• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam686
Toplam Ziyaret855373
Nofretete


Berlin’in Mona Lisa’sı…
Sanki daha da güzel, sanki daha mükemmel.

Kireç ve alçı karışımı bir harçla M.Ö. 14. yüzyılda (yaklaşık 3350 yıl önce) yapılmış bu büstü ölümsüz kılan, Nil’in kraliçesi, heybetli firavun Akhenaton’un eşi Nefertiti’nin güzelliğinden çok, onu yaratan heykeltıraş Thutmosis’in maharetidir kuşkusuz.

Büstle ilgili aşağıda aktardığımız bilgi, 2012 yılında büstün bulunuşunun 100. yılı dolayısıyla “Im Licht von Amarna” adı altında Berlin’de gerçekleştirilen bir serginin kitapçığından alınmış olup Almanca aslından Türkçeye çevrilmiştir.

Alman arkeolog Ludwig Borchardt, büstü çöl kumları arasından bulup çıkardığında anı defterine kısaca şunları yazmış:
“Renkler – henüz yeni sürülmüş gibi – taptaze. Olağanüstü bir çalışma. Kelimeler yetmez, görmek gerekir!”

Büstün Mısır’a iadesi için bugüne dek yapılan girişimler sonuç vermemiş ve eser Berlin’de kalmış. Ancak bu, büst için verilen mücadelenin sona erdiği anlamına gelmiyor. Berlin Müzeler Müdürlüğü ve Alman Dışişleri Bakanlığı, 1912 yılında yapılan kazıların ruhsatlı olduğunu ve büstün Almanya’ya tamamen yasal yollarla getirildiğini savunurken; Mısırlı arkeologlar ise büstün gerçek yerinin Tell el-Amarna Bölgesi olduğunu ve bu nedenle iade edilmesi gerektiğini belirterek mücadelelerini sürdürüyorlar.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Bu sayfada üyelere özel yazılar bulunuyor. üye girişi yaparak bu yazıları görüntüleyebilirsiniz.

Burayı tıklayarak üye girişi yapabilirsiniz.
Burayı tıklayarak üye olabilirsiniz.

 


Bu yazıyı çok kişisel bulabilirsiniz. ‘Bize ne senin yaşamını yitiren arkadaşından?’ diyebilirsiniz.

O zaman lütfen bu yazının devamını okumayın. Saygı duyarım ama ben, bu yazıyı yazmak ve hep gülümseyen yüzüyle anımsayacağım Sezai Aydoğan’a hediye etmek istiyorum. Bir yararı olur mu bilmem ama bu da benim kaybedilen dostun ardından dua etme biçimim işte…

Hollanda’da yaşadığım yıllarda tanıdım Sezai’yi… Kuzeyin gri ülkesinde henüz sudan çıkmış bir balık gibi dolanırken oradaki hayata katılmamı sağlayan insanların başındaydı. Hem gülen yüzüyle neşe kattı hayatıma hem de bir ağabey gibi öncülük etti arafta kaldığım anlarda…

DJ Hakan olarak Hollanda’da düzenlediğim partilerde, gazeteci sıfatıyla konuşmacı olarak katıldığım seminerlerde rehberim ve destekçim oldu. Yeri geldi, puslu Amsterdam gecelerinde diğer dostlarla beraber eğlencenin kollarına bıraktığımızda kendimizi bize katıldı; yeri geldi, ben sivri dilimle başımı belaya soktuğumda siyasi bağlantılarını kullanarak daha büyük dertlere bulaşmamı önledi.

Hollanda’da psikolog olarak görev yapıyordu her daim gülümseyen ve çevresine neşe saçan Sezai… Siyasetle de iç içeydi hep… Hollanda’daki yabancıların sorunlarına çare arayan pek çok projede baş mimar oldu, bu yöndeki çalışmalarımda hep bana destek verdi.

Onu son olarak geçen yılın Eylül ayında İstanbul’da gördüm. İki ameliyatın ardından vücudumdaki illetin yayılıp yayılmadığına dair sonuçları beklediğim günlerdi. Gerçeküstü bir dönemdeydim; dünyayı sanal bir mekan gibi algılıyordum; derin, çok derin bir boşluktaydım sanki… Başıma gelenleri duymuş, bir kaç günlüğüne geldiği İstanbul’da, bir gününü bana ayırmak istemişti.

Gözlüklerinin ardından cin gibi parıldayan gözleri, yüzünde hiç eksik olmayan muzip gülümsemesi, elinde Hollanda çikolatası ve hastalara şifa olsun diye verilen şişe şişe saf ballarıyla çıktı karşıma… ‘Nedir bu senden çektiğimiz lan; durmadan başına bela sarmayı nasıl beceriyorsun? Karşıdan seni gören de halim selim bir adam sanıyor,’ oldu ilk sözleri… Bir ağabey gibi fırçalamıştı aslında ama, bunu bile bile onu tatlı tatlı bozmak hoşuma gidecekti. Öyle de yaptım; tutamadım kendimi ve ‘Ben de seni gördüğüme sevindim’ diyerek sıkı sarıldım. ‘Ben de seni gördüğüme sevindim manyak herif’ dedi ve o da sıkı sıkı sarıldı.

Böylece bütün günü kaplayacak ve bizi son kez bir araya getirecek olan görüşmemiz başladı. Gerisi bildiğiniz gibi… Hani uzun süredir görüşmeyen eski dostlar bir araya gelirler, geçmişten konuşurlar, kah gülerler kah hüzünlenirler, ortak arkadaşların ne yaptığından, nerede olduğundan, sağlıklarının ve keyiflerinin yerinde olup olmadığından dem vururlar, laf bir ara bugüne ve gelecekten umutlarına gelir; öyle bir gün geçirdik işte…

Dün gece ‘son kez’ olduğu kesinleşen bu görüşmede yarım saatlik bir dilim vardı ki; bu hepinize aşina eski dost buluşmalarında her zaman yaşanan türden değildi. O yarım saatlik dilim, belki de bende en çok iz bırakan… ve şu an içimi acıtan…

Benim hastalık sürecim zaten belli… Görüşmenin başında konuşmuşuz. Eh, ben de görünenden farklı olarak güçlü adamım; durmuyorum üstünde hastalığımın… Yine geçmiş hatıralara, Çağatay, Funda, Gülden, Birkan gibi ortak dostlarla acı-tatlı yaşananlara dalmışız. Birden o muzip gülümseme kayboldu gözünden Sezai’nin; önündeki kahve fincanının yanında duran kaşıkla amaçsızca oynamaya başladı, gözlerini yarılanmış nescafenin içine dikti. Önemli bir açıklama gelecekti, anlamıştım; duruldum ben de ve sordum: ‘Hayrola? İyi misin?’

‘Aslında sen bu hastalığı yaşarken bunu söylemeyecektim, seni üzmek istemiyorum ama söylemek zorunda da hissediyorum kendimi… Henüz netleşmedi ama sanırım ben de kanserim.’

Başımdan kaynar sular dökülmüştü. O ana dek yanımda olduğunu göstermek için beni ziyarete geldiğini düşündüğüm bu güzel adam için, bu buluşmanın anlamının daha da derinlerde olduğunu anladım. Hem benim yanımda olmak hem de içindeki isyana bir yol vermek için karşımda oturuyordu Sezai… ‘Ben seni gayet iyi gördüm, yaptırdığın tahlillerin ve PET’in sonucunun iyi çıkacağına inanıyorum,’ dedim; ailesinde ve kendinde her daim kanserle iç içe yaşamış biri olmanın dayanıklılığıyla… Ama o emin değildi bundan… ‘Umarım,’ dedi ve ekledi: ‘Kızım Rani daha çok küçük. Onun üniversiteden mezun olduğunu, hayatını kurduğunu görmek istiyorum. Hollanda İşçi Partisi’nden milletvekilliği teklifi geldi; siyasette yapmak istediklerim var.’

Hollanda’ya döndükten sonra sonuçları sevinçle bildirdi bana… Akciğer kanseri değildi; sonuçlar temiz çıkmıştı. Ben de, ortak dostlar da rahatlamıştık.

Ta ki çok zaman geçmeden gelen kötü habere kadar… 2×2=4 değil bu illet işte… Sonraki tahlillerde kanserin sadece akciğerinde değil, pek çok yerinde olduğu ortaya çıkmıştı ve durum gerçekten kötüydü. Radyoterapiler, kemoterapiler; bildiğiniz süreçlere girdi Sezai… Ama bana da, ortak dostlara da en çok acı veren; bu gülümseyen adamın, tedavi sürecinde içine kapanması oldu. Saygı duymamıza rağmen bizden kaçması çok üzdü hepimizi… Yanında olabilseydik keşke… Her şey daha farklı olabilir miydi acaba?

Bugün memleketi Nevşehir’de toprağa verilecek Sezai… ‘Her ölüm erken ölümdür’ diyor ya şair; hayır, bazı ölümler daha erkendir bence… Bu, çok ama çok erken bir ölüm oldu. Bu kadar hayalleri olan, her daim gülümsemesiyle hatırlanan bir insan, bu kadar erken ayrılmamalıydı aramızdan…

Soruyorum kendime, ‘Son zamanlarda çevremde genç yaşta yaşamını yitiren insanların hepsi iyi insanlar… Başkalarını da kendileri kadar düşünen, dünyaya ve insanlığa dair iyi hedefleri olan insanlar… Dünya kötüleştikçe iyi insanların yaşaması zorlaşıyor mu acaba?’ diye…

Gerçekten çok ta iyi olmamalı mı acaba insan? İyilik, zayıflık mı acaba içinde bulunduğumuz çağda?

METROSFER var oldukça (ki, dediğin gibi ben başımı gene belaya sokmadıkça var olacaktır!’) bu yazı senin anına bu gazetede baş köşede duracak Sezai Aydoğan…

Gülümseyen gözlerinden öpüyorum.





Köyümüz bilgisunum sayfası kurucu üyesi, arkadaşımız Sezai Aydoğan'ı 12 Temmuz 2012 Perşembe gecesi kaybettik. Kendisini sevgiyle anıyor, kederli eşinin, biricik kızının ve  tüm yakınlarının acılarını paylaşıyoruz!
kosektas.net 
Sezai Aydoğan ile 21 Kasım 2005, Pazartesi  günü yapılmış ve hemen ertesinde bilgisunum sayfamızda yayınlanmış bir röportaj. Ankara ve Köln üniversitelerinde psikoloji ve eğitim rehabilitasyonu alanlarında eğitim gördükten sonra Hollanda'ya göçen ve Hollanda Sağlık Bakanlığı'na bağlı Ulusal Araştırma Merkezi Transact'ta uzman araştırmacı olarak çalışmaya başlayan Sezai Aydoğan, ailenin korunması, kadına ve çocuklara karşı şiddetin önlenmesine yönelik çalışmalar yapmaktaydı. kosektas.net

Söyleşi: Nuriye Akman
21 Kasım 2005, Pazartesi

Dün, Aile İçi Şiddete Son Konferansı'nın katılımcılarından KA-MER başkanı Nebahat Akkoç'la konuşmamızı vermiştim.

Bugün de sorunu erkekler açısından irdeleyen Sezai Aydoğan'la tanışacaksınız. Yedi yıldır Hollanda'da yaşıyor. Zincirin eksik halkası: Erkekler olarak sorunlarla baş etmek' başlığı altında bir proje geliştirmiş. Erkeklerin sadece suç failleri ya da mağdurları olarak değil, sorunun çözümünde sorumluluk alması gereken bireyler olarak ele alınmasından yana. Bu projeyi Türkiye'de hayata geçirmek isteyenler www.transact.nl, s.aydogan@transact.nl adreslerinden veya 31-(0)30 232 65 59 No'lu telefondan kendisine ulaşabilirler.

Herkes kadınlara yönelirken erkekleri çalışmak nereden aklınıza geldi?

Ben Hollanda'da yaşayan herkes ile ilgili projeler yaptığım gibi Türkler, Faslılar, Surinamlılar, Antilyanlar, Iraklılar ve Pakistanlılar, yani Hollanda'da yaşayan tüm azınlıklarla ilgili de çalışıyorum. Bugüne kadar aile içi çalışmaların yüzde 95'i kadınları bilgilendirme, yardım etme, sorumluluk sahibi yapma, yönünde olmuş. Erkekler nerede peki? Niye seslerini duyurmuyorlar? Neden demiyorlar ki biz aile içi şiddete karşıyız? Neden kadınlar hep zorlamak, hep istemek, hep yalvarmak zorundalar? Niçin erkekler de bir şeyler yapmıyorlar?

Erkekleri de sorumluluğa davet etmeyi ilk siz mi düşündünüz?

Ben düşündüm. 2002'de Hollanda'daki yabancılara yönelik bir araştırmada yüzde 24'ünün şiddeti yaşadığı ortaya çıktı. Aynı araştırma 1997'de Hollandalılar arasında yapılmıştı. Yüzde 43'ü "Hayatımda birden fazla aile içi şiddete maruz kaldım" demişti.

