Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam165
Toplam Ziyaret833766
Resim Tanıtım Köşesi

Norman Rockwell

11 Ocak 1966, Look Magazine, Picasso vs Sargent

Bir duvarda John Singer Sargent’in, diğerinde Picasso’nun bir tablosunun sergilendiği bir galeri salonu. Sargent’ın Bayan George Swinton portresi 1897’de, Picasso’nun Marie-Thérèse Walter portresi ise 1930’larda yapılmış. Kızıl saçlı, genç ve zarif bir kadın Picasso’nun kübist tablosuna bakarken; başka bir kadın ile küçük kızı, Sargent’ın özenle hazırlanmış yaldızlı çerçevesi içinde yer alan büyük portresini inceliyor.

Sargent’ın tablosunun önündeki kadın saçlarını bigudilere sarmış, mantosunu ve topuklu ayakkabılarını giymiş; kızı da annesi gibi saçlarını bigudilere sarmış, elinde oyuncak bebeğini tutuyor. İkisi de uzun bir dönemin idealize edilmiş zarafet ve güzellik anlayışını temsil eden bu portreye bakıyor.

Kızıl saçlı genç kadın ise kot pantolon, düz çizmeler ve siyah bir kazak giymiş; deri ceketini kolunda taşıyor. Picasso’nun kübist portresine bakarken rahat ve özgüvenli bir hâli var.

Norman Rockwell, 1963’te The Saturday Evening Post’tan ayrıldıktan sonra LOOK Magazine ve diğer bazı yayınlar için çalıştı. The Saturday Evening Post için yaptığı kapaklar Amerikan kültürünün idealize edilmiş, nostaljik bir görünümünü sunuyordu; ancak dergiden ayrıldıktan sonra üslubu ve odağı değişti. Çalışmaları giderek çevresindeki insanların taşıdığı endişelere yöneldi: sivil haklar hareketi, savaş ve yoksulluğun yarattığı toplumsal kaygılar, sanat ve bilimdeki modern gelişmeler…

Picasso ise modernizmi sanat dünyasına taşıyan en önemli figürlerden biriydi ve kültürel dönüşümlere öncülük etti. 1960’lar aynı zamanda sivil haklar hareketleri, kadın hareketleri ve sosyal normlara meydan okunan büyük kültürel değişimlerin yaşandığı bir dönemdi. Artık kadınlar annelerinin izinden gitmiyordu; odakları yalnızca eş ya da anne olmak değil, merak ederek ve sorgulayarak toplumda kendi seslerini duyurmak hâline geliyordu.

→Bu resim betimlemesi, İngilizce aslından Türkçeye uyarlanmıştır.


kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Köy Enstitüleri III


Körinanca Karşı Köy Enstitüleri ve Türk Köylüsü

Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyaları...


I - Köy Enstitüleri Hareketi veya Düşüncesi Neden, Niçin ve Nasıl Oluştu?

 Musa Kâzım Yalım

1951 Hasanoğlan Köy Enstitüsü Mezunu


 

Atatürk’ün, Köy Enstitüleri’ni Yaratan Düşünceleri

 Portre

Musa Kâzım Yalım'ın Çizmiş Olduğu Bir Atatürk Portresi


 

Büyük Önder Atatürk’e göre; çağdaş ve ulusal eğitimin, ilk önce köyden, mahalleden ve halktan başlaması vazgeçilmesi mümkün olmayan bilimsel bir olgudur. Türk toplumunun temel yapısını köylü oluşturmaktadır. Bu nedenle, kalkınmaya köyden başlamak bir bilimselliktir ve bir zorunluluktur. Atatürk, çağdaş eğitimin, köyden, mahalleden ve halktan başlamasının diyalektiğine inanmıştı. Yani, köylü kalkınmadıkça, Türk toplumunun çağdaş doğrultuda  kalkınmasına olanak yoktu.

Atatürk diyor ki; "Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde herkesten daha çok refah, (gönenç) mutluluk ve varlığa hak kazanmış ve buna en çok yaraşık olan köylüdür... Diyebilirim ki, bugünkü yıkım ve yoksulluğun tek nedeni bu gerçeğin aymazı bulunmuş olmamızdır."

