• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam208
Toplam Ziyaret886813
Çocukluğun Göğe Uzanan İzleri



Resim:
Mutual Art adlı bir sayfadan edinilmiş bir kopya.

Bu sahne, çocukluğun toplumsal olarak nasıl kurulduğunu ve doğayla kurulan oyun temelli ilişkinin kültürel anlamlarını görünür kılar. Uçurtma uçuran çocuk figürü, yalnızca bireysel bir oyun pratiğini değil, aynı zamanda belirli bir dönemin çocukluk ideallerini, özgürlük anlayışını ve mekânla kurulan ilişkiyi temsil eder.

El yapımı uçurtma, tüketim kültürünün henüz belirleyici olmadığı bir dönemde, çocukların oyun araçlarını kendi emekleriyle üretme pratiğini yansıtır. Bu durum, hem yaratıcılığın hem de toplumsal dayanışmanın (örneğin aile bireylerinin birlikte uçurtma yapması) erken yaşlarda nasıl şekillendiğine dair ipuçları sunar.

Sahnenin açık bir doğa mekânında —deniz kıyısında, rüzgârın belirgin olduğu bir alanda— kurulmuş olması, çocukluğun kamusal alanla kurduğu ilişkiyi de gösterir. Günümüzün kapalı mekânlara sıkışmış, dijitalleşmiş çocukluk deneyimlerinin aksine, burada çocukluk dış mekânda özgürce hareket edebilme, bedensel deneyim yoluyla dünyayı tanıma ve doğayla etkileşim kurma üzerinden tanımlanır.

Uçurtmanın gökyüzüne yükselişi, sosyolojik açıdan çocukluk hayallerinin “yükselmesi” çağrışımından öte, bireyin toplumsal sınırları aşma arzusunu, kendi özerkliğini kurma çabasını ve geleceğe dair umutlarını sembolize eder.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Köy Enstitüleri II

Körinanca Karşı Köy Enstitüleri ve Türk Köylüsü

Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyaları... 


Orada, köy yaşamı, öğretmen ve öğrenciler tarafından incelenerek, köylülerin inançları, gelenek ve görenekleriyle ilgili araştırmalar yapılırdı. Tarım İşleri Dersi'nde, üzüm asmalarına yönelik çalışmalar görülmeye değerdi. Her üzüm asmasının, kendi gövdesine bağlı, numaralı bir künyesi vardı. Tüm künyeler bir deftere kayıt edilir, asmaların bakım ve verimleri karşılaştırılır, elde edilen veriler ışığında, hangi asmanın, hangi toprakta ve hangi gübreyle daha verimli olacağı bulunmaya çalışılırdı. M. K. Y. 


II - Köy Enstitüleri'nin Kuruluş Amacı ve Metodu

Musa Kâzım Yalım

 1951 Hasanoğlan Köy Enstitüsü Mezunu


Atatürk’ün, felsefe olarak seçmiş olduğu bilimsel dünya görüşünün ışığı altında Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un yaratıcı ve yapıcı eğitim – öğretim anlayışıyla, bilimsel ve sanatsal doğrultuda biçimlenen Köy Enstitüleri; Türk köylüsü ve Türk toplumuna özgü, özel bir pedagojik metot olarak, Türk eğitim tarihinde mutlaka yerini alacaktır.

 


 

Köy Enstitüleri, tüm dünya insanlığının yararlanabileceği örnek bir eğitim – öğretim sistemi olarak Türk ulusunun gururu olacaktır. 

Cumhuriyet yönetiminin getirdiği, bilimsel dünya görüşünün açtığı aydınlık yolda yaratılan Köy Enstitüleri felsefesi ve ruhuyla; Türk toplumunun tarihsel gelişim doğrultusuna biçim veren, “dinsel dünya görüşünün” oluşturduğu dogmatik, metafizik, düşsel, ruhcu ve körinanca yönelik bilim dışı bağnaz bir anlayışın granitten örmüş olduğu körinanç duvarlarını aşarak, Atatürk’ün bilimsel dünya görüşüyle bütünleşmiştir. 17. Nisan 1940.