Herhalde göçmenler şiddeti farklı tanımladı

Evet. Oysa yapılan başka araştırmalardan da biliyoruz ki bizim geldiğimiz ülkelerde, mesela Türkiye'de ya da Fas'ta, Surinam'da şiddetin boyutları daha geniş. Ama bizimkiler bir tane tokada şiddet demiyorlar. Bunu terbiye için gerekli bir durum olarak görüyorlar. 80'lerden sonra Avrupa üniversitelerinde tespit edilmiş erkeğin ve kadının sosyalizasyonu ve buna bağlı olarak verilen belli roller, belli davranış kalıpları var. Bu kodlar yaşam boyu devam eder. Mesela, "erkek çalışır, ailesini geçindirir, ağlamaz" gibi kodlar. Erkekler zayıf olduklarını birbirlerine göstermezler. Çünkü aralarında devamlı bir rekabet var. Kadınları zaten rakip olarak görmüyorlar. Bu kavramlara bakıyorsunuz, erkek olmanın ne kadar zor bir şey olduğunu görüyorsunuz.

Kadına verilen roller de tam tersi.

Kadın annedir, çocuklarını eğitir, evine bakar, şefkat unsurudur. Eşi yabancı birisiyle olsa bile affeder. Ben de bu kodları kullanarak bir metot geliştirdim. Üç tane aşaması var. Birincisi erkek olmak, ikincisi sorunlarla baş etmek, üçüncüsü, bu kodlara karşı çıkamadığın ya da senden beklenenleri veremediğinde gösterdiğin tepkiler yani aile içi şiddet. Amaç, ne yaptığını erkeklerin kendilerine buldurup söyletmek. Yaklaşık 15-20 erkek bir araya geliyoruz. Hoş geldiniz faslından sonra 'Erkek olmak nedir?' diye soruyorum. 'Sen ne zaman erkek olarak kabul görüyorsun?' Faslı diyor ki, ben bir iş sahibi olmadan erkek olarak görülmüyorum. Türk diyor ki ben sünnetten sonra erkek sayılıyorum. Surinamlılar diyorlar ki, biz 18-20 yaşına kadar erkek sayılmıyoruz. Ancak bir işimiz ve bir eşimiz olduğu zaman erkek kabul ediliyoruz.

Birbirlerine ne tepki veriyorlar?

Başlıyorlar kendi aralarında tartışmaya ve gülmeye. Türk erkeği diyor ki aslında sünnet olduktan sonra değil, askere gitmeden ben erkek sayılmıyorum. Bir diğeri de diyor ki aslında doğru, evlenmezsen, çocuk yapmazsan sen yine erkek değilsin. Yaşını geçirdin, bu sefer sana farklı imalarda bulunurlar. Grup başkanı olarak diyorum ki; senden beklenenleri karşılayamadığında ne oldu? Yani hâlâ 20 yaşındasın. İşin yok. Ya da evlendin. Aileni geçindiremedin, işini kaybettin. Çok rekabetçi biri değilsin. Ya da cinsel olarak aktif değilsin. Bu durumda evde ne oluyor? Diyor ki, bu sefer birtakım gerilimler başlıyor. Çevrenin bana saygısı azalıyor. Beni ciddiye almadıklarını görüyorum. Bu da beni korkutuyor. İçimde çatışmalar başlıyor. Bu sefer çevremdeki konumum daha da tehlikeye giriyor. Eşimle çatışıyorum. Onun istediği gibi olamıyorum. Sonra bir tane patlatıyorum çenesini kapasın diye. Ya da bağırıyorum, çağırıyorum. Ya da çocuğu dövüyorum. O zaman 'Hangi tür aile içi şiddetler var?' diye soruyorum.

Bu soruyu en başta sorsanız hiç ilerleyemezsiniz.

Tabii önce kendilerini rahat hissedebilecekleri konuşma ortamını hazırlayıp, aşama aşama giderseniz kendisine engel olamadığını, kadını dövdüğünü söylüyor. Pekala diyorum kendini kanıtlamak zorundasın. Eşinle hangi problemleri yaşıyorsun? Diyor ki eşimle cinsel ilişkiye girmek zorundayım. Girmezsem başkasına gider diye korkuyorum.

Rekabet, başkalarından koruyup kollama ve korku kodları.

Aynen. Şöyle yapmazsan böyle olur, dikkat et diyor toplum. Anne söylüyor, baba söylüyor, abi söylüyor. Kahvedeki erkekler söylüyor. Sen kılıbık oldun, yahut sen çok inceldin gibi dokundurmalar... Bu sefer cinsel olarak kendini kanıtlama baskısı oluyor. Ama bilmiyor ne yapacağını. Ve fiziksel şiddetten sonra cinsel şiddet başlıyor. Diğer tarafta çocukların ya da yaşlıların istismarı oluyor. Bunlar hep arka arkaya geliyor. Hep birlikte şiddetin türlerini, tanımlarını çıkartıyoruz. Bir kez vurmayı şiddet olarak görmüyor başlangıçta. Diyorum ki bakın vurmak, dövmek, itmek, tekmelemek, sövmek fiziksel şiddet. Aşağılamak, şişkosun, çirkinsin, domuzsun, beceriksizsin, sen kadın mısın demek de psikolojik şiddet. Bunlar kadını mahvediyor. Üçüncüsü de eşini ilişkiye zorlamak, cinsel şiddet. Ondan sonra bunların farkına varıyor. İlk başta ben o kadar saldırgan değilim aslında derken, bir müddet sonra bir sessizlik başlıyor. Kendi içiyle konuşuyor. Diyorum ki o zaman, bana bir şey söylemek zorunda değilsiniz. Ben merak etmiyorum eşinizi dövüp dövmediğinizi. Etrafınızda böyle bir sorunu yaşayan bir insan varsa ne yapabilirsiniz?

Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!

Aynen. 'Etrafınızda bunu yaşayan birileri var mı?' diyorum. Önce sessizlik. Birisi diyor ki; tanıdığım çok var böyle yaşayan, ne yapacaklarını da bilmiyorlar. Danışabilecekleri insanların isimlerini, telefon numaralarını, nasıl danışma alabileceklerini hazırlamışım. Diyorum ki; bakın eğer istiyorsanız çıkışta masanın üzerinden o broşürü alın. Etrafınızdaki insanlara yardım etmiş olursunuz. Bu sefer sorumluluk vermiş oluyorum onlara. Sonra kendilerini açmaya başlıyorlar. Mesela bir Faslı; ya Sezai bey diyor, saat yedide eve geldiğimde eğer yemek hazır değilse aldığım gibi masayı kadının kafasına geçiyorum. Bunu yapmamak için ne yapacağım? Diyorum ki tamam, böyle bir durum olacağını biliyorsun. O zaman yedide değil, sekizde git eve. Veya gerilim mi hissettin kendinde, çık dışarıya, yirmi dakika dolaş gel.

Ben olsam adama, bir kere de oturup sen yap yemeği derim.

Tamam ben de o noktaya geliyorum zaten. Malum kodlar var: Erkek ev işleri yapmaz. Erkek para getirir. Ev işi yine kadınlarındır. Bu sefer diyorum ki, bak ne kadar çatışma var. Aslında bu rollerin değişmesi gerekmiyor mu? Sen Hollanda'da yaşıyorsun. Buradaki erkeklerle kadınların yardımlaşmasını nasıl buluyorsun? Yemeği yapan erkeği gördüğün zaman ne düşünüyorsun? Bunu yaptıkları zaman ne oluyor, kendilerinden bir şey kaybediyorlar mı?

Süper. Yine endirekt metot.

Böyle dolaylı sorunca aslında iyi yapıyorlar ya diyor. Üç saat diye planladığım toplantı beş saat alıyor. Fırsat olsa beş saat daha konuşacaklar. Onları toplantıya getirmek için farklı yöntemler kullanıyorum. Mesela Faslılara bir akşam yemeği veriyorum. Kurumun bütçesini ona göre ayarlıyorum. Yaşları yirmi ve üzeri, evli ya da bir partnerleri olması gerekiyor. Mahallelere gidiyorum, kahveye söylüyorum, sosyal danışmanlara söylüyorum. Bazen telefon açıyorum, diyorum ki böyle böyle bir toplantı yapacağım. Etrafınızdaki insanlara söyler misiniz? Mesela Kanarya Sevenler Derneği'ne gidiyorum. Diyorum ki, ne güzel bir hobiniz var. Saygı da duyuyorum. Fakat görüyorsunuz, etrafınızdaki insanlar birtakım acılar çekiyor. Aile içinde gerilimler olduğunu duyuyorsunuz. Bir de böyle bir şey konuşsak ne dersiniz? Bunu böyle sakin bir şekilde söylediğim zaman buyur ya diyorlar.

Türklerle nasıl temas kuruyorsunuz?

Türkler çok organize olmuş durumdalar. Mesela Milli Görüş hareketiyle de konuştuk. 16 tane imama eğitim verdik. Dedik ki; siz imam olarak aile içi şiddeti cemaatinizle nasıl konuşuyorsunuz? Bu konuşmayı nasıl daha iyi yapabilirsiniz? Size gelen insanlara ne yapmak gerektiği konusunda size bilgi verelim ki onlara yardım edin. Bu çalışmayı yaptık. Onlar da Milli Görüş olarak koskoca bir proje başlattılar. Farklı mekanlarda etkinlikler düzenlediler. Bu işi konuşulabilir kıldılar, tabu olmaktan çıkardılar.

Siz metot geliştiriyorsunuz, insanlar uyguluyor.

Evet. Ben geliştiriyorum, eğitimini veriyorum, kitaplaştırıyorum ve çekiliyorum. Biz kurum olarak üç kişi geldik buraya. Amacımız, bu projeyi Türkiye'ye de getirmek, birlikte çalışma olanakları yaratmak. Türkiye'de de güzel çalışmalar var. Hollanda'da yaşayan göçmen Türklerin eğitim düzeyleri çok düşük. Bıraktıkları gibi olduğunu düşünüyorlar hâlâ Türkiye'nin. Buradaki değişimin farkında değiller. Çünkü kimlik kaybetme kaygılarından dolayı olan değerlerine, olan kimliklerine daha sıkı sarılıyorlar. O nedenle buradaki olumlu şeyleri de oraya aktarmak istiyoruz.

Geliştirdiğiniz model Türkiye'de ne zaman uygulanabilir?

Henüz kaynak arayışı içindeyiz. Kaynağı bulacak sivil toplum kuruluşları bizimle ilişkiye geçebilirler. İlk başta birkaç ilde çalışma yapmak istiyoruz. Görevimiz bir şekilde aktarmak, on kişiye, on beş kişiye. Onlar Türkiye geneline isterlerse yaysınlar. Gördüğüm kadarıyla şu anda devlet bürokratları arasında müthiş derecede bir bilgi eksikliği var. Devletin kendi görevleri dışında yasaları uygulayabilmek için, farklı kurumlara, farklı uzmanlara ihtiyaç var. Çalıştığım kurumun parasını bakanlık veriyor; ama otonomuz. Alanda çalışan profesyonellerle devlet arasına köprü görevi görüyoruz. Türkiye'nin de bu konuda çalışan sivil toplum kuruluşlarının bilgilerinin toplandığı, analiz edildiği ulusal bir araştırma merkezine ihtiyacı var.

Kitleleri çekecek daha popüler projeler olsa keşke.

Biz Hollanda'da sadece yabancılara değil, bütün erkeklere yönelik yeni bir proje başlattık. Adı; Erkekler Şiddete Karşı Koşuyorlar. Maraton düzenleyeceğiz bir gün. Amacımız bunu geleneksel hale getirmek. Daha sonra başka bir ülkede mesela İstanbul, Ankara başka şehirlerde gruplar oluşturup erkekleri koşturacağız. Şortlarını giyecekler ve bakın ben aile içi şiddete karşıyım. Bunun için de çıktım, kendimi gösteriyorum diyecekler. Bugüne kadar hep şiddetin tarafını tuttuk erkekler olarak. Sessiz kaldığımız için bu olay devam ediyor. Şu sinyali topluma güçlü bir şekilde verirsek, yani "Aile içi şiddet, hiçbir şekilde kabul edilemez. Anlaşamıyorsan konuşursun. Konuştuğun zaman anlaşamıyorsan ayrılırsın" düşüncesini yayarsak, etkilerini yıllar sonra da olsa göreceğiz.





 



0 Yorum - Yorum Yaz



Bu sayfa şifrelidir, şifreyi girerek görüntüleyebilirsiniz.


Şifreyi Giriniz

RÜSTEM ŞEN BİR ÖĞRETMENDİ



                  

Musa Kâzım Yalım


14 Nisan 2012

---

Öğretmenlik, toplumun ve bireylerin kişiliğini şekillendiren, geliştiren kutsal bir değerdir. Bir meslekten öte, insan ruhunu ve kişiliğini biçimlendirme sanatıdır. Bu sanat, ancak genel kültürün yanı sıra eğitimsel yetişme ve biçimlenme ile mümkün olur.

