım
1951 Hasanoğlan Köy Enstitüsü Mezunu
Köy Enstitüleri kapatılmasaydı eğer;
eğitim sistemimiz; deneye, gözleme, araştırmaya ve eleştiriye dayalı bilimsel bilgi doğrultusunda, çağdaş bir özellik kazanacaktı.
“Öğretim Birliği Yasası”, uygulamada göz ardı edlimeyecek, ihmale uğramayacaktı.
Şeriat düzeni heveslileri hortlamayacaktı.
Din, politikada, ekonomik ve siyasi çıkarlar uğruna kullanılmayacaktı. Onun kutsallığına saygı duyulacaktı.
Türk gençliği; dayaktan uzak ve onurlandırılarak eğitilecekti.
Türk gençliğinin kişilikli olarak yetişmesi için, demokratik, laik eğitime daha çok önem verilecekti.
Köy Enstitüleri’nin eğitimdeki bilimselliği nedeniyle demokrasi ve laiklik esasları çoktan yaşama geçmiş olacaktı.
Irkçılık ve şovenist duygular yerine, Atatürk milliyetçiliği hakim olacaktı.
Köy Enstitüleri’nin vereceği bilimsel eğitimle efsanelere, mucizelere, muskalara ve tarikatlara itibar edilmeyecek, hurafeler son bulacaktı.
Atatürk düşmanlığı gibi gerici bir anlayış olmayacaktı.
Kadınlar şeriat çemberi içine alınmayacaktı.
Türban, şeriat düzenine özenenlerin bir simgesi olmayacak, körinanç bugünkü boyutlara ulaşamayacaktı.
Köy Enstitüleri, ulusun bütünlüğüne titizlikle eğilen bir eğitim kuruluşuydu. Bu nedenle, PKK gibi, şeriat çığırtkanları gibi ayrılıkçı ve ulusun bütünlüğüne kasteden zavallılar, densizler türemeyecekti.
Köy Enstitüleri yıkılmasaydı, bilimle barışık, güzel sanatları seven “bilim toplumu” yaratılacaktı ki, bilim toplumunda ırkçılığın, bölücülüğün, tutuculuğun, şovenizmin, din ayrımının ve körinancın asla yeri yoktur. Çünkü, insancıl ve bilimsel düşünebilen, aklı çalışan bilim toplumunda bu ve benzeri safsataların hiçbirine itibar edilmeyerek, toplum yaşamında kaosa meydan verilmez. Bilim toplumunda bütünleşme ve insanca yaşama duygusu hakimdir.
Köy Enstitüleri; bize özgü Atatürkçü Rünesans hareketinin bir simgesiydi.
Batı’daki Rönesans hareketiyle, bilimsel, sanatsal ve çağdaş doğrultuda toplumsal bir kabuk değişmiştir. Bunun neticesinde de, bilimsel bir dünya görüşü doğmuştur. İnsanlığın varolduğu günden beri sürüp gelen; aklın, körinanca ve doğmalara karşı verdiği amansız mücadelesi sonunda, galip gelen taraf akıl ve bilimsel düşünce olmuştur.
Köy Enstitülerine yaşama hakkı tanınmış olsaydı, batı’daki bilimsel ve sanatsal köklü değişiklik, kesin bizim ülkemizde de oluşacaktı.
Aynı zamanda, laikliğin, insanlaşmanın ve demokrasinin temeli olan deneysel bilim ve güzel sanatlar eğitimiyle özgür ruh, eleştirel ve hür düşünce sisteminin gelişip güçlenmesi sayesinde; softalık, yobazlık, gericilik, mezhep, tarikat ve hurafeler gibi körinançlar bütünü; bağnaz bir ortam bulup gelişip güçlenmeyecekti.
Metafizik felsefe (doğaüstü) ve hayali görünmez güçler saltanatına dayalı “dinsel dünya görüşü” yerine; eytişimsel özdekçi bilimsel felsefeye dayalı, “bilimsel dünya görüşünün” egemenliği sağlanacaktı. Çünkü büyük Önder Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bilimsel dünya görüşünün temelleri üzerine inşa etmişti.
Bize özgü Atatürkçü Rönesans hareketini sonunda yeni oluşturulacak bilimsel dünya görüşünün ışığı altında, Batı’daki Rönesans hareketinin tüm çağdaş kazanımları, Köy Enstitüsü hareketiyle bizim ülkemizde de kazanılmış olacaktı.
Dini konular, yasal ve toplumsal bir konu olmaktan kurtulmuş, Köy Enstitüleri sayesinde laik ve demokratik düzen hayata geçmiş olacaktı.
Atatürkçü olmak, O’nun eylem, felsefe ve yöntemini eyleme geçirmek demektir. Köy Enstitüleri, deney, gözlem, araştırma, eleştiri, bilimsel bilgi ve sanatsal doğrultudaki özellikleriyle tam bir Atatürkçü kuruluştu. Köy Enstitüleri, Atatürkçü felsefenin simgesiydi.