“...Gerçekten, yedi yüz yıldan beri dünyanın çeşitli yönlerine sürdüğümüz, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi yüz yıldan beri emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık hep hor görerek, aşağılayarak karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı nankörlük, utanmazlık, küstahlık ve zorbalıkla uşak kertesine indirmek istediğimiz bu asil sahibin önünde bugün bütün bir utanç ve saygıyla duruşumuzu alalım...”

“...Köylünün çalışmasının sonuçlarını ve verimlerini kendi çıkarı doğrultusunda en yüksek kerteye çıkarmak iktisat politikamızın temel ruhudur. Bundan dolayı; bir yandan çiftçinin çalışmasını çoğaltacak ve verimli kılacak bilgiler, araçlar ve teknik aygıtların kullanılmasına ve yayılmasına ve öte yandan köylünün çalışmasının sonuçlarından kendisinin yararlanmasını sağlayacak iktisat önlemlerinin alınmasına çalışmak...”

“...İşte bu köylüdür ki bugüne değin bilgi ışığından yoksun bırakılmıştır. Takip edeceğimiz eğitim politikasının temeli, önce bügünkü bilgisizliği ortadan kaldırmaktır. Bu ereğe ulaşma, eğitim tarihimizde kutsal bir aşama olacaktır...”

Büyük önder Atatürk, 1 Mart 1923 tarihinde Büyük Millet Meclisi’nde, Cumhuriyet Milli Eğitimi’nin amaçlarını, metodlarını en güzel biçimde saptamış ve açıklamıştı.

“...Efendiler! Eğitim ve öğretimde uygulanacak metot, bilginin insan için fazla bir süs, bir baskı yahut medeni bir zevkten çok maddi hayatta başarılı olmayı sağlayan pratik ve kullanılabilir bir araç hâline getirmektir...”

“...Pratik ve yaygın bir eğitim için vatanın önemli merkezlerinde modern kütüphaneler, çeşitli bitkileri ve hayvanları içine alan bahçeler, konservatuarlar, atölyeler, müzeler, sergi salonları kurmak gerekli olduğu gibi, özellikle şimdiki yönetim bölümlerine göre ilçe merkezlerine kadar bütün memleketin basımevleriyle donatılması gerekir. Bütün bu güzel şeylerin bir an içinde meydana getirilmesi mümkün olmamakla beraber olabildiği kadar az zaman içinde bu sonuçların alınması önemle istenmeye değer...”

“...Efendiler! Memeleket çocuklarının beraberce ve eşit olarak kazanmak zorunda oldukları bilgi ve teknik vardır. Yüksek meslek sahibi ve uzman olacakların ayrılabileceği öğretim aşamalarına kadar eğitim ve öğretim birliği, toplumumuzun ilerlemesi bakımından önemlidir...” Atatürk’ün bu görüşleri doğrultusunda Türk köylüsüyle, Türk toplumunun çağdaş kültüre kavuşturularak bilimle barışık bir toplum olması sağlanacaktı. Ne yazık ki, Atatürk’ün, eğitimle ilgili görüşleri kısa bir zaman sonra, çağdaş yolda, gelişmek üzereyken takozlanarak Türk köylüsüne ve Türk toplumuna, insanca yaşam bayağı çok görülmüştür.

Köy Enstitüleri, bize özgü, bir Rönesans hareketinin başlangıcıydı. Köy Enstitülerinin, bize özgü oluşunun kaynağı, Büyük Önder Atatürk’ün çağdaş doğrultudaki ilerici düşünceleridir. Deneysel metoda dayalı bilimsel bilgi ve sanatsal doğrultuda bize yol göstermesi, memleketin gerçek sahibi ve efendisinin, Türk köylüsünün olduğunu vurgulaması, “Türk köylüsü kalkınmadıkça Türk toplumu kalkınmış sayılmaz.“ diyerek kalkınmanın köyden başlamasının önemini belirtmesi... Köy Enstitüleri’nin kuruluşuna zemin ve ortam hazırlamıştır.