Köy Enstitüleri, Türk köylüsüne ve Türk toplumuna özgü, özel bir pedagojik metot ve aynı zamanda Türk toplumuna özgü bir Rönesans hareketidir.

Köy Enstitüleri!nin yaratıcıları; dünyada bir benzeri daha bulunmayan, Türk köylüsünün ve Türk toplumunun içinde bulunduğu ekonomik, kültürel ve sosyal koşullara göre, yepyeni bir eğitim – öğretim sistemi ortaya koymuşlardır.

Yani, “iş sevgisiyle, aklı (zekayı) bütünleştiren; iş içinde iş aracılığıyla, iş için eğitim” vasıtasıyla yaratıcı ve yapıcı yetenekleri geliştiren bir eğitim metodu; Köy Enstitüleri’nin bize özgü, özel bir pedagojik metodun altyapısını oluşturuyordu.

İsmail Hakkı Tonguç, Türk köylüsünün ve topyekün ülkemizin kalkınmasının bu metoda bağlı olduğuna inanıyordu. 

  • Köy Enstitüleri’nde iş sevgisi ve el becerisi, zeka ile bütünleştirilmeye yöneliktir.
  • Orada, deneysel metoda dayalı bilimsel bilgi ve güzel sanatlar egemendir.
  • Orada, eğitim ve öğretimin temelini insan sevgisi, doğa sevgisi, hoşgörü, demokrasi ve laiklik oluşturmaktadır.
  • Orada, iş ve yaşam eğitimi vardır.
  • Köy Enstitüleri; eğitimin ve bilginin bilince dönüştürüldüğü çağdaş bir eğitim metodu uygulayan kuruluşlardır. Yani, bilinç; elde edilen bilginin ve eğitimin bireyin ve toplumun, insanca (uygarca) yaşamaya alışkanlığının kazandırılmasına yöneliktir. Uygarca yaşamaya faydası olmayan bilginin hiçbir önemi yoktur. Bu bilgi, bilinç dışı kalmış bir bilgidir. Böyle bilgiler, boş yere elde edilmiş zihinsel bir yüktür. Köy Enstitüleri’nin bilgi felsefesi, bilince dönüşen bilgidir. Bilince dönüşmeyen bilgi, hiç işe yaramayan yapı taşı gibidir. Onunla bina inşa edilmez!
  • Köy Enstitüleri’nde, köyü, uyandıracak, canlandıracak ve kalkındıracak, üretici, yaratıcı, halkçı ve devrimci bir eğitim düzeyinin köye sokulması için, öğretmen ve öğretmen adayı öğrenciler arasında tartışılarak yeni proğramların üretilmesiyle öğrencilere, onun nasıl uygulanacağı ile ilgili bilgi ve beceri kazandırılmaya çalışılırdı.  

Orada, köy yaşamı, öğretmen ve öğrenciler tarafından incelenerek, köyün yaşamı, inaçları, gelenekleri, duyuşları, oyunları ve müzikleriyle ilgili folklor çalışmaları proğramlanarak köyü ve köylüyü tanıma çalışmaları yapılırdı.

Tarım işlerinde üzüm bağlarıyla ilgili çalışmalar görülmeye değerdi. Hep uygulamalı geçerdi. Her üzüm asmasının, gövdesine bağlı numaralı bir künye vardı. Bu künye deftere kayıt edilir, asmanın bakımıyla verimi izlenerek görülenler günü gününe kayıt edilirdi. Asmaların hangi toprakta, hangi gübreyle ve hangi yönde daha iyi verimli olacağı araştırılırdı.

Fizik, kimya, matematik ve biyoloji laboratuvarlarıyla çalışmalar başta olmak üzere hayvancılık, arıcılık, tavukçuluk ve tarımla ilgili derslerin hepsi de uygulamalıydı.

İnşaat işleri, demircilik ve marangozluk bilgileri atölyelerde öğrenilir ve orada uygulamaya konurdu. Kısacası; inceleme, araştırma, eleştiri, gözlem ve deney metodu, Köy Enstitüleri’nde eğitim ve öğretim temelini oluşturuyordu. 