Peki, öğretmen kimdir? En yalın tanımıyla öğretmen; bilimsel ve sanatsal değerleri yaratanların yaratıcısıdır.

Ne var ki öğretmenlik, yetersiz idarecilerin uyguladığı çağdışı yöntemler nedeniyle işlevini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu yüzden ülkemizde hâlâ, minik yüreklere koşullanmaların perdelediği gerçekleri gösterecek öğretmen eksikliği yaşanmaktadır.

Rüstem, öğretmenliğin gerektirdiği tüm niteliklere sahipti. 1931 doğumluydu ve benden yalnızca bir yaş küçüktü. Hem çocukluk hem öğrencilik hem öğretmenlik yıllarında, hem de gönül ve fikir dünyasında yol arkadaşım oldu. Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne, Çifteler (Eskişehir) Köy Enstitüsü’nden döndüğüm yıl yazılmıştı. Hemen her hafta sonu bir araya gelir, Köşektaş özlemimizi paylaşır ve hafifletmeye çalışırdık.

Sonraki yıllarda Köy Enstitüleri’nin adı “İlk Öğretmen Okulu” olarak değiştirildi ve enstitüler fiilen kapatıldı. Bu değişiklikle birlikte eğitim süresi dört yıldan yedi yıla çıkarıldı. İşte bu yüzden Rüstem, yedi yıl boyunca özel alan eğitimi aldıktan sonra öğretmen olabildi.

1964-1966 yılları arasında ikimiz de Köşektaş’ta öğretmenlik yaptık. Bu birlikteliğimizde nice doğal sohbetlerimiz, nice müzikli buluşmalarımız oldu.

Rüstem, öğretmenliğin getirdiği sorumluluk ve yükümlülükleri taşıyabilecek bilgi ve beceri kapasitesine sahipti. Ülkemize yararlı bireyler yetiştirmek için var gücüyle çalıştı; öğrettikleriyle mutlu olmayı başardı. Bu bir kanaat değil, gözlemlenmiş bir gerçektir.

Onun vefatını duyduğumda, keşke fırsatım olsa da anılarımızı Köşektaşlılarla dolu büyük bir salonda paylaşabilsem, onu hatıralarla yaşatabilsem diye düşündüm. Sonra çaresizce oturup, anılarımızı kendi kendime anlatmaya başladım; anlattıkça ağladım ve böylece üzerimdeki gamı, kederi dağıtmaya çalıştım. Onu özlemle anıyorum.

---

Musa Kâzım Yalım




0 Yorum - Yorum Yaz



Bu sayfa şifrelidir, şifreyi girerek görüntüleyebilirsiniz.


Şifreyi Giriniz


 

 


Köşektaş Manzarası - 1980 - Tuval üzerine yağlıboya - 60 x 45.
Sizin hiç Köşektaş'la sevişirken çocuğunuz oldu mu?
Köşektaşlı resim sanatçısı Adnan Yalım’ın, 1980 yılının temmuz ortası ile ağustos ortasını kapsayan zaman diliminde, bir ay süren uğraşı sonucu tuval üzerine yansıttığı bir Köşektaş manzarası.
kosektas.net

SİZİN HİÇ KÖŞEKTAŞ´LA SEVİŞİRKEN ÇOCUĞUNUZ OLDU MU?


 

ADNAN YALIM


Söylemek bile gereksiz. Her insanın bir zamanlar doğup büyüdüğü yere bir vefa borcu vardır. Bunun farkına varabilen vefakâr her insan, bu vefa borcunu herhangi bir şekilde ödemek ister. Kimi o yer ve yöresini anlatan öyküler yazar, kimi şiirler; kimi  resmini çizer, kimi efsanesini; kimi de o yer ve yöresini anlatan nakaratlar dizer.

Şimdi, doğup büyüdüğünüz yer aşkına, kendinize, çok değil, az bir zaman ayırarak, bakıcı bir göz ve açık bir dimağla, o başyapıta bir kez daha bakın. Bakın ve tuval üstüne inceltilmiş yağlı boyayla çizilmiş her bir ögenin, resime nasıl yansımış, nasıl bir derinlik kazandırmış olduğunu görün!

Kuşkusuz bu resimi bu denli canlı, bu denli şeker kılan iki önemli etken var. Bu etkenlerden bir tanesi, Köşektaş ve doğasının, bakarken görebilenlere sunduğu o muhteşem güzellik, bir tanesi de ressamın bir zamanlar doğup büyüdüğü yere olan aşkı ve sevgi bağıdır - ki, kim ne derse desin, bir yere duyulan aşk, bir yere olan sevgi bağı, bundan daha iyi ifade edilemez!

Köşektaş‘ın gözde köşelerinden birini yansıtan bu şaheseri çizme düşüncesi, Suat Güneş’in, 1980‘li yıllarda, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Prof. Adnan Çoker Atölyesi’nde öğrenim görmekte olan Adnan Yalım’la olan sohbetlerinde, uzun yıllar ayrı kaldığı Köşektaş‘a olan özlemini dile getirmesi sonucu doğar.

Adnan Yalım, 1980 yılının Temmuz ortasında, tatil için gittiği Köşektaş’ta, hemen işe koyulur. Bir sabah erkenden kalkar, eline tuvalını, yanına da amca oğlu Kadir Özdemir‘i alarak, Mehmet Ağa’nın Çeşmesi‘ne gider. Resmi çizmeye o gün orada başlar. Çizim işlemi tam bir ay sürer ve bu bir ay sonunda yaratmış olduğu bu şaheseri, İstanbul‘a götürerek, Suat Güneş‘e hediye eder.

Tüm bu olup bitenleri işittikten ve resime yeniden baktıktan sonra anlıyoruz ki, bir varlığı ya da bir manzarayı canlandıracak şekilde tuvala yansıtmak, kolay gibi görünse de, oldukça zahmetli bir iş. Ve yine anlıyoruz ki, bu resimi etkili kılan, onun betimlediği ya da betimler göründüğü görüntüler değil, içerdiği aşk, sevgi, hasretlik ve içtenliktir.

Ne tesadüftür ki, sanatçının sanatkâr babası, 1955 yılında, Köşektaş’ın bir diğer gözde köşesini, hayali olarak çizmiştir.

Umarız yakın bir gelecekte başka birileri çıkar Köşektaş’ı tepeden, daha başka birileri de cepheden çizer. Ne ki gidişat şimdilik pek öyle görünmüyor. Yine umarız ki, bir gün gelir, bu gidişat tersine döner. Neticede öyle olması gerekir zaten. Neticede de öyle olacaktır zaten. kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası. 20 Mart 2012.

Adnan Yalım l Köşektaş Estetiği l 1980 l Tuval üzerine yağlıboya l 60 x 45 cm.

 

 

 

Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf gibi tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu içerikler, sahiplerinin rızası olmadan, matbu ya da dijital, başka ortamlarda kullanılamaz!




0 Yorum - Yorum Yaz



Bu sayfa şifrelidir, şifreyi girerek görüntüleyebilirsiniz.


Şifreyi Giriniz

SİLAH TUTAN ELLERDEN DÖKÜLEN İNCİLER




Nedim Uçar


Kimdir Nedim UÇAR? Nasıl yazmalı? Nasıl söylemeli? Nereden başlamalı? Yüce yaratıcı bazı insanları özel bir yetenekle donatarak, yalnızca o iş için yaratırmış. Nedim UÇAR’ı da şair olarak yaratmış ve o, anasından şair olarak doğmuş, 1945 yılının 1 Şubatında Nevşehir İli’nin Hacıbektaş ilçesi, Köşektaş köyünde.

Ankara Polis Koleji ve Polis Akademisinden mezun olduktan sonra 1967 yılında Komiser yardımcısı rütbesiyle göreve başladı. Emniyet Teşkilatının çeşitli kadrolarında görev yapan Uçar, 80 li yıllarda ki Amasya İl Emniyet Müdürlüğü görevinden sonra, 1994-2005 yılları arasında I. Sınıf Emniyet Müdürü olarak polis Başmüfettişliği görevini sürdürdü ve 2005 yılında yaş haddinden emekli oldu. Evli ve üç çocuk iki torun sahibi olan şairimiz, halen Eskişehir’de yaşamını sürdürüyor.
 
Nedim UÇAR’ın özel ve polisiye yaşamı hakkındaki bilgileri oldukça kısa vermeye çalıştık. Çünkü sözlerimizin başında da belirttiğimiz gibi o, şair olarak doğmuş ve sanat yaşamında emsali görülmemiş bir zirve yapmıştır.


Bundan dolayı onunla yapacağımız söyleşide sanat yaşamına ağırlık vermeyi düşünüyoruz, dünya şairi, yazar, emekli emniyet müdürü Dr. Nedim UÇAR’ın.

Soru: Prof. Dr. Münir ŞAKRAK bir araştırma yazısında; sizin için “dünyada eşine rastlanmamış bir başarı gösterdiğinizi ve kendi işi dışında sizin kadar yükselen başka bir ilim adamına rastlamadığını yazıyor. Ayrıca “Dünya Şairi “ ünvanına sahipsiniz. Sanat yaşamınızla ilgili yapacağımız söyleşimizin başında bu konuları biraz açar mısınız.

Nedim Uçar: Şiir yazmak, resim yapmak tiyatro, sinema kısaca Edebiyatın ve Güzel Sanatların bütün dalları Yüce Mevla’nın kullarına bahşettiği, büyük bir lütuf ve nimettir. Benim şiirle ilgim oldukça küçük yaşlarda, hatta okul öncesinde başlar. Allah’ın verdiği bu yeteneği farkedince onu geliştirmek azim ve gayreti de bize düşüyor. Sadece sayın Prof. Şakrak değil, gerek akademik gerekse sanat camiasından yetmiş civarındaki üstadın güzel sözlerine mazhar olmak sanat yaşamında ilhamımın yükselmesine önemli katkısı olmuştur.

Dünya şairi ünvanına gelince de ben halen Dünya Sanat ve Kültür Akademisi üyesi ve Dünya Şairler Konseyi Yönetim Kurulu üyesiyim. Bu yönetime Melih Cevdet ANDAY’dan sonra giren tek Türk olmam beni son derece gururlandırmıştır.

Soru: Size göre insan hayatı nedir? Ya da nasıl olmalıdır? Başka bir ifade ile bir şair hayata nasıl bakar ve hayattan nasıl ilham alır.
 
Nedim Uçar: Yaşanılan her şeyden mutlaka bir ders çıkarılmalıdır. Başarılı olmanın koşulu çalışmadaki sürekliliktir.

Gördüğüm her olaydan hayat dersini aldım,
Bilgi çağı girince biraz geride kaldım,
Gece gündüz çalıştım kendimi aşmak için,
Önce bir damla idim şimdi ummana daldım.

diyorum. Bu dörtlük benim yaşam felsefemin,yaşama bakışımın bir ifadesidir. Ayrıca hayatın içinde mutlaka zıtlıklar olacaktır. Bu zıtlıklar asla bizi yanıltıp aşırtmamalıdır. Düşünmeliyiz ki zıtlıklar aslında hayatın dengesidir.


İçinde beslese de deler ağacı kurdu,
O delik açılınca olur bir kuşun yurdu,
Bir dengenin içinde zıtlıklar bulunmasa,
O zaman dünyanın hali nice olurdu.

Soru: Bu dörtlükteki “zıtlıklar” kavramının içerdiği özlü mesaj nedir?

Nedim Uçar: Fiziki manada dünyanın ve onun doğasındaki dengedir. Ancak daha ötesinde, insanı iınsan yapan ve yaşatan sevgidir. Ayırımsız biçimde birbirimizi sevmeliyiz. Zıtlıklarımızı farklılıklarımızı sevgi potasında eritip insani değerlerimizi zenginleştirmeliyiz. Bu sözlerimi de şu dizelerimde noktalamak istiyorum.

Saygının temel taşı insanı insan bilmek,
Sevgi varken dünyada bize düşmez ezilmek,
Onarması güç olur bir kalp kırdınsa eğer,
Özür dilesen bile çözüm değil üzülmek.

Soru: Şiirin sizin hayatınızdaki yerini sormaya hiç gerek yok. Çünkü sizin düz konuşmanız bile oldukça akıcı ve manzum ve her konuşmanıza mutlaka bir dörtlükle nihayet veriyorsunuz. Ancak şunu öğrenebilir miyiz? Öncelikle şiiri siz nasıl tanımlıyorsunuz? Şiir yazmanın nasıl bir etkisi oluyor?