Atatürk’ün görüşleri doğrultusunda, Köy Enstitüleri’nin kuruluş ve uygulanışlarının düşünülüp geliştirilmesinde katkısı olanların en başında gelen İsmail Hakkı Tonguç, ülkenin kalkınmasının, köylünün kalkınmasına bağlı olduğuna, köylünün kalkınmasınınsa, tarımın gelişerek modernleşmesiyle gerçekleşeceğine inanmıştı. İşte bu inançla Köy Enstitüleri kuruluşları yaratıldı. 17 Nisan 1940’da, 3808 sayılı Köy Enstitüsü Yasası’yla köylünün kalkınmasını sağlayacak yepyeni ve “işe dayalı öğretim ilkesine göre köye üretici ve yaratıcı bir eğitim düzeninin getirilmesiyle, Köy Enstitüsü kuruluşları, kutsal bir görevi yüklenmişlerdi.

Köy Enstitüleri, Türk toplumuna özgü, özel bir pedagojik metot oluşturmuştu. Dünya’da böyle bir kuruluşun, bir benzeri daha yoktu.

Bir Fransız yazarı ve gazetecisi şöyle diyor; “Eğer, 1938’den sonra Türk toplumu ve iktidarları Atatürk’ün çalışma temposuyla, bilimsel ve sanatsal düşüncesine ship çıkmasını bilseydi, bugün Türk toplumu, Japonya’nın da üstünde gelişmiş bir devlet olurdu. Bunu bilmek, bir kehanet olayı değildir. Devletlerin üstünlüğünü, bilim ve sanattaki üretkenliği ve becerisi sağlamaktadır...”

Atatürk, Türk ulusunun, çağdaş dünyadaki yerini alması için, bilim ve sanat doğrultusunda, devletin ve toplumun temel yapısını yine, bilim ve sanat değerleri üzerine oturtarak, Türk halkını, çağdaş yolda ilerlemenin, bilim ve sanata bağlı olduğuna içtenlikle inandırmıştı. Her ne olduysa 1950’lerden sonra oldu. Bilimsel ve sanatsal gelişme büyük bir arızaya uğratıldı.

Atatürk’ü anlamak, bir zekâ ve sağduyu işidir. Atatürk’ü anlayamayan, bu memlekete ve millete, gerçek anlamda ve çağdaş doğrultuda asla hizmet sunamaz. Öyleyse Köy Enstitüleri, aynı zamanda Atatürk’ü, tüm yönleriyle, Türk toplumunun anlamasını sağlamaya yönelik bir etkinliktir. Millet olarak çağdaş doğrultuda hızla gelişebilmek için, Atatürk’ü anlamaya gereksinim vardı.

Çağdaş doğrultuda, bir toplum oluşturmak istiyorsak, bilimsel bilgiye, sanatsal değerlere ve üretkenliğe dayanan eğitimin önemi hiçbir zaman gözardı edilmemeliydi. Dinsel konuların güdümüne alınmış ve dine endeksli bir eğitime verilen önem, öncelikle deneysel bilim ve sanatsal eğitime verilmiş olsaydı, bugün ülkemiz evrensel boyutta bilim ve sanat üretiyor olacaktı.

Evet olacaktı...1950’lerden sonra, dini eğitime gösterilen ilgiyle, gerici ve öbür dünyacı anlayışın yarattığı sonuçları bugün görüyoruz. Sürekli sözde çağa uygun bir şeriat düzeniyle ilgili üretilenler akla durgunluk veriyor. Zamanında bilim ve sanata da gösterilseydi bu ilgi, şimdi bilim ve sanatta büyük mesafeler alınmış olacaktık.

Eğitimde bu toplumun bu dünyası birincil, öbür dünyası ikincil derecede bari ele alınmalıydı. Toplumun bu dünyasını mamur ve mutlu etmeyen zihniyet, toplumun öbür dünyasına karışmaya hakkı yoktur.

Köy Enstitüleri’ne Karşı Körinancın Egemenliği

Köy Enstitüleri, Osmanlı döneminden kalan körinancın temsilcileri, toprak ağaları ve 1950’nin Osmanlılığa bağlı politikacılarının oluşturduğu körinanca bağlı gerici devrim hareketiyle yıkılmıştır.

Körinanç, güzel sanatlara, bilimsel doğrultuda doğruluğu kanıtlanmış maddeye dayalı ve varlıklarla ilgili gerçeklere hiç dayanmamakta israr eden (direnç) bilimi dışlayan; deney dışı ve yalnız önsel verilere dayanan dinsel ve düşsel bilgilere sığınan fizik ötesi, öbür dünyacı düşünce ve inançlara karşı aşırı bağlılıktır.