Köy Enstitüleri, kendine özgü eğitim sistemiyle dar ve geniş anlamda iki önemli amacı gerçekleştirecekti. Köy Enstitüleri’nin dar anlamdaki amacı, tarım alanından dünya standartlarını yakalayacak yaratıcı, üretici ve girişimci özellikte köy insanının yaratılması hem köylünün ve hem de ülkenin mutluluğu için gerekiyordu. Bu nedenle, köylünün kendi öz haklarına sahip çıkmasına yönelik, feodal sömürüye (toprak ağalığına) karşı bilinçlendirilmesi zorunluydu. Bu bilinç, ancak Köy Enstitüleri hareketiyle sağlanabilirdi.

Köy Enstitüleri’nin geniş anlamdaki amacı; çağdaş ve Atatürkçü düşünce doğrultusunda, Türk köylüsünü ve Türk toplumunu kalkındırmaya esas olmak üzere;

  • Bilimle barışık, bilimsel akla sahip, ileri görüşlü bilimsel ve diyalektik ölçülere göre doğru düşünebilen;
  • Bilimsel ve sanatsal değerlere saygılı;
  • Evrensel boyutta, deneysel metoda dayalı bilim ve sanat üretenleri takdir edip, onlara hayranlık duyan;
  • Yaşamını görünmez güçlerle, efsanelere, mucizelere, tarikatlara, kadere, uğura ve körinanca değil; bilimsel bilgi ve sanata bağlamış;
  • Metafizik felsefe ve hayali görünmez güçler saltanatına dayalı “dinsel dünya görüşüne” değil; eytişimsel özdekçi felsefeye dayalı “bilimsel dünya görüşüne” bağlı;
  • Bilim ve sanat üretmeye özenen ve aynı zamanda başkalarını teşvik eden;
  • Düşünsel bilgi ile, deneysel bilgiyi birbirinden ayırabilen;
  • Zihinsel ve fiziksel gücüyle üretkenliğe yatkın; yaratıcı, yapıcı ve yaşatan;
  • İnsani değerlere ve insan haklarına saygılı;
  • Din, ırk, mezhep, soy sop, zengin, fakir farkı gözetmeksizin tüm insanları en içten duygularla seven insan ve doğa sevgisiyle dolu;
  • Laik demokratik, hoşgörülü, kadın – erkek eşitliğine inanmış;
  • Türk toplumunun bireyleri olarak ulusal bilinç toplumsal sorumluluk duygusu kazanmış;
  • Vatan, millet ve bayrak sevgisiyle dolu, Atatürkçü (akıl ve bilime yatkın), Atatürk ilke ve devrimlerinin çağdaş özelliğini kavramış ve Atatürk’e bağlı bir Türk köylüsü ve Türk toplumu yaratmaktır.  

Rönesans hareketinin başarısıyla Batı toplumları, “refah devleti” düzeyine ulaşmışlardır. Dini baskılardan kurtulmuşlar, dine bağlı ibadet ve inanç, devletin görevi olmaktan çıkmış, bireylerin özgür iradesine bırakılmıştır. Buna parelel olarak da, aklın inançtan, bilimin dinden bağımsızlaşması sağlanmıştır.

Böylece devletle din işleri birbirinde ayrılmıştır. Laiklik ilkesi yaşama geçmiş olup, laik ve demokratik gelişmeye dayalı “özgür ruh, eleştirel ve hür düşünce” sistemi yaratılmıştır. Batı’da bilim üretmekten dolayı, insanlar; artık her türlü baskı ve işkenceden kurtulmuşlar, yeni bir hayat başlamıştır.

Dinsel dünya görüşünün yerine; bilimsel dünya görüşü egemen kılınmıştır, buna parelel olarak, bununla beraber, aklın egemenliği, aklın özgürlüğü, aklın yaratıcılığı ve bilimin egemenliği sağlanmıştır. Avrupa’da başlayan bu yeni hayat Rönesans hareketinin başarısıdır.

Köy Enstitüleri hareketi, bize özgü Atatürkçü Rönesans hareketidir.