Bir toplumu, “çağdaş ve akılcı” toplum doğrultusunda oluşturmak için; deney metoduna, bilimsel bilgiye, ulusal dil ve güzel sanatlara dayalı laik ve demokratik eğitim zorunludur. İşte Köy Enstitüleri bu özellikleri bünyesinde taşıyan çağdaş bir eğitim kuruluşuydu.
Köy Enstitüleri’nin, eğitim ve öğretim metodu; eleştiriye, incelemeye, araştırmaya, gözlem ve deneye dayalı; güzel sanatları içeren, ezbercilikten uzak yeni ve eşsiz bir eğitim sistemiydi.
Kısacası; Köy Enstitüleri, yaşatan, yaratan, birbirlerine karşı sorumluluk duyan yeni bir toplumun yaratılmasını amaçlamıştı.
Atatürk ve Köy Enstitüleri, gereği gibi anlaşılmadığından, ülke, günümüzdeki gibi içinden çıkılması güç ve sakıncalı bir hale getirilmiştir. Atatürkçü düşüncenin savsaklanması, Köy Enstitüleri’nin kapatılması, bugün acil çözüm bekleyen sorunların meydana gelmesine neden olmuştur. Şimdi, ulusca içine düştüğümüz olumsuz koşullar, üzüntü ve endişe veriyor, kaygılı yaşamak, çağdaş yoldaki gelişmemizi engelliyor.
Yalnız politik çıkarlar ve iktidar olma uğruna belirli çevrelerce yapılmış telafisi güç bu hataları örtbas ederek, Türkiye’nin geleceğini tümden karartmaya kimsenin hakkı yoktur. Daha önceki iktidarlar döneminde Köy Enstitüleri başta olmak üzere sosyal, siyasal, kültürel ve çağdaş eğitim konusunda pek çok hatalar yapılmıştır. Bundan sonra, politika uğruna bu hatalara düşmemek, ülkeye ve insanına çağdaş uygarlık yolunda gerçek hizmet vermek gerekir. Köy Enstitüleri, Atatürk’ün fikirleri çerçevesinde bilim için deneysel metod ve güzel sanatları esasalan yüce bir kuruluştu. Böyle bir kuruluşun, mutlaka korunup yaşatılması gerekirdi.
Ortaçağ Arap-İslam Uygarlığı’nın yaratmış olduğu korkuya, baskıya, insanlaştırılmış Tanrı ve din anlayışı yerine; Köy Enstitüleri ile insan sevgisine yönelik gerçek Tanrı ve din anlayışı oluşturulacaktı.
Köy Enstitüleri yaşatılsaydı, “toprak reformu” yaşama geçer, kırsal sanayi gelişir, köylerden kentlere göç olmaz, kentler köylere dönüşmezdi.
Alevi – Sünni ayrımı olmaz, Çorum, Malatya, Kahramanmaraş ve Sivas olaylarına meydan verilmezdi.
Atatürk’ün çalışma temposuyla, bilimsel ve sanatsal görüşüne sahip çıkılarak, yüksek medeniyet ufkundan yepyeni bir güneş gibi doğabilecek fırsatı yakalardık.
Köy Enstitüleri korunabilseydi bilim toplumunu oluşturarak, bilim ve teknoloji üreten uluslarla boy ölçüşecek düzeye gelirdik.
Köy Enstitüleri yaşatılabilseydi, Türkiye’deki eğitim kurumları, “ilkokuldan, üniversiteye” dek bir bütünlük içinde ele alınırdı.
Köy Enstitüleri kapatılmasaydı; belki de, dünyaya, insani değerleri, biz kabul ettirir; bilim ve güzel sanatların, insanları, insani değerler doğrultusunda eğitmesi gerektiğini biz öğretirdik. Bilimin aklı; güzel sanatların, doğa sevgisiyle ruh ve ahlak güzelliğini geliştiren genel bir eğitim sistemi, Köy Enstitüleri’nin yaşatılmasıyla oluşturulacaktı.
Eğer Köy Enstitüleri yıkılmasaydı, başta deprem olmak üzere, doğal afetlerin bize getireceği can kaybıyla, ekonomik zararları en aza indirebilecek olanağı yakalardık.
Köy Enstitüleri devam ettirilseydi; Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Turan Dursun, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu ve son olarak da Ahmet Taner Kışlalı gibi değerler katleilmezdi. Bu bilim insanlarının katli, Türk toplumu için yerleri doldurulamayacak kadar çok büyük bir kayıptır!
Eğer Köy Enstitüleri yaşatılmış olsaydı;
Kur’an, Öztürkçeye çevrilerek, anlaşılması kolay kılınacaktı.
Eğitim – öğretim bilim ve bilimsel dünya görüşünün güdümüne alınmış olacaktı.