Özellikle dinsel alanda görülen bu tutkusal ve aşırı bağlılık, dinsel ve düşselliğin dışındaki, bilimsellik başta olmak üzere, bütün düşünceleri yok sayma ve yok etmeyi kapsar.

Din ve inançla ilgili düşünce ve ilkeleri, hiç kanıt aramaksızın, incelemeksizin ve eleştirmeksizin gerçek bilgi sayan metafizik (fizik ötesi) düşünceyle, varlığımızın; bedenden bağımsız, ruhsal bir yapı olduğu inancına dayanan ve düşsel (hayali) bir anlayış körinançtır (fanatizm).

Körinanca dayalı din anlayışı; yeniliklere ve çağdaşlığa kapalıdır. İnsanlığın, dinden başka hiçbir görüş ve düşünceye inanmasını istemez. Körinanç anlayışına göre, ölüm ötesi –öbür dünya – ahiret yaşamı bir gerçektir. Deneye dayalı bilimsel bilgi ve hür düşünceye karşıdır. Laik ve demokratik düzene inanmaz. Örneğin: Ortaçağ Avrupasını kasıp kavuran “engizisyon mahkemeleri”nin işkenceye ve öldürmeye dayalı uygulamaları böylesi bir körinancın ürünüdür. Engizisyon mahkelemeriyle 600 bin insan can vermiş, yalnız bunlardan 200 bin insan yakılarak öldürülmüştür. Ortaçağ boyunca, dine dayalı körinanç yüzünden tam 3 milyon insan öldürülmüştür.

Batı’da, Hıristiyan dünyasında, filozof Vanini’nin (Giulio Cesare 1585 - 1619), ruhun ölmezliğine karşı çıkışı, yani “ruh” beynin özel bir fonksiyonudur, beyin fiziki olarak yok olunca, ruh da, açıklaması, kilise babalarının öfkesini kabartmıştır.

“Ruh” kavramı dinsel kuralların temelini oluşturduğu için, kiliseye karşı düşünceler, dini inançları zayıflatıp yıpratacağından dolayı, Vanini’nin cezası çok büyük olmuştur. Vanini, diri kesilip koparıldıktan sonra diri diri ateşe atılarak yakılmıştır.

Körinanç anlayışının, dinsel konuya bağlı, fizik ötesi düşlenen ölüm ötesi –öbür dünya- ahiret yaşamına aşırı bağlılıktan öte, kişilerin inancı uğruna yakmayacağı can, yıkmayacağı yuva ve ocak yoktur.

Düşsel düşünceye dayalı inanç uğruna, başka düşünceleri, özellikle bilimin gelişmesine fırsat vermek istemeyen, öbür dünya –ahiret– yaşamının yoluna insanların canına bile kıyabilen ve bunu da Allah adına yaptığına inanan, insanları hep korku ve baskı altında tutan bir ruh ve anlayış “körinançtır.”

Ortadoğu’da İslâm Dünyası’nda: “Ben Tanrıyım” (En-el Hak) veya “Ben Tanrı’dan bir parçayım.” diye konuştuğu için, dinin emirlerine aykırı davranıyor ve Allah’a “şirk” koşuyor, suçlamasıyla Hallac-ı Mansur’u döve döve öldürdüler.

Sunni mezhebine aykırı davranıyor diye de, derisi diri diri yüzülerek öldürülen Nesimi’ye uygulanan ceza insanlık dışı ve tüyler ürperticidir.

Hem İslâm ve hem de Hıristiyan dünyasında insanlara uygulanan işkence ve ölüm cezaları, “körinanç” anlayışının insanlık dışı vahşetini ortaya koymaktadır. Körinancın insafı, acıması ve insan sevgisi yoktur. Körinaç anlayışından çıkar sağlayanlar, körinancın devamı için, Köy Enstitüleri’ne yaşama fırsatı vermemiştir.

Evrensel ve hümanist bir din özelliği taşıyan İslâm dini, tarikat, mucize ve hurafelerle süslenmiş olup, evrenselliği ve hümanist yapısı gözardı edilmiştir. Tarikat, mucize ve hurafelerle, İslâm dini, körinanç anlayışına dönüştürülmüştür.