Batı’da, Rönesansla insanlara sağlanan yeni hayat ve mutluluklar; eğer 1950 gerici karşı devrim hareketi olmasaydı Köy Enstitüsü hareketiyle bizde de yaşama geçirilecekti. Köy Enstitüleri’nin geniş anlamdaki amacı işte böyle bir amaçtı.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında bile Osmanlı döneminden kalma klasik ve ezberci eğitim sistemi hālā geçerliliğini koruyurken, Köy Enstitüleri’nde saptanan çağdaş uygarlığı yaşatacak amaçlara bir an evvel ulaşmayı sağlayacak, ezbercilikten uzak gözlem ve deneye dayalı uygulamalı bir eğitim – öğretim sistemi oluşturulmuştu. Ama ne yazık ki... Köy Enstitüleri’nin plānlandığı geniş amaçlara ulaşılmadan Köy Enstitüleri’nin varlığına son verilmiştir.

İsmail Hakkı Tonguç, bunca zamandır ihmal edilmiş Türk köylüsüne, uygarca ve insanca yaşama olanağının sağlanabilmesi için köyün “kendi öğeleri ile içinden canlandırılması ve bilinçlendirilmesi” ni gerekli görüyordu.

Saygıdeğer yazarımız Talip Apaydın; “Bilgiyi bilince dönüştüren eğitim” diye vurguluyor Köy Enstitüleri’ni. Köy Enstitüleri, insan yaratma sanatının üzerine kurulmuştur.

Yaklaşık yarım asırdan beri, Anadolu liseleri, fen liseleri, süper liseler ve dershaneler eğitim üzerine faaliyetler sürdürmektedirler. Amaç, bilim ve güzel sanatlarda yaratıcı eleman yetiştirmekti. Sonuç olarak, bunca yıl geçtiği halde, bilim ülkesi olmamız gerekirken, bu konuda içimizi aydınlatacak bir gelişme görülmüş değildir. Gerçi 1950’de bilimsel dünya görüşünün yerini, dinsel dünya görüşünün almasıyla, bilim ve sanat üretememek Türk toplumunun kaderi olmuştur.

Üniversiteye hazırlık için dershaneler harıl harıl çalışıyorlar. Yıllık ücrek olarak öğrencilerden 2 bin liradan, 6 bin liraya kadar değişen miktarda ücret alınıyor. Öğrencinin ve Türk toplumunun geleceği dershanelerin vicdanına bırakılmıştır. Bu durmda, milli eğitim ve öğretim, ādeta pazar meta haline gelmiştir.

Devletin asli görevi, çağdaş değerler ölçütünde eğitim – öğretim kurumları oluşturarak, vatandaşlarının refahını ve yaşam standardını en üst düzeye taşımak olmalıdır. Devlet olmanın gereği de budur.

Onca masraflarla okuttuğumuz gençlerimizin başarıları gözler önünde. Ülkeler arası 42 lisenin yarışması sonucu, önden sona doğru 37., arkadan öne doğru ise 5. sırada yer almışız.

Yine üniversiteler arası bir yarışmada da, dünyadaki en iyi 500 üniversite arasında sıraya bile girememişiz. Bu yarışmalarda Japonya ve ABD en başta gelmektedir.

800 yıldan beri, zihinsel gücümüzün verimsizliği bayağı genetikleşmiş gibi. Beyin verimsizliği damgasından kurtulmak mümkün olacak mı? Bu gidişle asla!

Köy Enstitüleri’nin yıkılışı, “demokrasi ve ādalet, güçlülerin çıkarılarından başka bir şey değildir.” gerçeğini en açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Toplumun hak aramaması için, toplum adeta sindirilerek sinekleştirilmiştir. Güçlünün borusunun öttüğü yerde, sineklerin sesleri duyulmazmış.

Köy Enstitüleri’nin yıkılışı; bilime, güzel sanatlara ve çağdaşlaşmaya karşı gelmenin bir diğer adıdır.

Şimdi, ülkemizin, Köy Enstitüleri gibi bir eğitim sistemine gereksinimi vardır. Çağdaş dünya bizi buna zorluyor. Ama, Köy Enstitüleri eğitim sistemini tekrar hayata geçirmek olanaklı mıdır? Hayır! Çünkü, Köy Enstitüleri’nin amacı, köylüyü bilimsel dünya görüşü doğrultusunda kalkındırmaya ymnelikti. Ancak köylünün yaşam koşulları tümden değişmiştir.