Nedim Uçar: Şiir, güzelliklerin nefes alışı ve hayatın bir noktada eleştirisidir. Konuştuğum ses içimdeki histir. Her insanın coşkuyu, sevgiyi, iyiyi, güzeli, gerçeği, yerine göre de çileyi, acıyı, sevdayı, özlemi, hüznü arayıp bulma yoludur. Bu duygu ve düşünceleri şiirde olduğu kadar hiçbir sanata yüreğimize ve belleğimize kazıyamayız.

Soru: Şiirinizde genellikle lirik bir üslubun hakim olduğunu, sade ve yalın bir Türkçe kullandığınızı görüyoruz. Bu konuda etkisinde kaldığınız şair ya da şairler var mı?

Nedim Uçar: 2002-2009 yılları arasında yirmi ayrı kişi tarafından şiirlerim hakkında tez çalışması yapılmıştır. Gerek bu araştırmaların gerekse sanat çevresinde beni izleyenlerin üzerimdeki ortak kanaati; şiirde hiç kimseyi örnek almamış kendi çizgimi kendim belirlemiş olmamdır. Halkla köprü kurabilmek için de dilin anlaşılır olması gerektiğine inanıyorum.

Soru: Şiirde ilham kaynaklarınız nelerdir?

Nedim Uçar: Şiirin ilhamı şairin yüreğinde kor alev halinde yanar bir vaziyettir. Kainatta var olan her şey benim için birer ilham kaynağıdır. Şair, herkesin bakıp da göremediği, güzellikleri ve olumsuzlukları gören ve topluma tavizsiz olarak sunan bir bilge kişidir. Şair, yerine göre çıplak elle koru söndürür, yerine göre de buzulları yüreğinde damla damla eritir. Yıldızların göz kırpması, sevdalı yüreklerin çarpıntıları, güneşin doğuşu, batışı, taze toprak kokusu, mevsimlerin sıralanması, turnaların katarlı uçuşları, bir garbin iç çekişi, yalnız bir ağacın ayakta ölüşü, bir çocuğun masumane gülüşü, şair için ilham kaynağıdır. Zaten şairlik vasfı duygusal insanların fıtratlarında mevcuttur. Gönül penceresinden görülen her şey ilham kaynağıdır.

Soru: Şu ana kadar kaç şiiriniz oldu? Basılı eserleriniz nelerdir?

Nedim Uçar: Yazdığım şiir sayısını hatasız söylemem mümkün olmayabilir. Sadece bir başlık altında yazdığım bir şiirim 4444 dizeden oluşmaktadır. Ayrıca, binlerce şiirim arşivlerimde sırasını beklemektedir. Basılı kitaplarım: 1- Roman, 1- Hikaye, 4-Tiyatro, 12- tane de Şiir kitabım var. Ayrıca basımda olan bir de maniler kitabım olacak. Sadece maniler kitabında 4000 den fazla kıta mevcuttur. Şiirlerimde 300 den fazlası TSM, 10 tanesi THM, 8 tanesi Marş, 5 tanesi İlahi, 12 tanesi Çocuk Şarkıları dalında değerli bestekarlar tarafından bestelendi. TRT repertuarında yüzün üzerinde eserim mevcuttur.

Soru: Aldığınız ödüllerden bahseder misiniz?

Nedim Uçar: Aldığım ödülleri birer birer sıralasam sanırım benim için özel bir sayı çıkarmanız gerekir. Çünkü bu güne kadar katıldığım her şiir ve edebiyat yarışmalarının nerede ise tamamında ödül aldım. Şu anda resmileşen ödül sayım 160’ın üzerinde. Bu rakam bir rekordur. Bu güne kadar bu kadar ödül alabilen hiçbir şair ve yazar yoktur. Bunu açıkça belirtmek istiyorum. Bu ödüllerimin içinde uluslararası, ulusal, bölgesel ve kurumlar arası birincilik dahil değişik ödüllerim mevcuttur. Şu anda elimde bulunan şiltler, madalyalar, belgeler ve dökümanlardan en azından 200 metrekarelik bir müze bile açılabilir. Eğer ki bu konuda benden bir talepte bulunan kurum ve kuruluş olursa görüşebilirim. Çünkü bu belgeler birer emek mahsulü, göz nuru, alın teri ve beyin gücüdür. Bunların heba olmaması gerekir. Bu çok önemlidir.

Soru: Şair olarak yurtiçi ve yurtdışında katıldığınız etkinlikler nelerdir? (Şölen, Konferans, Sempozyum vb.)

Nedim Uçar: Hepsini burada ifade etmem mümkün değil ancak birkaç tanesini sıralayabilirim. Yurtiçinde Uluslararası Yunus Emre, Karacaoğlan, Mevlana, Hacıbektaş Veli, İznik Göl Akşamları ve Porsuk Şiir Akşamları isimleri altında düzenlenen şairler şölenlerine katıldım. Yurtdışında da Meksika, Newyork, Çin ve Almanya’da düzenlenen Dünya Şairler Kongresi ve Şiir Şölenlerine katıldım. Diğer taraftan bir çok üniversitedeki kongre, şölen ve sempozyumlara iştirakim olmuştur. Halen de üniversitelerle ilgim devam ediyor, konferanslar veriyorum. Buradan aracılığınızla duyurmak isterim ki bu bağlamda Polis Akademisi ile Kolej ve Polis Meslek Yüksek Okullarımızda da davet edilmem halinde büyük bir mutluluk içerisinde genç meslektaşlarıma, öğrencilerimize yararlı olmak isterim.

Soru: Sevgili üstat sizinle sohbet çok farklı ve çok güzel hatta bir ayrıcalık. Ne var ki zaman ve dergimizin kapasitesi itibariyle sınırlı durumundayız. Son olarak, “Türkiyem” isimli şiiriniz Milli Eğitim Bakanlığıyla Talim Terbiye kurulu kararıyla ilköğretim 8. sınıf Türkçe Kitaplarına konulmuş ve ders olarak okutulmaktadır. Bu şiirinizi sizden dinleyebilir miyiz?

Nedim Uçar: 1982 yılında yazdığım Türkiye’m şiirimden başka Polis Koleji ve Polis Akademisi ile 150. Yıl marşlarının güfteleri de bana aitti. Bunlar benim için birer abide niteliğindedir.


 TÜRKİYE’M


Al bayrak altında özgür yaşarsın,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.
Uygarlık yolunda çağlar aşarsın,
Anadolu’m cennet yurdum, Türkiye’m.

Antalya’da bahar, Ağrı’da karsın,
Adana’da pamuk, İçel’de narsın,
Ankara’da seğmen, Dadaşta barsın,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

İzmir’de üzümsün, Afyon’da kaymak,
Bilecik’te otağ, Söğüt’te oymak,
Bursa’da yeşile olur mu doymak?
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Ordu’da fındıksın, Rize’de çaysın,
Giresun’da yayla, Kilis’te taysın,
Burdur akşamında bir dolunaysın,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Amasya’da elma, Bitlis’te tütün,
Aydın’da efenin yüreği bütün,
Bolu’da Kör oğlu olur görüntün,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Hakkari’de kilim, Sinop’ta yelsin,
Kırıkkale’de gök, Bartın’da selsin,
Balıkesir’de göl, Gemlik’te dalsın,
Anadolu’m, cennet yurdum,Türkiye’m.

Erzincan’da bakır, Tunceli boyar,
Elazığ’da Keban dağları oyar,
Antep’e uğrayan tatlıya doyar,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Zonguldak’ta kömür, Batman’da petrol,
Erzurum’da tabya geçmişe bir yol,
Eskişehir der ki; Yunus gibi ol,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Urfa’da balıksın, Fırat’ta baraj,
Maraş’ta dondurma, Artvin’de viraj,
Yalova düzünde çiçekli peyzaj,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Toros dağlarında dumanlı başın,
Antalya koyunda hilaldir kaşın,
Nevşehir’de yatar Hacıbektaş’ın,
Anadolu’m, cennet yurdu, Türkiye’m.

Manisa’da mesir, Isparta’da gül,
Kırşehir’de ahi, Karaman’da dil,
Konya’da Mevlana gel diyen gönül,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

İstanbul’da boğaz, Şırnak’ta gece,
Kırklareli’nde kamp, Ürgüp’te baca,
Sivas’ta Pir sultan, Horto’da Hoca,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Yozgat’ta sürmeli, Mardin’de kapı,
Gümüşhane’de köşk, İzmit’te yapı,
Karabük’te demir, Siirt’te tipi,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Diyarbakır’da sur, Hatay’da liman,
Tekirdağ’da rakı, Düzce’de zaman,
Sakarya destanı en güzel roman,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Aksaray’da vadi, Tokat’ta bağsın,
Ardahan’da sınır, Samsun’da çağsın,
Bayburt’ta geçisin, Bingöl’de dağsın,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Kütahya’da çini, Uşak’ta cıva,
Niğde’de halısın, Iğdır’da ova,
Malatya’da kaysı dertlere deva,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Kayseri’de mantı, Anamur’da muz,
Çorum’da leblebi, Koçhisar’da tuz,
Trabzon’da horon, Çankırı’da güz,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Osmaniye’de yaz, Manavgat’ta su,
Efes’te antik çağ, Perge’de duygu,
Bodrum sabahında mahmur bir uyku,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Muğla’da Gökova, Muş’ta yokuşsun,
Denizli tığında ipek nakışsın,
Çanakkale’de ki şanlı bakışsın,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Dağsın Kastamonu, Adıyaman’da,
Toplanmış suların göl olmuş Van’da,
Edirne’n bir yanda, Kars’ın bir yanda,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.


 




0 Yorum - Yorum Yaz

SITKI AKDOĞAN
YAKINDA KOSEKTAS.NET'TE



Sıtkı, köyümüzün ayrı bir rengiydi, büyük küçük herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Sokakta, kahvede, bakkalda,  nerede olursa olsun, odak noktası o olurdu ve herkes bir şekilde onunla diyalog kurmak isterdi. 

Zeki ve hazır cevaptı, yeri geldiğinde, lafı gediğine koyardı! 

Kimi zaman, gelecekle ilgili, kimi tasavvur ve tasarlamalar yapardı:

Öldüklerinde mezara, soldan sağa: 

“Pot”, “Best”, “Sıtkı” ve “Amina” sırayla konacaklardır; “Amina”nın sol yanı boş kalacaktır!”

Sıtkı bu sıralamayı elinin ayasına çizerek gösterirdi.

Köşektaş’ın olmazsa olmazı Sıtkı’yı minnet ve özlemle anıyorum!




0 Yorum - Yorum Yaz



Bu sayfa şifrelidir, şifreyi girerek görüntüleyebilirsiniz.


Şifreyi Giriniz

Hacı Bektaş Veli Dostluk Barış Ödülü


 SEVGİ SÖKECEK HER ŞAFAK

Dr. Salim Çelebi


Hacıbektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen serbest vezin şiir yarışmasında birincilik elde etmiş olan şairimiz Dr. Salim Çelebi'yi bu başarısından dolayı yürekten kutlarız!

Bu şiirin başarısı, yalnızca imgelerinde değil; öğretiyi bir duyguya değil, bir eyleme dönüştürmesinde yatıyor. Bu nedenle yarışmada birincilik alması şaşırtıcı değil; metin hem kültürel hem şiirsel açıdan güçlü bir bütünlük sunuyor.

kosektas.net


Su da yandı…

Çiçek açtı külünde öfkemiz

boyları bodur, renginde hüzün;

barışa davetti

ışığı gönlümüzün

çığlığı arzdan arşa dayandı.

 

Karda yeşili gördük

doyduk çölde suya,

nurda bir Veli gördük

düştük yola.

Düştük yola ereği için yüreğimizin

“yol bir, sürek bin bir;”

dedik ki,

“yüktür beden

büyüktür erek

Hakka yürüyen

halkta yeniden dirilir.”

Kimimiz kanaatkâr olduk

kara toprakla haşır neşir;

kimimiz zanaatkâr olduk

bin uğraş, bir devşir.

 

Düştük yola

yol yolcuya

toprak suya aç gibi,

suretimizi gördükçe suratınızda   

bir bir sıralandı gerçekler

şaklayan kırbaç gibi:

Bizden almış cesareti korku

bizde bulmuş esareti öfke

bize sunmuş gayreti kin;

karartmasın hiçbir gölge

karartsa da yine hoşgörü ekin.

           

Harslar hırslara yük

doğa kaygılı

nasırlaşmış kör inanç

bilimin boynu bükük;

çember çember çevrilmişiz

ayrılık öyle bir hüzün, öyle bir keder ki,

kök salmış benliğimize bencilliğimiz

ele avuca sığmaz bir kızıl ejder ki;

esir’i beden:

Kaçıp, saklanmış intikam

yasaklanmış gerçek

tutuklanmış yitik yaşam!

 

Tutsak değil belleğimiz kine

edilemez tarif,

aldanma, aldatmasın duygularımızdaki mühür;

sevdalarımız bir ceylan kadar zarif

bir çağlayan kadar gür

yola düştük.

İşimiz insan sevgisi

başımız dik

aşımız ortak;

yunduk, arındık bola düştük

sevgi sökecek her şafak.