Nurculuk tarikatı, laiklik ve ulusculuğa karşıdır. Aynı zamanda kadercidir. Nurculuk bu dünyayı küçümser ve ölüm ötesi öbür dünyayı yeğler. Cennete ulaşabilmek, bu dünya ile ilgilenmemekle mümkündür. Bu dünya bir bekleme salonudur, amaç ölüm ötesi –öbür dünya– ahiret yaşamıdır.

Nurculuk, her türlü bilimsel araştırma ve açıklamayı dinsizlik sayar; mucize ve dine sonradan girmiş hurafelere inanır. Hatta Saidi Nursi’nin, Moskova’dan Berlin’e melekler gibi uçarak gittiği, sanki bilimsel bir gerçekmiş gibi anlatılır. İşte buna inanmak da bir körinanç anlayışıdır.

Evrenselliği tartışılmayan İslâm dininin körinanç anlayışına göre yorumlanıp uygulanışının belası, Köy Enstitüleri gibi Türk toplumuna özgü, özel bir pedagojik metodu içeren çağdaş bir eğitim kuruluşunu vurmuştur.

Osmanlı toplumunu, asırlarca Ortaçağ karanlığının içinde bocalatan körinanç, hurafe ve beyin verimsizliğidir. Osmanlılardan kalma bu olumsuz ve çağdışı özellikleri, Köy Enstitüleri eğitim düzeniyle ortadan kaldırmadıkça yeni oluşturulmuş bulunan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile aydınlanma yolunda savaşım vermek olanaksızdı.

İnançların, körinanç içinde biçimlenmesi insansal duyguları yok etmektedir. Menemen olayı, Köy Enstitüleri’nin kapatılışı, ÇorumKahramanmaraş, Sivas katliamı, ve onlarca bilim adamımızın ve vatandaşlarımızın katledilişi, Türkiye’deki körinancın açık bir göstergesidir.

Köy Enstitüleri, ülkemizde kemikleşmiş körinanç anlayışının yerine, laik, demokratik, bilime ve güzel sanatlara yönelik, bilimsel dünya görüşünü egemen kılmaya çalışan, köylünün ve halkın öz haklarına sahip çıkmaya dayalı amaçlarla yaşama geçmişti. Köy Enstitüleri kuşaklarıyla köylüye, haklarına sahip çıkabilecek bilinç verilecekti.

Dine dayalı tarikat ve hurafeleri içeren “körinanç”, Türk köylüsünü, gözü kapalı tutarak her zaman sömürüye hazır tutmak için, tarihin hemen her döneminde varlığını korumuştur. Köylülerin, el emeğini ve alın terini sömürenler, Köy Enstitülerini yaşatmamak için körinanca yönelik her çeşit hile, riyakarlık ve iftiraya başvurmuşlardır.

Köy Enstitüleri, sömüren sınıfın oyunlarını bozmak için “sağcılık” ve “solculuk” kavramlarına açıklık getirmiştir. Yani yanlış anlaşılmaya yer vermeden anlaşılabilir bir anlam ve görüş ortaya koymuştur. “SAĞCILIK”; körinanca dayalı, dinsel dünya görüşünün koyu karanlık gölgesinde, zengin sermaye sahibi sömüren sınıfın yanında yer almaktadır. “SOLCULUK”; Bilimsel dünya görüşünün ışığı altında, emekçi halkın, köylülerin ve yoksulların yanında yer almaktadır.

Köy Enstitüleri, Atatürk’ün, bilimsel dünya görüşünün öncülüğünde, İsmail Hakkı Tonguç’un gösterdiği halkçı hedeflere yaklaştıkça, Köy Enstitüleri’nin gelişip güçlenmesinden korku ve kaygı duyan, içgüdüsel hesaplarla hareket eden, körinanca yaslanan politikacı ve toprak ağaları bu konuda bütünleşmişlerdir. Bu bütünleşme, Köy Enstitüleri’nin kapatılışına önayak olanların sırtında bir kambur gibi sırıtacaktır. Onlar, ulusal bilinç, toplumsal sorumluluk duygusu ve anlayışına ihanetten dolayı, geleceğin çağdaş Türk toplumunun eleştiri ve nefretinden hiçbir zaman kurtulamayacaklardır.