Köylüleri, köye bağlayacak bütün değerler yok edilmiştir.

Köylülerin ürettiklerini, emeğin karşılığında değerlendirecek bir devlet politikası yoktur. Köye hayat verecek ekonomik olanaklar, yürütülen yanlış politikalar yüzünden ellerinden alınmıştır.

Bu durumda, köylüler şehirlere gitmek üzere göçe zorlanmışlardır. Şimdiyse köylüler yoğun bir şekilde şehirlere göç etmeye başlamışlardır. Köylerde yaşanan ev sayısı bitmek üzerdir. Artık köylülerin şehir macerası başlamıştır. Bu koşullarda, Köy Enstitüleri’nin hizmet verebileceği köy ve köylüler kalmamıştır denilebilir.

Batı’da köyden – şehire bir göç olayı yaşanmıştır. Çünkü, Batı’da sanayi devrimiyle, göç eden köylülere iş olanağı yaratılmıştır. Batı’daki göç olayının diyalektiği belliydi. Ama, Türkiye’de yeni bilim esaslarına göre, yeni bir teknoloji ve sanayi yaratma olanağı olmadığı için, köyden şehire göç etmek, köylüler için akıl ve atmosfer üstü bir macera yaşamaktır. Kısaca: Köy Enstitüleri’nin tekrar hayat bulacağı bir köy ortamı bitmiştir. Köylülerin durumu, denizde at ile gezmek gibi bir düşselliktir. Zamanla hepsi de batabilir.

Yani Köy Enstitüleri eğitim sistemini tekrar yaşama geçirme olanağı, şu koşullarda hemen hemen yok gibidir. Çünkü, artık köylülerimizin yerlerinde yeller esmektedir. Köylerde yaşanacak sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik koşulların hepsi de ortadan kaldırılmıştır. Köy Enstitüleri artık bir hayal olmuş, Türk eğitim tarihinde yerini almıştır.

Köylüye hayat verecek kırsal sanayi düşüncesi tatlı bir hayal olarak kalmıştır. Bir mucize yaratılmadıkça köye ve köylüye kavuşmak ancak anıların canlandırılmasıyla mümkün olacaktır.


III. bölümü okumak için tıkla!



Yorumlar - Yorum Yaz
Kitap Tanıtım Köşesi

Karamazov Kardeşler:
Dostoyevski’nin İnanç, Şüphe ve İnsan Ruhu Üzerine Büyük Romanı

Fyodor Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşleri sadece bir roman değildir; insan ruhunun yargılandığı geniş bir manevi mahkemedir. 1880’de yayımlanan bu eser, Dostoyevski’nin son ve belki de en büyük yapıtıdır; Tanrı, özgürlük, suçluluk, sevgi, acı ve kötülüğün gizemi üzerine hayatı boyunca sorduğu tüm soruları bir araya getirdiği bir kitaptır. Yüzeyde, ahlaksız bir baba olan Fyodor Pavloviç Karamazov ve birbirinden çok farklı üç oğlu—Dmitri, İvan ve Alyoşa—üzerine kurulu sorunlu bir aile hikâyesi anlatır. Fakat bu aile dramının altında, insan doğasuna dair yazılmış en derin incelemelerden biri yatar.

Karamazov kardeşlerin her biri insanlığın güçlü bir yönünü temsil eder. Dmitri tutkudur: düşünmeden hareket eden, duyusal, öfkeli ama aynı zamanda pişmanlık duyabilen ve derin hislere sahip biri. İvan akıldır: parlak, kuşkucu, gururlu ve masum insanların çektiği acıyla sarsılan biri. Alyoşa ise inançtır: yumuşak, şefkatli, ruhen açık ama asla saf olmayan biri. Dostoyevski bu kardeşler aracılığıyla insanın asla basit olmadığını gösterir. Biz sadece iyi ya da kötü, mantıklı ya da duygusal, inançlı ya da şüpheci değiliz. Tüm bu güçlerin birbiriyle çarpıştığı bir savaş alanıyız.