 

Uğrun uğrun ah çekip ağlarken biz;

umursanmadı

yok sayıldı kimliğimiz

yola düştük.

Sabır kanadı damarlarımız

buruk değildi tadı,

omuzlarımızdaydı cömertliği hasletin;

ariflerin nefesiyle yıkandı

kalmadı hükmü kemik, kan ve etin.

 

Alnımız açık

yolumuz belli,

inançlıyız

ölüm olsa da bedeli

dalga dalga barışa evrilecek savaş

ve gelecek

nurlu öğretinle şekillenecek

Hünkârım Hacıbektaş.






0 Yorum - Yorum Yaz



Bu sayfa şifrelidir, şifreyi girerek görüntüleyebilirsiniz.


Şifreyi Giriniz

ÖKSÜZOĞLAN ÇİÇEĞİ

Celalettin Ölgün


Karın yağdığı pek çok yerlerde bilinir. Karın eridiği, yer yer toprağın göründüğü  yerlerde, karın arasından uçuk mavilik sinmiş ak ak çiçekler açar. Kimi yerde bu çiçeğin adı karı delip çıktığı için Kardelen çiçeğidir. Kardelen çiçeğine  köyümüzde “Öksüzoğlan çiçeği” derler.

Anlatılır: Analık elinde kalmış bir çocuk. Eve alınmadığı için karlar üstünde yatmak zorunda kalmış. Üzerini yağan kar yorgan gibi örtmüş bir durumda uykuya dalmış. Eriyen karın arasından kafasını çıkarıp çıkarıp bahar geldi mi? diye bakarmış. Kafasını her kaldırışta beyaz bir çiçek olurmuş. Bundan dolayı bu çiçeğe “Öksüzoğlan Çiçeği” dene gelmiş.


 

 




0 Yorum - Yorum Yaz



Bu sayfa şifrelidir, şifreyi girerek görüntüleyebilirsiniz.


Şifreyi Giriniz




Bu sayfa şifrelidir, şifreyi girerek görüntüleyebilirsiniz.


Şifreyi Giriniz




Bu sayfa şifrelidir, şifreyi girerek görüntüleyebilirsiniz.


Şifreyi Giriniz




Bu sayfa şifrelidir, şifreyi girerek görüntüleyebilirsiniz.


Şifreyi Giriniz

TARİH DÜŞSÜN ZAMAN

Dr. Şair Salim Çelebi

Köşektaşlı Dr. Şair Salim Çelebi, 16 - 18 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan, "Uluslararası Hacıbektaş Veli Anma Etkinlikleri" için düzenlenen şiir yarışmasının serbest vezin dalında, "Tarih Düşsün Zaman" adli şiiri ile ikincilik ödülü aldı! Sayın Dr. Salim Çelebi'yi, almış olduğu ödülden dolayı tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz!

kosektas.net




Dur!
Savurur beni kendi fırtınam...
Ben,
ne dorukta kanatlanan
bir kartal
ne de rüzgarla secdeye varan bir serviyim.
Farklı farklı olsa da
bazen yasaklansa da ismim
inan ki aynıdır cismim:
Karanlığa ışık tutan Hacıbektaş eriyim.
 
Dur ve dinle:
Hak aşkına,
enel- Hak aşkına,
on dört masumu-pak aşkına
yolculuk yapalım tarihe seninle...
 
Kandılar!
Bir kez daha kandılar
kördü gecenin karanlığı
kanlarıyla yıkandılar.
Güneş tutulmadı o gün
unutulmadı o gece...
Haktı erekleri
dillendirmekti halka Hak uğruna gerçekleri.
Kum ve serap ve “Ya Rab!” sesleriyle
ve tükenmeyen nefesleriyle
Hakka yürürken 72 can;
Kerbela’da tarih düştü zaman.
 
On altıncı asırdı...
Zaman yorgun
zaman suskun
zaman tarihe esirdi
kendi çıkmazında...
Haber verdi yapılacak akını
Mehter takımı:Tekbir getirdi ulema!
 “Cennet” vaat edildi
ihtiyaç duyana,
“Katli vaciptir!” denildi
inanmayana...
Ve fetva ve ferman
ve meşrulaştı yapılacak katliam!
“Yetiş ya Hızır!” çığlıklarıyla
kızıl aktı Munzur.
Hakka yürürken mazlum ve mahzun ve masum
kırk bin can;
Anadolu’da tarih düştü zaman.
 
Uyan dostum, uyan;
küreleşti dünya
indirdik öküzün boynuzundan:
Oymaktık, ulus olduk destanlara...
Direndik, mahpus olduk zindanlara...
Gün geldi, suspus olduk iskânlara...
 
Evet dostum,
bilmelisin Nesimi’den
anlamı yoktur sırtta taşınan postun...
Farkında ol her şeyin
Hak uğruna şehit edilmedi mi Hüseyin?
Ben Yurttaşım:
Anadolu’da Hacıbektaş’ım
Maraşta Mahzuni olur sesim
Pir Sultanda nefesim... 
Direnişimin
simgesidir Şeyh Bedrettin.
Ve Yunus ve Yedi Ulu Ozan
ve On İki İmam tanırım ben;
tanıdıkça utanır
utandıkça nurlanırım ben...
Semahta toprakla bütünleşirim,
on iki fark
tek bir tat olur aşuremde
hakça üleşirim;
umutla filizlenir gönlüm
ışıkla yeşeririm.
 
Yürü dostum,
yürü ışığa doğru
takip etsin seni gölgen... 
Horasan’da beynim
Kerbela’da yüreğim
Serçeşme’de Güneşimsin sen.
Yeni bir tarih yazalım:
Harfleri dost
sözcükleri sevgi
sayfaları aşk olsun;
benzemesin bugünküne
yazılanlar başka olsun;
sevgiyle yoğrulsun ürettiklerimiz
paylaşımı hakça olsun;
eceliyle Hakka yürüsün her insan;
ne gözyaşı ne kan
saçtığı ışıkla tarih düşsün zaman. 

Dr. Şair Salim Çelebi


 






Bu sayfa şifrelidir, şifreyi girerek görüntüleyebilirsiniz.


Şifreyi Giriniz




Bu sayfa şifrelidir, şifreyi girerek görüntüleyebilirsiniz.


Şifreyi Giriniz




Bu sayfa şifrelidir, şifreyi girerek görüntüleyebilirsiniz.


Şifreyi Giriniz



SON SABAH
Leyla Uçar Bayazıt
 

Bu öykü yaşanmış bir olay olup; Diyarbakır'ın merkeze bağlı Bağlar semtindeki Bağlar Sağlık Ocağına 75 m. uzaklıkta oturan 5 kardeşten biri olan 6 yaşındaki kız çocuğu Tenzile Erdoğan'ın aşısı yapılmadığı için Difteri (Kuşpalazı) hastalığına yakalanması ve sonunda ölmesini konu almaktadır. Öykü, Leyla BAYAZIT* tarafından kaleme alınmıştır.


Her sabah bütün kardeşler beşimiz aynı odada uyanırdık .
Bu gün gözlerimi açtım başucumda sadece annem var.
Gözlerinde bana her bakışındaki o sıcacık ışıkları görüyorum.
Ama gözlerime öyle bir bakıyor ki
Sanki O’nun canı benimkinden daha fazla acıyormuş gibi.
Saçımı koklayıp, ellerimi öpüyor
Gözümü açmaya çalışıyorum ama kapaklarını tartamıyorum.
Yatıyorum ama o kadar yorgunum ki...
Yorgunum, sanki evimizin az ötesindeki sağlık ocağının
Bahçe duvarlarının etrafında koşturarak oyun oynamış gibi...
Annem neden bu kadar üzgün acaba?
Biliyorum aslında ben hastalandım diye;
Ama nasılsa iyileşeceğim.
Ne zaman iyileşeceğim acaba?
İyileşip hastaneden eve gidince,
Ablama sımsıkı sarılacağım.
Onu yanaklarından koklayarak öpeceğim,
Öpeceğim ki, yorgunluğu çıksın çünkü,
Annem benim yanımda kalırken
Evimizin bütün işlerini o yapmıştır,
Çok yorulmuştur,
Hem de hiç ders çalışamamıştır
Ama olsun, O yine de sınıfta kalmaz, biliyorum...
Bu sene üçüncü sınıfa geçer.
Ben de seneye okula gidince,
Ağabeyim gibi önce okumayı ben öğreneceğim ki,
Öğretmen bana da hikaye kitabı versin.
Bu kitabı önce eve gelip kardeşlerime okuyacağım ...
Çok uykum geliyor...
Uyumak istiyorum...
Nefes alamıyorum.
Bahçeye çıkmak istiyorum ama, konuşamıyorum...
Bari camın yanına yaklaşsam...
Şu burnuma kapattıkları şeyi çıkarsalar da...
Saçımda, yanaklarımda, dudaklarımda kadife gibi bir şey dolaşıyor
Bu, annemin eli olmalı
Evet, evet... anne kokuyor bu annemin eli.
Gözümü aralamaya çalışıyorum.
Annem neden bu kadar panik ve telaşlı?
Bembeyaz giyimli biri var yanımda
Bu doktor olmalı.
Benim hakkımda konuşuyorlar galiba,
Anlayamıyorum...
Annemin hıçkırıklarını duyuyorum.
Annem ağlarken ben de çok üzülüyorum
Anneciğim, ağlama annem..
Sesim çıkmıyor galiba.
Sesimi duyuramıyorum.
Sesim çıkmıyor ama, annem yanımda!
Gözlerimi açıyorum annemin gözlerinin içine bakarak
Ağlama!... demek istiyorum.
Annem beni duyamadı ama,
Anladı bak...
Başörtüsünün uçlarıyla ıpıslak olmuş yanaklarını kuruluyor.
Bana gülümsemeye çalışıyor
Nefes alamıyorum... Nefes alamıyorum...
Göz kapaklarımı tutamıyorum.
Yanağıma annemin gözyaşı düştü...
Bu kocaman hastaneye dün gelmiştik.
Bugün 9 Ekim Pazartesiymiş.
Biraz önce çok kalabalık bir grubun konuştuklarını duymuştum.
Hepsi benim hakkımda konuşuyorlardı ve
Birileri diğerlerine bir şeyler anlatıyordu.
Gözümü tekrar açıyorum
Kapının yanında birisi babama bir şeyler soruyor,
Bir şeyler anlatıyor,
Hiç AŞI yaptırmadınız mı?
Hayır...
Peki KUŞPALAZI diye bir hastalık duydunuz mu?
Evet...
Duymaya çalışıyorum,
Anlamaya çalışıyorum
Doktorun babamla ne konuştuğunu tam duyamıyorum ama...
Anladığım kadarıyla eğer AŞI olsaymışım,
Şimdi bu kadar hasta olmayacakmışım.
Gözlerim kapanıyor...
Açamıyorum.
Etrafımda gene birileri var galiba birisi diğerlerine yine benden bahsediyor.
"Tenzile ERDOĞAN
6 yaşında kız
Bağlarda oturuyor
Evleri sağlık Ocağına sadece 75 metre uzaklıkta"
Gözlerimi açmaya çalışıyorum ama...
Artık göz kapaklarım hiç kalkmıyor
Nefes alamıyorum anne...
Beni duyabiliyor musun?
Ben senin yanımda olduğunu hissediyorum ama,
Sesim çıkmıyor herhalde...
Sen beni duyamıyorsun anne
Bana cevap vermiyorsun
Nefes alamıyorum...
Sanki birileri boğazımı sıkıyor
Uzakları görüyorum
Çok uzakları
Bulutlar,
Bulutlar var orada ama,
Ben neden nefes alamıyorum?
Annem elimi her zamankinden daha sıkı tutuyor
"Tenzile yavrum dayan... n’olur!
Yavrum n’olur dayan" diyor...
Onun hıçkırıklı sesini duyuyorum ama,
O benimkini duyamıyor,
Zaten cevapta veremiyorum artık ...
Kendimi çok kötü hissediyorum...
Nefes alamıyorum...
Çok canım acıyor,
Uykum geliyor...
Uyumak istiyorum ama,
Uyanamayacakmış gibi hissediyorum kendimi
Ama yine de uyanmak istiyorum
Annemi dışarıya çıkarıyorlar
Anne, beni bırakma!
Lütfen, annemi çıkarmayın!
Beni duymuyorlar
Elimi bıraktı,
Üşüyorum ...
Nefes alamıyorum...
Göz kapaklarım kalkmıyor
Çok uykum var...
Neden annemi çıkarıyorlar?
Neden beni düşünmüyorlar
Nedenini bilmiyorum ama,
Zaten beni düşünseler,
Ben bu kadar hasta olmazdım.
Annemin AŞI olmam gerektiğini bilmediğimden eminim,
Eğer bilseydi ne pahasına olursa olsun,
O bana bu AŞI’yı yaptırırdı.
Ya babam...
Babam da bilmiyor muydu aşı olmam gerektiğini...
Sağlık ocağındaki hemşireler neden bana AŞI yapmadılar
Benim bu kadar hasta olacağımı onlar da bilmiyorlar mıydı ?
Onlarında çocukları benim kadar hasta olsaydı,
Eminim ki onlar da annem kadar üzülürlerdi.
Neden birileri anneme benim aşı olmam gerektiğini söylemedi ?
Annemin bu kadar üzüleceğini düşünmediler mi ?
Ya da.. ya da..
Kim biliyordu?
AMA BEN AŞI OLMAM GEREKTİĞİNİ BİLMEDİĞİMDEN EMİNİM.
Ben bilseydim,
Benim elimde olsaydı,
Uykum gel...