1950’de Demokratik Parti iktidarıyla, Atatürk’ün, çağdaşlaşmak için seçmiş olduğu “bilimsel dünya görüşünden” geriye dönüldüğü zaman, Türk toplumunun eğitimi – öğretimi; körinanca dayalı “dinsel dünya görüşünün” güdümüne alınmıştır. Bu gelişmeden sonra, laiklikle gelen ve devletin her türlü baskısından uzak, kişye özel dini inanç özgürlüğü; laik düzene aykırı olarak, devletin desteği ile, “körinanca” dayalı dini eğitim, tekrar toplumsallıştırılmıştır.

1950’den sonra zincirleme gerici gelişmeyle, bilimsel dünya görüşünü yıpratmak için, ülke genelinde geriçi bir mücadele başlatılmıştır. Bu uyumsuz ve karışık ortamda, ulusumuzun bilimsel ve sanatsal gelişmesini engelleyen çok çeşitli engeller üretilmiştir. Bir taraftan dine ve ırkçılığa dayalı milliyetçilik, bir taraftan Araplaşmak için, Türkçe ezanın Arapçalaştırılması, izinsiz Kuran kursları, İmam Hatip okulları, Osmanlı dönemine tekrar dönüş için Nurculuk, Araplaşmak için Nakşibendi, Hizbullah ve İBDA-C gibi şeriatçı örgütlerin ve tarikatların önündeki devrimci engeller birer birer ortadan kaldırlmıştır.

Son zamanlarda, gerici gelişmeleri desteklemek için “TÜRBAN” şeriatın simgesi haline getirilmiştir. Kadınlarımız, gerici gelişmelerin tutsağı haline getirilerek, türban kuşatmasına alınmıştır.

Ülkemizde açılan dinsel eğitim kurum ve kuruluşları, çağımızın bilimsel ve sanatsal koşullarına göre çağdaş bir din anlayışını, egemen kılacak eğitimden ziyade, Atatürk düşmanlığına yönelik ve “körinanç anlayışını” daha da güçlendirmek amacıyla yaşama geçirilmiştir. Örneğin: Kuran kursları ve İmam Hatip okulları Atatürk düşmanlığının biçimlendiği yerler haline getirilmiştir. Atatürk düşmanlığı, aynı zamanda akıl ve bilim düşmanlığıdır.

Köy Enstitüleri’ni çalışmaz hale getirmek; Ortaçağ inancını tekrar canlandırmak ve bu dinsel eğitime sığınan hurafe ve tarikatlardan yarar umanların ekmeğine yağ sürmüştür.

Köy Enstitüleri’nin kapatılmasıyla, yurdumuzda da sonu belli olmayan körinanç anlayışına giden Ortaçağ benzeri karanlık bir yola girilmiştir. Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, körinanç gibi çağdışı bir anlayış; gelişip güçlenecek bir ortam bulamayacak, gerici olayların hiçbirisi olmayacaktı.

“Demokrasi güçlünün çıkarlarından başka bir şey değildir.” vurgulamasının aksine, tüm toplumun ve bireylerin yararlanabileceği gerçek bir demokrasiye Köy Enstitüleri’yle ulaşacaktık. Ülkemizde, bize özgü Rönesans hareketi güçlenip gelişecekti.

Keman çalan öğrenci

Keman çalan öğrenci

Akerdeon çalan öğrenci

Mandolin çalan öğrenci

“Güzel sanatlar, insanı insanlaştırmanın, hümanizmin, yaratıcılığın ve bilimin anasıdır!” gerçeğini Köy Enstitüleri’yle kanıtlayacaktık. Eğer Köy Enstitüleri’ne yaşam hakkı tanınmış olsaydı, şimdi bilim üretiyor olacaktık.

Köy Enstitüleri sayesinde bilim üretmekten öte, kronik beyin verimsizliğimiz de tedavi edilmiş olacaktı. Köylülerimizin doğruları görmemeleri ve sürekli beyin verimsizi olarak kalmaları için softalık, yobazlık, cahillik, mezhep, tarikat ve hurafeler gibi körinançlar bütünü haline getirilmiş yanlış inanç ve din anlayışına bağımlı kalmaları sağlanmıştır. İşte, Köy Enstitüleri, bu yanlış inanç ve din anlayışını ve beyin verimsizliğini gidermek için kurulmuştur.