Aklın ve bilimin önderliğiyle laikliğe, demokrasiye ve insan haklarına yönelişin temelleri atılmış olacaktı.
İbadet ve inanç bireylerin özgür ve hür iradesine bırakılacaktı...
kosektas.net'in notu:
Böylesi çok kapsamlı bir çalışmasını sitemiz ziyaretçileriyle paylaşan kıymetli öğretmenimiz Musa Kâzım Yalım'a çok teşekkür ediyoruz! Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunu sayın Musa Kâzım Yalım'ın yerel ve genel konuları kapsayan diğer çalışmalarını, zaman buldukça, periyoduk güncellemelerimizden bağımsız olarak, yayınlamaya çalışacağız...
Dünyanın en önemli yayıncılık etkinliklerinden biri olan Frankfurt Kitap Fuarı, bu yıl kitapların ve yazarların yanı sıra yapay zekâyı da gündeminin merkezine taşıdı. Teknolojinin baş döndürücü gelişimi, edebiyat ve yayıncılık dünyasında yeni fırsatlar sunarken, yaratıcılık, telif hakları ve kültürel üretimin geleceğine ilişkin önemli soru işaretlerini de beraberinde getirdi.
Bu yılki Frankfurt Kitap Fuarı, yalnızca yayıncılık dünyasının en büyük buluşmalarından biri olmakla kalmadı; aynı zamanda yapay zekânın edebiyat ve yayıncılık üzerindeki etkilerinin en yoğun tartışıldığı platformlardan biri hâline geldi. Dijital dönüşümün hız kazanmasıyla birlikte yapay zekâ, yazarlardan yayıncılara, okurlardan çevirmenlere kadar sektörün tüm paydaşları için hem büyük fırsatlar hem de ciddi endişeler yaratıyor.
Yazarlar açısından en büyük kaygı, yaratıcı emeğin değersizleşmesi tehlikesi. Yapay zekâ sistemleri artık roman, öykü, şiir ve makale üretebiliyor; hatta belirli yazarların üslubunu taklit edebiliyor. Bu durum, özellikle eserleri izin alınmadan yapay zekâ modellerinin eğitiminde kullanılan yazarlar arasında haklı tepkilere yol açıyor. Birçok yazar, telif haklarının korunmasını ve eserlerinin dijital platformlarda izinsiz kullanılmasının önlenmesini talep ediyor. Çünkü yaratıcı üretimin yalnızca teknik bir süreç değil, insan deneyimi, duygu ve düşünce birikiminin sonucu olduğu vurgulanıyor.
Yayıncılar ise iki farklı duygu arasında sıkışmış durumda. Bir yandan yapay zekâ; editoryal süreçlerin hızlandırılması, çevirilerin kolaylaştırılması, pazarlama analizlerinin geliştirilmesi ve okur eğilimlerinin daha doğru tahmin edilmesi gibi önemli avantajlar sunuyor. Diğer yandan, yapay zekâ tarafından üretilen içeriklerin piyasayı düşük kaliteli metinlerle doldurabileceği ve güvenilirlik sorunları yaratabileceği endişesi bulunuyor. Ayrıca, hangi içeriğin insan tarafından, hangisinin yapay zekâ tarafından üretildiğinin şeffaf biçimde belirtilmesi gerektiği yönündeki talepler giderek güçleniyor.
Okurlar için de tablo karmaşık. Yapay zekâ, kişiselleştirilmiş kitap önerileri ve daha kolay erişilebilir içerikler sayesinde okuma deneyimini zenginleştirebilir. Ancak birçok okur, bir kitabın arkasında gerçek bir insan hikâyesinin, yaşam deneyiminin ve özgün bir yaratıcı sürecin bulunmasını önemsiyor. Bu nedenle yapay zekâ tarafından oluşturulan eserlerin yaygınlaşması, edebiyatın duygusal ve insani yönünün zayıflayabileceği yönünde tartışmalara yol açıyor.
Frankfurt Kitap Fuarı'ndaki tartışmaların ortak noktası, yapay zekânın tamamen reddedilmesi değil; etik sınırlarının belirlenmesi gerekliliğiydi. Katılımcılar, teknolojinin yayıncılık sektörüne katkı sağlayabileceğini kabul ederken, insan yaratıcılığının, telif haklarının ve kültürel çeşitliliğin korunmasının vazgeçilmez olduğunu vurguladılar.
Sonuç olarak, yapay zekâ yayıncılık dünyasında yeni bir dönemin kapılarını açıyor. Ancak bu dönüşümün nasıl şekilleneceği, yalnızca teknolojik gelişmelere değil; yazarların haklarını koruyan, yayıncıların sorumluluklarını netleştiren ve okurun güvenini gözeten ortak kuralların oluşturulmasına bağlı olacak. Frankfurt Kitap Fuarı da bu büyük dönüşümün merkezinde yer alarak edebiyatın geleceğine dair önemli soruların tartışıldığı küresel bir kürsü olmayı sürdürüyor.