22.05.2002


*Leyla Bayazıt Ahmet Uçar'ın kızıdır.



 
 
 
 
 


 

ÖTEKİ ÇANAKKALE


Çanakkale Savaşları`nın yıldönümlerini, toplumu sarmalayan şiddet kültüründen kurtulmak için, yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının dillendirildiği
günlere dönüştürmeliyiz!

Hacı ÇÖL


Köyümüz bilgisunum sayfası kosektas.net`e böylesi barış kokan bir çiçek sunmuş olmasından dolayı öğretmen Hacı ÇÖL`e çok teşekkür ederiz!

kosektas.net 


Çanakkale`den Barışa Giden Yol

Son günlerde sitemizde Çanakkale Savaşları’yla ilgili tartışma yazılarını ilgiyle izliyorum. 18 Mart tarihi yaklaştıkça konunun daha da güncelleşeceğini düşünüyorum.

18 Mart savaşın başlangıcı olarak kabul edilir, öyle bilinir. Oysa İngiliz birlikleri 19 Şubat 1915 tarihinden itibaren Settülbahir ve Kumkale mevkilerini bir ay boyunca bombaladı. Çanakkale Savaşı’nı bir bütün olarak değerlendirecek olursak 19 Şubat’ı başlangıç olarak kabul etmemiz gerekiyor.

Ortaokul Sosyal Bilgiler öğretmenim Köksal Altun (Köksal Hoca) bize tarihi; sebepler, olaylar ve sonuçlar olarak incelenmesi gerektiğini öğretmişti. Ne iyi öğretmiş, Hocamı saygıyla anıyorum. Çanakkale Savaşı’na bu açıdan bakacak olursak; öncelikle bu savaş neden yapıldı, gerekçeleri neydi? İlk akla gelecek olan “düşmanlar yurdumuzu ele geçirmek istiyordu” olurdu herhalde. Evet itilaf devletleri bunu istiyor olabilirler. Ama onların asıl hedefi boğazları geçip Rusya’ya yardım etmekti. Bu arada Enver Paşa’nın iki Alman gemisine Osmanlı bayrağı çekerek Karadeniz’e geçip Rus kentlerini bombalaması ile Osmanlı Devleti’nin resmen savaşa girdiğini de belirtelim. Savaşlardan bitkin düşmüş bir halkı yeni ve büyük bir savaşın ortasına atan başta Enver Paşa olmak üzere İttihatçılar’ın asıl amacı Turan ülküsünden başka bir şey değildir. Mustafa Kemal’in o yıllarda düşünsel olarak İttihatçılar’dan ayrıldığını da ekleyelim.

Birinci Dünya Savaşı başlamış, bütün şiddetiyle sürüyor ve kendimizi savaşın içinde buluyoruz. Yıllardan beri yapılan Rus Savaşları (93 Harbi), Balkan savaşları, Trablusgarp Savaşı, Suriye, Mısır Savaşları derken askeri ve ekonomik anlamda bitkin düşmüşüz. Ordu bu savaşlar sonunda iyice yıpranmış. Çanakkale için yeniden seferberlik emri çıkarılıyor, eli silah tutan erkekler askere alınıyor. Mesleği asker olmayan bu insanların çoğu öğretmen, doktor, esnaf, tüccar gibi çeşitli meslek gruplarındandı. Yani ülkenin aydın ve üretken insanlarıydı.

Savaş değişik cephelerde bir yıla yakın sürdü. Her iki taraftan yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Ne kadar kolayca söyleyiverdik “yüz binlerce insan hayatını kaybetti”. Onların aileleri, geride bıraktıkları hayatları, savaş sırasındaki yaşadıkları psikolojik travma.

Bugün rahat koltuklarımızda, o insanların yaşadıklarını anlamaya çalışmak, sempati kurmak ve hak ettikleri en büyük saygıyı içimizde duyumsamak o insanlar için yapabileceğimiz en önemli şey galiba. Karşılıklı cephelerde savaşan, adını, sanını, memleketini bilmediği insanlarla yeri gelip ekmeğini paylaşan onurlu insanlar savaşın ne kadar gereksiz olduğunu bizlere gösteriyor.   

Savaşın bitiminde Çanakkale geçilmemişti. Yokluklar içinde mevzilerini savunan bu insanlar kendinden kat kat büyük ordulara boyun eğmemiştir. Başta Anafartalar komutanı Mustafa Kemal olmak üzere hepsini rahmet ve şükranla anıyoruz (Annemin dedesi de Çanakkale’de kalmış, künyesi bile gelmemiş). Evet Çanakkale geçilmemişti. Savaş kazanıldı demiyorum. Zira yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği bir savaşın kazananı olmayacağını düşünüyorum. İtilaf devletleri İstanbul’a, oradan da Karadeniz’e ulaşamadılar. Buna bağlı olarak tarihin seyrini değiştirecek önemli gelişmeler oldu. Rusya’da çarlık rejiminin yıkılması, Ekim Devriminin gerçekleşmesi Kurtuluş Savaşı sırasında bizi oldukça rahatlattı. Aksi durumda bir de doğu cephesinde Ruslarla savaşmak zorunda kalmamız Kurtuluş Savaşı’nın nerelere evrilebileceğini tahmin etmek oldukça zor olacaktır.

Çanakkale Savaşı’na salt “vatan savunması” gözüyle bakmak yanıltıcı olabilir. Savaş bitiminde başkent kurtulmuştur. Ama aradan birkaç yıl geçmeden (13 Kasım 1918) İstanbul işgal edilmişti. İngiliz gemileri boğaza demirlemiş, şehrin sokakları yabancı askerlerle dolmuştu. Uğruna Çanakkale’de onca insanımızı kaybettiğimiz ülkede, İstanbul’un fiili işgaline karşı bir tek kurşun bile atılmamıştır. Bu açıdan değerlendirecek olursak, o insanlara karşı haksızlık etmiş oluruz. Bunca çaba, eziyet heba mı oldu diyeceğiz?

Çanakkale Savaşları’nın yıl dönümlerini, genç kuşaklara şehit olmanın erdemlerinin anlatıldığı; ölümün, öldürmenin özendirildiği günler olmaktan çıkartıp, toplumu sarmalayan şiddet kültüründen kurtulmak için, yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının dillendiridiği günlere dönüştürmemiz gerekiyor. Ancak o zaman uğruna onca canlar verdiğimiz bu güzel yurdu yaşanır kılabiliriz.

Hacı ÇÖL - Kırşehir,  11.3.2006, 22:00





1 Yorum - Yorum Yaz



Bu sayfa şifrelidir, şifreyi girerek görüntüleyebilirsiniz.


Şifreyi Giriniz

Körinanca Karşı Köy Enstitüleri ve Türk Köylüsü

Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyaları... 


Orada, köy yaşamı, öğretmen ve öğrenciler tarafından incelenerek, köylülerin inançları, gelenek ve görenekleriyle ilgili araştırmalar yapılırdı. Tarım İşleri Dersi'nde, üzüm asmalarına yönelik çalışmalar görülmeye değerdi. Her üzüm asmasının, kendi gövdesine bağlı, numaralı bir künyesi vardı. Tüm künyeler bir deftere kayıt edilir, asmaların bakım ve verimleri karşılaştırılır, elde edilen veriler ışığında, hangi asmanın, hangi toprakta ve hangi gübreyle daha verimli olacağı bulunmaya çalışılırdı. M. K. Y. 


II - Köy Enstitüleri'nin Kuruluş Amacı ve Metodu

Musa Kâzım Yalım

 1951 Hasanoğlan Köy Enstitüsü Mezunu


Atatürk’ün, felsefe olarak seçmiş olduğu bilimsel dünya görüşünün ışığı altında Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un yaratıcı ve yapıcı eğitim – öğretim anlayışıyla, bilimsel ve sanatsal doğrultuda biçimlenen Köy Enstitüleri; Türk köylüsü ve Türk toplumuna özgü, özel bir pedagojik metot olarak, Türk eğitim tarihinde mutlaka yerini alacaktır.

 


 

Köy Enstitüleri, tüm dünya insanlığının yararlanabileceği örnek bir eğitim – öğretim sistemi olarak Türk ulusunun gururu olacaktır. 

Cumhuriyet yönetiminin getirdiği, bilimsel dünya görüşünün açtığı aydınlık yolda yaratılan Köy Enstitüleri felsefesi ve ruhuyla; Türk toplumunun tarihsel gelişim doğrultusuna biçim veren, “dinsel dünya görüşünün” oluşturduğu dogmatik, metafizik, düşsel, ruhcu ve körinanca yönelik bilim dışı bağnaz bir anlayışın granitten örmüş olduğu körinanç duvarlarını aşarak, Atatürk’ün bilimsel dünya görüşüyle bütünleşmiştir. 17. Nisan 1940.

Köy Enstitüleri, Türk köylüsüne ve Türk toplumuna özgü, özel bir pedagojik metot ve aynı zamanda Türk toplumuna özgü bir Rönesans hareketidir.

Köy Enstitüleri!nin yaratıcıları; dünyada bir benzeri daha bulunmayan, Türk köylüsünün ve Türk toplumunun içinde bulunduğu ekonomik, kültürel ve sosyal koşullara göre, yepyeni bir eğitim – öğretim sistemi ortaya koymuşlardır.

Yani, “iş sevgisiyle, aklı (zekayı) bütünleştiren; iş içinde iş aracılığıyla, iş için eğitim” vasıtasıyla yaratıcı ve yapıcı yetenekleri geliştiren bir eğitim metodu; Köy Enstitüleri’nin bize özgü, özel bir pedagojik metodun altyapısını oluşturuyordu.

İsmail Hakkı Tonguç, Türk köylüsünün ve topyekün ülkemizin kalkınmasının bu metoda bağlı olduğuna inanıyordu. 

  • Köy Enstitüleri’nde iş sevgisi ve el becerisi, zeka ile bütünleştirilmeye yöneliktir.
  • Orada, deneysel metoda dayalı bilimsel bilgi ve güzel sanatlar egemendir.
  • Orada, eğitim ve öğretimin temelini insan sevgisi, doğa sevgisi, hoşgörü, demokrasi ve laiklik oluşturmaktadır.
  • Orada, iş ve yaşam eğitimi vardır.
  • Köy Enstitüleri; eğitimin ve bilginin bilince dönüştürüldüğü çağdaş bir eğitim metodu uygulayan kuruluşlardır. Yani, bilinç; elde edilen bilginin ve eğitimin bireyin ve toplumun, insanca (uygarca) yaşamaya alışkanlığının kazandırılmasına yöneliktir. Uygarca yaşamaya faydası olmayan bilginin hiçbir önemi yoktur. Bu bilgi, bilinç dışı kalmış bir bilgidir. Böyle bilgiler, boş yere elde edilmiş zihinsel bir yüktür. Köy Enstitüleri’nin bilgi felsefesi, bilince dönüşen bilgidir. Bilince dönüşmeyen bilgi, hiç işe yaramayan yapı taşı gibidir. Onunla bina inşa edilmez!
  • Köy Enstitüleri’nde, köyü, uyandıracak, canlandıracak ve kalkındıracak, üretici, yaratıcı, halkçı ve devrimci bir eğitim düzeyinin köye sokulması için, öğretmen ve öğretmen adayı öğrenciler arasında tartışılarak yeni proğramların üretilmesiyle öğrencilere, onun nasıl uygulanacağı ile ilgili bilgi ve beceri kazandırılmaya çalışılırdı.  

Orada, köy yaşamı, öğretmen ve öğrenciler tarafından incelenerek, köyün yaşamı, inaçları, gelenekleri, duyuşları, oyunları ve müzikleriyle ilgili folklor çalışmaları proğramlanarak köyü ve köylüyü tanıma çalışmaları yapılırdı.

Tarım işlerinde üzüm bağlarıyla ilgili çalışmalar görülmeye değerdi. Hep uygulamalı geçerdi. Her üzüm asmasının, gövdesine bağlı numaralı bir künye vardı. Bu künye deftere kayıt edilir, asmanın bakımıyla verimi izlenerek görülenler günü gününe kayıt edilirdi. Asmaların hangi toprakta, hangi gübreyle ve hangi yönde daha iyi verimli olacağı araştırılırdı.