Romanın merkezinde Tanrı sorusu vardır. İvan’ın çocukların acı çektiği bir dünyaya karşı isyanı, kolay dini tesellilere karşı yazılmış en güçlü gerekçelerinden biridir. İvan sadece Tanrı’yı inkâr etmez; masum acısına dayanan bir evreni kabul etmeyi reddeder. Ünlü “Büyük Engizitör” bölümünde, İsa’nın yeryüzüne geri dönüp bizzat dini otorite tarafından reddedilmesini hayal eder; çünkü gerçek özgürlük insanların taşıyamayacağı kadar ağırdır. Bu, sevgi olmadan inancın, özgürlük olmadan düzenin ve İsa olmadan dinin korkutucu ve parlak bir tasviridir.

Fakat Dostoyevski, İvan’a soğuk bir mantıkla karşılık vermez. Ona Alyoşa aracılığıyla, şefkat, bağışlama ve etkin sevgiyle yanıt verir. Dostoyevski için inanç, acıya kolay bir çözüm değildir. Acının varlığında bile zalimleşmeden yaşayabilme biçimidir. Romanın ruhani rehberi Zosima, herkesin herkes için sorumlu olduğunu öğretir. Bu fikir romana ahlaki nabzını verir: hiçbir günah yalnız değildir, hiçbir iyilik boşa gitmez ve hiçbir insan ruhu kurtuluşun ötesinde değildir.

Fyodor Pavloviç’in öldürülmesi romanı bir suç hikâyesine dönüştürür, fakat Dostoyevski’nin ilgisi hiçbir zaman sadece hukuki suçluluk değildir. Onun ilgilendiği, düşüncelerimizde, arzularımızda, suskunluklarımızda ve sevgisizliklerimizde taşıdığımız gizli ahlaki suçluluktur. Dmitri basit anlamda suçlu olmayabilir, ama masum da değildir. İvan cinayeti kendi elleriyle işlemese de fikirlerinin sonuçları vardır. Gayrimeşru oğul ve hizmetkâr Smerdyakov ise Karamazov ailesinin karanlık gölgesi hâline gelir: ihmal edilmiş, kırgın ve ruhen boş.

Karamazov Kardeşleri olağanüstü kılan şey, Dostoyevski’nin hem inancı hem de şüpheyi içeriden anlamasıdır. İnanç için zayıf rakipler yaratmaz. İvan’ın gerekçeleri güçlüdür, belki de edebiyattaki en güçlüleridir. Fakat Alyoşa’nın yanıtı zayıflık değildir; mantığın tükendiği yerde sevmeye devam etme, gururun intikam istediği yerde bağışlama, insanlığın en kötü yüzünü gördükten sonra bile insanlığa inanmaya devam etme gücüdür.

Roman güçlü kalmaya devam eder çünkü hayatı basitleştirmeyi reddeder. Ailelerin bizi derinden yaralayabileceğini, zekânın gurura dönüşebileceğini, arzunun yıkıma dönüşebileceğini ve acının kalbi ya sertleştirebileceğini ya da açabileceğini bilir. Dostoyevski’nin dünyası karanlıktır ama asla boş değildir. En karanlık yerlerinde bile lütfu arar.

Sonuçta Karamazov Kardeşler, insan olmanın ne demek olduğu üzerine bir romandır. Tanrı olmadan yaşayıp yaşayamayacağımızı, özgürlüğün bir nimet mi yoksa bir yük mü olduğunu, sevginin zulme rağmen ayakta kalıp kalamayacağını ve ahlaki bir düşüşten sonra kurtuluşun mümkün olup olmadığını sorar. Çok az roman insan ruhuna bu kadar derin bakmış, çok azı bunu bu kadar ateş, şefkat ve cesaretle yapmıştır.

Bu yüzden Karamazov Kardeşler sadece Dostoyevski’nin başyapıtlarından biri değil; dünya edebiyatının en büyük başarılarından biridir. Okura huzur vermez. Daha büyük bir şey verir: hayatın en derin sorularıyla yüzleşme.

Karamazov Kardeşler l Fyodor Mihayloviç Dostoyevski l PDF Sürümü