Köy Enstitüleri gibi aydınlanma hareketini ateşleyecek bilimsel bir eğitim kuruluşunun kapatılmasıyla ortaya çıkacak olan bilimsel bir eğitim sisteminin ve güzel sanatlarla ilgili boşluğun yerinin doldurulması ve bilimsel doğruların sevilmemesi için halk, “dinsel dünya görüşüne” yönlendirilmiştir.

Köy Enstitülerinin kapatılışında asıl amaç; bilimsel bilgi veya (deneysel bilgi) ve sanatsal değerlere dayalı Atatürkçülüğü (=akıl ve bilimsel gelişmeyi) engellemektir.

Hurafe ve tarikatlara açık, dinsel eğitim kurumlarının hayata geçmesi; körinanca bağlı kalmayı daha canlı tutmaktır. Ve böylece, halkın sürekli körinanç anlayışına bağlı kalması ve bilimsel doğruları ve gerçekleri görmemesi için körü körüne inanç anlayışı yeniden pekiştirilmiştir.

Halkın; bu dünyadan daha ziyade, ölüm ötesi –öbür dünya– ahiret yaşamı, cehennem korkusu ve cennet vaadiyle aşırı surette ilgilenmesine özellikle dinci politakıcılar ve şeriat sevdalıları özen göstermektedirler. Halk, bu dünyadan ne kadar çok uzaklaştırılırsa politakıcının işi o kadar kolaylaşacaktır.

Köy Enstitüleri’nin kapatılışıyla; köylülerin hiçbir şey bilmemesi ve dünyadaki olup bitenden habersiz yaşaması için “obskürantizm” (bilmesinlercilik); köylülerin çağdaş doğrultudaki gelişmesini engellemek için de “obstrüksiyon” (engelleme) hareketi uygulanmıştır.

1938, Atatürk’ün ölümünden sonra iktidara gelen tüm politakıcılar tarafından, Türk köylüsünün çağdaş doğrultuda, hiçbir şeyi bilmemeleri ve uyanmamaları için her ne gerekiyorsa yapılmıştır. Üstelik köylü hayatının varlığını ortadan kaldırmak için de, köylülerimiz şehir merkezlerine göçe zorlanmışlardır.

Köylülerimizin bugünkü şehir macerası, Köy Enstitüleri’nin kapatılışıyla başlamıştır. Eğer Köy Enstitüleri gibi çağdaş eğitim – öğretim kuruluşları kapatılmasaydı, körinanç denilen koyu karanlık yobaz düşünce, toplumun içinde yer bulup yeşeremeyecekti. Çünkü toplum, bilimsel ve sanatsal düşünmeye alışmış olacaktı. “İnsanoğlunu, insanlaştıran” bilim ve güzel sanatlarla ilgili eğitim düzenidir. Bilimsel düşünen toplumlarda cinin, şeytanın, bağnazlığın, yobazlığın, mezhepin, hurafenin, uğursuzluğun, umutsuzluğun, karamsarlığın, muskanın, üfürüğün, dilek dilemenin, ruhun ölmezliğinin, düşsel ve önsel bilgilerin ve körinancın yeri yoktur. Toplumu bu bilim dışı anlayışlardan koruyacak ve aydınlatacak Köy Enstitüleri’ydi.

Köy Enstitüleri; insan yaşamını, deneysel metoda dayalı bilimsel bilgi ve sanatsal değerlere bağlayan ve bu dünya nimetleriyle mutlu etmeye çalışan, Rönesans hareketinin yaratmış olduğu “bilimsel dünya görüşüyle” kurulmuş olup; İnsan yaşamını; bilim ve sanatı dışlayan, deneye dayanmayan önsel verilerle düşsel bilgilere ve fizik ötesi anlayışa dayalı ölüm ötesi –öbür dünya- ahiret yaşamı ve mutluluğuna bağlayan körinanca yönlendirilmiş “dinsel dünya görüşünün” karanlığında çağdışı bir politikayla da kapatılmıştır.

>>>>Baştan okumak için tıkla<<<< 



Yorumlar - Yorum Yaz
İlkokulumuz
 Fotograf: Kuddusi Şen

1945 yılında eğitim ve öğretime açılan ve 1980'li yıllarda yok edilen Köşektaş Köyü İlkokulu ile Bahçesi


Ulusların, yurtların, devletlerin bir geçmişi olduğu gibi, küçük de olsa köylerin, yapıların, bir tarlanın, hatta dikili bir ağacın bile bir özgeçmişi, bir tarihi vardır.