Fizik, kimya, matematik ve biyoloji laboratuvarlarıyla çalışmalar başta olmak üzere hayvancılık, arıcılık, tavukçuluk ve tarımla ilgili derslerin hepsi de uygulamalıydı.

İnşaat işleri, demircilik ve marangozluk bilgileri atölyelerde öğrenilir ve orada uygulamaya konurdu. Kısacası; inceleme, araştırma, eleştiri, gözlem ve deney metodu, Köy Enstitüleri’nde eğitim ve öğretim temelini oluşturuyordu. 

Köy Enstitüleri, kendine özgü eğitim sistemiyle dar ve geniş anlamda iki önemli amacı gerçekleştirecekti. Köy Enstitüleri’nin dar anlamdaki amacı, tarım alanından dünya standartlarını yakalayacak yaratıcı, üretici ve girişimci özellikte köy insanının yaratılması hem köylünün ve hem de ülkenin mutluluğu için gerekiyordu. Bu nedenle, köylünün kendi öz haklarına sahip çıkmasına yönelik, feodal sömürüye (toprak ağalığına) karşı bilinçlendirilmesi zorunluydu. Bu bilinç, ancak Köy Enstitüleri hareketiyle sağlanabilirdi.

Köy Enstitüleri’nin geniş anlamdaki amacı; çağdaş ve Atatürkçü düşünce doğrultusunda, Türk köylüsünü ve Türk toplumunu kalkındırmaya esas olmak üzere;

  • Bilimle barışık, bilimsel akla sahip, ileri görüşlü bilimsel ve diyalektik ölçülere göre doğru düşünebilen;
  • Bilimsel ve sanatsal değerlere saygılı;
  • Evrensel boyutta, deneysel metoda dayalı bilim ve sanat üretenleri takdir edip, onlara hayranlık duyan;
  • Yaşamını görünmez güçlerle, efsanelere, mucizelere, tarikatlara, kadere, uğura ve körinanca değil; bilimsel bilgi ve sanata bağlamış;
  • Metafizik felsefe ve hayali görünmez güçler saltanatına dayalı “dinsel dünya görüşüne” değil; eytişimsel özdekçi felsefeye dayalı “bilimsel dünya görüşüne” bağlı;
  • Bilim ve sanat üretmeye özenen ve aynı zamanda başkalarını teşvik eden;
  • Düşünsel bilgi ile, deneysel bilgiyi birbirinden ayırabilen;
  • Zihinsel ve fiziksel gücüyle üretkenliğe yatkın; yaratıcı, yapıcı ve yaşatan;
  • İnsani değerlere ve insan haklarına saygılı;
  • Din, ırk, mezhep, soy sop, zengin, fakir farkı gözetmeksizin tüm insanları en içten duygularla seven insan ve doğa sevgisiyle dolu;
  • Laik demokratik, hoşgörülü, kadın – erkek eşitliğine inanmış;
  • Türk toplumunun bireyleri olarak ulusal bilinç toplumsal sorumluluk duygusu kazanmış;
  • Vatan, millet ve bayrak sevgisiyle dolu, Atatürkçü (akıl ve bilime yatkın), Atatürk ilke ve devrimlerinin çağdaş özelliğini kavramış ve Atatürk’e bağlı bir Türk köylüsü ve Türk toplumu yaratmaktır.  

Rönesans hareketinin başarısıyla Batı toplumları, “refah devleti” düzeyine ulaşmışlardır. Dini baskılardan kurtulmuşlar, dine bağlı ibadet ve inanç, devletin görevi olmaktan çıkmış, bireylerin özgür iradesine bırakılmıştır. Buna parelel olarak da, aklın inançtan, bilimin dinden bağımsızlaşması sağlanmıştır.

Böylece devletle din işleri birbirinde ayrılmıştır. Laiklik ilkesi yaşama geçmiş olup, laik ve demokratik gelişmeye dayalı “özgür ruh, eleştirel ve hür düşünce” sistemi yaratılmıştır. Batı’da bilim üretmekten dolayı, insanlar; artık her türlü baskı ve işkenceden kurtulmuşlar, yeni bir hayat başlamıştır.

Dinsel dünya görüşünün yerine; bilimsel dünya görüşü egemen kılınmıştır, buna parelel olarak, bununla beraber, aklın egemenliği, aklın özgürlüğü, aklın yaratıcılığı ve bilimin egemenliği sağlanmıştır. Avrupa’da başlayan bu yeni hayat Rönesans hareketinin başarısıdır.

Köy Enstitüleri hareketi, bize özgü Atatürkçü Rönesans hareketidir.

Batı’da, Rönesansla insanlara sağlanan yeni hayat ve mutluluklar; eğer 1950 gerici karşı devrim hareketi olmasaydı Köy Enstitüsü hareketiyle bizde de yaşama geçirilecekti. Köy Enstitüleri’nin geniş anlamdaki amacı işte böyle bir amaçtı.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında bile Osmanlı döneminden kalma klasik ve ezberci eğitim sistemi hālā geçerliliğini koruyurken, Köy Enstitüleri’nde saptanan çağdaş uygarlığı yaşatacak amaçlara bir an evvel ulaşmayı sağlayacak, ezbercilikten uzak gözlem ve deneye dayalı uygulamalı bir eğitim – öğretim sistemi oluşturulmuştu. Ama ne yazık ki... Köy Enstitüleri’nin plānlandığı geniş amaçlara ulaşılmadan Köy Enstitüleri’nin varlığına son verilmiştir.

İsmail Hakkı Tonguç, bunca zamandır ihmal edilmiş Türk köylüsüne, uygarca ve insanca yaşama olanağının sağlanabilmesi için köyün “kendi öğeleri ile içinden canlandırılması ve bilinçlendirilmesi” ni gerekli görüyordu.

Saygıdeğer yazarımız Talip Apaydın; “Bilgiyi bilince dönüştüren eğitim” diye vurguluyor Köy Enstitüleri’ni. Köy Enstitüleri, insan yaratma sanatının üzerine kurulmuştur.

Yaklaşık yarım asırdan beri, Anadolu liseleri, fen liseleri, süper liseler ve dershaneler eğitim üzerine faaliyetler sürdürmektedirler. Amaç, bilim ve güzel sanatlarda yaratıcı eleman yetiştirmekti. Sonuç olarak, bunca yıl geçtiği halde, bilim ülkesi olmamız gerekirken, bu konuda içimizi aydınlatacak bir gelişme görülmüş değildir. Gerçi 1950’de bilimsel dünya görüşünün yerini, dinsel dünya görüşünün almasıyla, bilim ve sanat üretememek Türk toplumunun kaderi olmuştur.

Üniversiteye hazırlık için dershaneler harıl harıl çalışıyorlar. Yıllık ücrek olarak öğrencilerden 2 bin liradan, 6 bin liraya kadar değişen miktarda ücret alınıyor. Öğrencinin ve Türk toplumunun geleceği dershanelerin vicdanına bırakılmıştır. Bu durmda, milli eğitim ve öğretim, ādeta pazar meta haline gelmiştir.

Devletin asli görevi, çağdaş değerler ölçütünde eğitim – öğretim kurumları oluşturarak, vatandaşlarının refahını ve yaşam standardını en üst düzeye taşımak olmalıdır. Devlet olmanın gereği de budur.

Onca masraflarla okuttuğumuz gençlerimizin başarıları gözler önünde. Ülkeler arası 42 lisenin yarışması sonucu, önden sona doğru 37., arkadan öne doğru ise 5. sırada yer almışız.

Yine üniversiteler arası bir yarışmada da, dünyadaki en iyi 500 üniversite arasında sıraya bile girememişiz. Bu yarışmalarda Japonya ve ABD en başta gelmektedir.

800 yıldan beri, zihinsel gücümüzün verimsizliği bayağı genetikleşmiş gibi. Beyin verimsizliği damgasından kurtulmak mümkün olacak mı? Bu gidişle asla!

Köy Enstitüleri’nin yıkılışı, “demokrasi ve ādalet, güçlülerin çıkarılarından başka bir şey değildir.” gerçeğini en açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Toplumun hak aramaması için, toplum adeta sindirilerek sinekleştirilmiştir. Güçlünün borusunun öttüğü yerde, sineklerin sesleri duyulmazmış.

Köy Enstitüleri’nin yıkılışı; bilime, güzel sanatlara ve çağdaşlaşmaya karşı gelmenin bir diğer adıdır.

Şimdi, ülkemizin, Köy Enstitüleri gibi bir eğitim sistemine gereksinimi vardır. Çağdaş dünya bizi buna zorluyor. Ama, Köy Enstitüleri eğitim sistemini tekrar hayata geçirmek olanaklı mıdır? Hayır! Çünkü, Köy Enstitüleri’nin amacı, köylüyü bilimsel dünya görüşü doğrultusunda kalkındırmaya ymnelikti. Ancak köylünün yaşam koşulları tümden değişmiştir.

Köylüleri, köye bağlayacak bütün değerler yok edilmiştir.

Köylülerin ürettiklerini, emeğin karşılığında değerlendirecek bir devlet politikası yoktur. Köye hayat verecek ekonomik olanaklar, yürütülen yanlış politikalar yüzünden ellerinden alınmıştır.

Bu durumda, köylüler şehirlere gitmek üzere göçe zorlanmışlardır. Şimdiyse köylüler yoğun bir şekilde şehirlere göç etmeye başlamışlardır. Köylerde yaşanan ev sayısı bitmek üzerdir. Artık köylülerin şehir macerası başlamıştır. Bu koşullarda, Köy Enstitüleri’nin hizmet verebileceği köy ve köylüler kalmamıştır denilebilir.

Batı’da köyden – şehire bir göç olayı yaşanmıştır. Çünkü, Batı’da sanayi devrimiyle, göç eden köylülere iş olanağı yaratılmıştır. Batı’daki göç olayının diyalektiği belliydi. Ama, Türkiye’de yeni bilim esaslarına göre, yeni bir teknoloji ve sanayi yaratma olanağı olmadığı için, köyden şehire göç etmek, köylüler için akıl ve atmosfer üstü bir macera yaşamaktır. Kısaca: Köy Enstitüleri’nin tekrar hayat bulacağı bir köy ortamı bitmiştir. Köylülerin durumu, denizde at ile gezmek gibi bir düşselliktir. Zamanla hepsi de batabilir.

Yani Köy Enstitüleri eğitim sistemini tekrar yaşama geçirme olanağı, şu koşullarda hemen hemen yok gibidir. Çünkü, artık köylülerimizin yerlerinde yeller esmektedir. Köylerde yaşanacak sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik koşulların hepsi de ortadan kaldırılmıştır. Köy Enstitüleri artık bir hayal olmuş, Türk eğitim tarihinde yerini almıştır.

Köylüye hayat verecek kırsal sanayi düşüncesi tatlı bir hayal olarak kalmıştır. Bir mucize yaratılmadıkça köye ve köylüye kavuşmak ancak anıların canlandırılmasıyla mümkün olacaktır.


III. bölümü okumak için tıkla!





0 Yorum - Yorum Yaz

 

 Körinanca Karşı Köy Enstitüleri ve Türk Köylüsü

Dönemin canlı tanığı, Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyaları...


Köy Enstitüleri yıkılmasaydı; bilimle barışık, güzel sanatları seven “bilim toplumu” yaratılacaktı ki, bilim toplumunda ayrımcılığın, ırkçılığın, bölücülüğün, tutuculuğun, şovenizmin, din ayrımının ve körinancın asla yeri yoktur. Çünkü, bilim toplumunda, bu ve benzeri safsataların hiçbirine itibar edilmeyerek, yaşamda kaosa meydan verilmez. Bilim toplumunda bütünleşme ve insanca yaşama duygusu hakimdir! M.K.Y


IV-Köy Enstitüleri Kapatılmasaydı Eğer...