Köşektaş’ta bilinen ilkokul binası, 1928 yılında Kızılağıl Köyü ile ortak yapılan, ortak kullanılan, kerpiç duvarlı, toprak damlı binadır. Bu binanın yetersiz ve kullanılamaz durumda olması nedeniyle yeni bir bina yapma gereği ortaya çıkmıştı. 1945 yılında eğitim ve öğretime açılan, Körçeşme’nin altındaki, şimdi izleri bile kalmamış olan bu okul binası, yeni ilkokula taşınılması nedeniyle 15 Ekim 1980’de kapatılmıştı.

Bu bina tamamen angarya–imece yöntemiyle yapılmıştı. Köylü günlerce dağdan taş sökmüş, kağnılarla o taşları taşımış, Kızıltepe’den kağnılarla kireçtaşı toplanarak Üsülüğün Dere’de yakılmış ve kireç elde edilmişti. Tüm köylü, kendi işini, çiftini, ekinini, harmanını bırakıp günlerce, aylarca bu yapıyı bitirmek için çalışmıştı. Para gereken malzemeler için ev başına “salma salınmış”, salınan üç beş lirayı verecek durumu olmayanlar çalışmaya gitmiş, çoluk çocukları perişan olmuştu. Ama bu okulda okuyan çocukları, torunları yüksek öğrenim görmüş ve aydın insanlar olarak yetişmişlerdi.

Şimdi bu okul binası yok; yok edildi, yok ettirildi, yok edilmesine göz yumuldu. Hatta bahçe duvarlarındaki taşlar bile birer birer sökülüp götürüldü. Oysa her taşında minicik ellerimizin kanı vardı. Şimdi tüm bu olanlardan sonra, “Şu ağacı ben dikmiştim; şu köşede kocaman bir dut ağacı vardı; şurası Yaprakçı öğretmenin bahçesiydi; şuraya Ata öğretmen bize sallanguç kurmuştu; şurada Kâzım öğretmen ut çalardı; şurada Fethi öğretmenle Rüstem öğretmen tartışırdı; şurada Yahya eğitmen değişmez birinci sınıflarında alfabesini söktürür, elden ele dolaşa dolaşa çok sayfası olmayan Kıraat kitabından okuma parçaları okutur, cebinde hiç eksik olmayan bıçağıyla kalemlerimizi sivriltirdi; şurada Bahri öğretmen duyulur duyulmaz sesiyle ımıl ımıl ders anlatırdı; şu derslikte Hacı İbrahim öğretmen el işi çalışması yaptırırdı; şurada Göğolan, Tilliz bize süt dağıtırdı” diyebileceğimiz bir şey kalmadı. Bir yerde soykırım yapar gibi anılarımız silindi.

O okul binasını yok ettirmekle, o yılların muhtarı “Hacı Hasan’ın Oğlu” ile “Kör Duran”ın onurlarını hiçe sayarak Kızılağıl’dan kiremit çalmaları ve azalarının olağanüstü çabaları; yapımında ustalık yapan Zavrak’ın, Tıstıs Zekere’nin, Mükür’ün, Şakir’in ve nicelerinin emekleri, çektikleri sıkıntılar, acılar da yok edildi. O bina, o yılların yokluğunun, yoksulluğunun bir anıtıydı. Çiftini, ekinini bırakıp dağdan taş söken, kağnılarla onları günlerce taşıyan, yapımında işçi olarak çalışan babalarımızın, analarımızın emekleri de yok şimdi. Kiremidi, kapı ve pencereleri için salınan salmayı ödemek için gurbete çıkan Yaylacı’nın, Sülü’nün, Gumbazın Ali’nin, Ayrancı’nın ve diğerlerinin gurbet acıları, sıkıntıları da silindi.

Tarihi kitaplardan mı okumak zorundayız? Bu talana göz yuman muhtar, üyeleri, ilkokul müdürü, öğretmenler ve duyarsız kalıp görmezlikten gelen herkes suçludur!

Celalettin Ölgün

Salma: Köylünün parasal ya da mal durumuna göre ayarlanmış vergi.
Salma salma: Belirlenen salma değerini ilgililere bildirme.
Sallanguç: Salıncak.