Musa Kâzım Yalım

1951 Hasanoğlan Köy Enstitüsü Mezunu


Köy Enstitüleri kapatılmasaydı eğer;

  • eğitim sistemimiz; deneye, gözleme, araştırmaya ve eleştiriye dayalı bilimsel bilgi doğrultusunda, çağdaş bir özellik kazanacaktı.
  • “Öğretim Birliği Yasası”, uygulamada göz ardı edlimeyecek, ihmale uğramayacaktı.
  • Şeriat düzeni heveslileri hortlamayacaktı.
  • Din, politikada, ekonomik ve siyasi çıkarlar uğruna kullanılmayacaktı. Onun kutsallığına saygı duyulacaktı.
  • Türk gençliği; dayaktan uzak ve onurlandırılarak eğitilecekti.
  • Türk gençliğinin kişilikli olarak yetişmesi için, demokratik, laik eğitime daha çok önem verilecekti.
  • Köy Enstitüleri’nin eğitimdeki bilimselliği nedeniyle demokrasi ve laiklik esasları çoktan yaşama geçmiş olacaktı.
  • Irkçılık ve şovenist duygular yerine, Atatürk milliyetçiliği hakim olacaktı.
  • Köy Enstitüleri’nin vereceği bilimsel eğitimle efsanelere, mucizelere, muskalara ve tarikatlara itibar edilmeyecek, hurafeler son bulacaktı.
  • Atatürk düşmanlığı gibi gerici bir anlayış olmayacaktı.
  • Kadınlar şeriat çemberi içine alınmayacaktı.
  • Türban, şeriat düzenine özenenlerin bir simgesi olmayacak, körinanç bugünkü boyutlara ulaşamayacaktı.
  • Köy Enstitüleri, ulusun bütünlüğüne titizlikle eğilen bir eğitim kuruluşuydu. Bu nedenle, PKK gibi, şeriat çığırtkanları gibi ayrılıkçı ve ulusun bütünlüğüne kasteden zavallılar, densizler türemeyecekti.
Köy Enstitüleri yıkılmasaydı, bilimle barışık, güzel sanatları seven “bilim toplumu” yaratılacaktı ki, bilim toplumunda ırkçılığın, bölücülüğün, tutuculuğun, şovenizmin, din ayrımının ve körinancın asla yeri yoktur. Çünkü, insancıl ve bilimsel düşünebilen, aklı çalışan bilim toplumunda bu ve benzeri safsataların hiçbirine itibar edilmeyerek, toplum yaşamında kaosa meydan verilmez. Bilim toplumunda bütünleşme ve insanca yaşama duygusu hakimdir.
  • Köy Enstitüleri; bize özgü Atatürkçü Rünesans hareketinin bir simgesiydi.
  • Batı’daki Rönesans hareketiyle, bilimsel, sanatsal ve çağdaş doğrultuda toplumsal bir kabuk değişmiştir. Bunun neticesinde de, bilimsel bir dünya görüşü doğmuştur. İnsanlığın varolduğu günden beri sürüp gelen; aklın, körinanca ve doğmalara karşı verdiği amansız mücadelesi sonunda, galip gelen taraf akıl ve bilimsel düşünce olmuştur.
  • Köy Enstitülerine yaşama hakkı tanınmış olsaydı, batı’daki bilimsel ve sanatsal köklü değişiklik, kesin bizim ülkemizde de oluşacaktı.
  • Aynı zamanda, laikliğin, insanlaşmanın ve demokrasinin temeli olan deneysel bilim ve güzel sanatlar eğitimiyle özgür ruh, eleştirel ve hür düşünce sisteminin gelişip güçlenmesi sayesinde; softalık, yobazlık, gericilik, mezhep, tarikat ve hurafeler gibi körinançlar bütünü; bağnaz bir ortam bulup gelişip güçlenmeyecekti.
  • Metafizik felsefe (doğaüstü) ve hayali görünmez güçler saltanatına dayalı “dinsel dünya görüşü” yerine; eytişimsel özdekçi bilimsel felsefeye dayalı, “bilimsel dünya görüşünün” egemenliği sağlanacaktı. Çünkü büyük Önder Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bilimsel dünya görüşünün temelleri üzerine inşa etmişti.
  • Bize özgü Atatürkçü Rönesans hareketini sonunda yeni oluşturulacak bilimsel dünya görüşünün ışığı altında, Batı’daki Rönesans hareketinin tüm çağdaş kazanımları, Köy Enstitüsü hareketiyle bizim ülkemizde de kazanılmış olacaktı.
  • Dini konular, yasal ve toplumsal bir konu olmaktan kurtulmuş, Köy Enstitüleri sayesinde laik ve demokratik düzen hayata geçmiş olacaktı.

Atatürkçü olmak, O’nun eylem, felsefe ve yöntemini eyleme geçirmek demektir. Köy Enstitüleri, deney, gözlem, araştırma, eleştiri, bilimsel bilgi ve sanatsal doğrultudaki özellikleriyle tam bir Atatürkçü kuruluştu. Köy Enstitüleri, Atatürkçü felsefenin simgesiydi.

Bir toplumu, “çağdaş ve akılcı” toplum doğrultusunda oluşturmak için; deney metoduna, bilimsel bilgiye, ulusal dil ve güzel sanatlara dayalı laik ve demokratik eğitim zorunludur. İşte Köy Enstitüleri bu özellikleri bünyesinde taşıyan çağdaş bir eğitim kuruluşuydu.

Köy Enstitüleri’nin, eğitim ve öğretim metodu; eleştiriye, incelemeye, araştırmaya, gözlem ve deneye dayalı; güzel sanatları içeren, ezbercilikten uzak yeni ve eşsiz bir eğitim sistemiydi.

Kısacası; Köy Enstitüleri, yaşatan, yaratan, birbirlerine karşı sorumluluk duyan yeni bir toplumun yaratılmasını amaçlamıştı.

Atatürk ve Köy Enstitüleri, gereği gibi anlaşılmadığından, ülke, günümüzdeki gibi içinden çıkılması güç ve sakıncalı bir hale getirilmiştir. Atatürkçü düşüncenin savsaklanması, Köy Enstitüleri’nin kapatılması, bugün acil çözüm bekleyen sorunların meydana gelmesine neden olmuştur. Şimdi, ulusca içine düştüğümüz olumsuz koşullar, üzüntü ve endişe veriyor, kaygılı yaşamak, çağdaş yoldaki gelişmemizi engelliyor.

Yalnız politik çıkarlar ve iktidar olma uğruna belirli çevrelerce yapılmış telafisi güç bu hataları örtbas ederek, Türkiye’nin geleceğini tümden karartmaya kimsenin hakkı yoktur. Daha önceki iktidarlar döneminde Köy Enstitüleri başta olmak üzere sosyal, siyasal, kültürel ve çağdaş eğitim konusunda pek çok hatalar yapılmıştır. Bundan sonra, politika uğruna bu hatalara düşmemek, ülkeye ve insanına çağdaş uygarlık yolunda gerçek hizmet vermek gerekir. Köy Enstitüleri, Atatürk’ün fikirleri çerçevesinde bilim için deneysel metod ve güzel sanatları esasalan yüce bir kuruluştu. Böyle bir kuruluşun, mutlaka korunup yaşatılması gerekirdi.

Ortaçağ Arap-İslam Uygarlığı’nın yaratmış olduğu korkuya, baskıya, insanlaştırılmış Tanrı ve din anlayışı yerine; Köy Enstitüleri ile insan sevgisine yönelik gerçek Tanrı ve din anlayışı oluşturulacaktı.

  • Köy Enstitüleri yaşatılsaydı, “toprak reformu” yaşama geçer, kırsal sanayi gelişir, köylerden kentlere göç olmaz, kentler köylere dönüşmezdi.
  • Alevi – Sünni ayrımı olmaz, Çorum, Malatya, Kahramanmaraş ve Sivas olaylarına meydan verilmezdi.
  • Atatürk’ün çalışma temposuyla, bilimsel ve sanatsal görüşüne sahip çıkılarak, yüksek medeniyet ufkundan yepyeni bir güneş gibi doğabilecek fırsatı yakalardık.
  • Köy Enstitüleri korunabilseydi bilim toplumunu oluşturarak, bilim ve teknoloji üreten uluslarla boy ölçüşecek düzeye gelirdik.
  • Köy Enstitüleri yaşatılabilseydi, Türkiye’deki eğitim kurumları, “ilkokuldan, üniversiteye” dek bir bütünlük içinde ele alınırdı.
  • Köy Enstitüleri kapatılmasaydı; belki de, dünyaya, insani değerleri, biz kabul ettirir; bilim ve güzel sanatların, insanları, insani değerler doğrultusunda eğitmesi gerektiğini biz öğretirdik. Bilimin aklı; güzel sanatların, doğa sevgisiyle ruh ve ahlak güzelliğini geliştiren genel bir eğitim sistemi, Köy Enstitüleri’nin yaşatılmasıyla oluşturulacaktı.
  • Eğer Köy Enstitüleri yıkılmasaydı, başta deprem olmak üzere, doğal afetlerin bize getireceği can kaybıyla, ekonomik zararları en aza indirebilecek olanağı yakalardık.
  • Köy Enstitüleri devam ettirilseydi; Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Turan Dursun, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu ve son olarak da Ahmet Taner Kışlalı gibi değerler katleilmezdi. Bu bilim insanlarının katli, Türk toplumu için yerleri doldurulamayacak kadar çok büyük bir kayıptır!

Eğer Köy Enstitüleri yaşatılmış olsaydı; 

  • Kur’an, Öztürkçeye çevrilerek, anlaşılması kolay kılınacaktı.
  • Aklın inançtan; bilimin dinden bağımsızlaşması sağlanacaktı.
  • Eğitim – öğretim bilim ve bilimsel dünya görüşünün güdümüne alınmış olacaktı.
  • Aklın ve bilimin önderliğiyle laikliğe, demokrasiye ve insan haklarına yönelişin temelleri atılmış olacaktı.
  • İbadet ve inanç bireylerin özgür ve hür iradesine bırakılacaktı...


kosektas.net'in notu:

Böylesi çok kapsamlı bir çalışmasını sitemiz ziyaretçileriyle paylaşan kıymetli öğretmenimiz Musa Kâzım Yalım'a çok teşekkür ediyoruz! Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunu sayın Musa Kâzım Yalım'ın yerel ve genel konuları kapsayan diğer çalışmalarını, zaman buldukça, periyoduk güncellemelerimizden bağımsız olarak, yayınlamaya çalışacağız...

kosektas.net





0 Yorum - Yorum Yaz

Körinanca Karşı Köy Enstitüleri ve Türk Köylüsü

Dönemin canlı tanığı, Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyaları...


"...Artık bizim köyde de, Köy Enstitüleri’yle ilgili izlenimler hep olumsuz yönde gelişmiş ve geliştirilmişti. Oysa bizim köylüler, tarlaları çok az olduğundan, çocuklarını bir ekmek sahibi yapmak için gözlerini Köy Enstitüleri’ne dikmişlerdi. Bizim köyde, çevre köylere göre, Köy Enstitüleri’ne daha çok önem veriliyordu. Köy Enstitüleri’nin tümden kapatılacağı söylentilerine çok üzülünüyordu. Köyde, bir tatil boyunca, çeşmelerin başında, akşamları köy odalarında, gündüzleri harman diplerinde hep Köy Enstitüsü meselesi konuşuluyordu..." M.K.Y.


III - Köy Enstitüleri'nin Başarısı Türkiye'yi Kucaklamıştı ki...

Musa Kâzım Yalım

 1951 Hasanoğlan Köy Enstitüsü Mezunu


Köy Enstitüleri’nin Başarısı Türkiye’yi Kucaklamıştı ki... Köy Enstitüleri kuruluşundan kısa bir zaman sonra meyvelerini vermeye başlamıştı: Köy Enstitüleri çıkışlı yirmi bin öğretmen, yüzden fazla yazar, şair ve sanatçı yetişmişti.

Köy Enstitülü bu değerler, Türk köylüsünü ve Türk toplumunu çağdaş dünyaya, bilimsel ve sanatsal değerlere taşımaya ve böylece köylüler ve toplum, çağdaş dünyanın ne demek olduğunu anlamaya başlamıştı.

Toplum; kendi emeğini, kendi işgücünü, kendi mutluluğu için kullanacaktı. Evet, toplum bu konuda belli bir bilinç düzeyine ulaşmak üzereydi. Köy Enstitüleri hareketi bu bilinci ateşlemişti. Artık bu gelişmenin kesin sonucuna ulaşılacaktı.

Köy Enstitüleri hareketi, köylüleri; güçlülerin ve siyasilerin hizmetçisi olmamak üzere bilinçlendirmeye başlamıştı. Köy Enstitüleri çıkışlı öğretmen, yazar, şair ve sanatçı köylülerle ve toplumla bütünleşmişti. Bu bütünleşme, Türk köylüsünün ve Türk halkının çağdaş doğrultudaki geleceğinin garantisiydi.

Artık köylü uyanmaya başlamıştı. Çağdaşlığa giden yolun başına gelinmişti. Köylüler kendi öz haklarına sahip çıkmaya yönelmişti.

Köy Enstitüleri’nin sosyal aktivitesi sonuç vermeye başlamıştı ki, işte o zaman, halkçı gözüken mevcut iktidar C.H.P. ve D.P. (Demokrat Parti) muhalefeti Köy Enstitüleri’nin yıkılmasında sanki işbirliği içine girmiş gibiydiler.

1946 yılında Hasan Ali Yücel M.E.B.’dan ayrıldıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki her olumsuz gelişme, her etkinlik, Köy Enstitüleri’nin aleyhine gelişiyordu. Yani Köy Enstitüleri hangi iftira metoduyla yıkılır çalışmaları yapılıyordu.

Köy Enstitüleri’ni, kolay kapatabilmek için 1947-1948 yılarında bazı entrikalar çevrilmişti. Köylülerimizin Köy Enstitüleri’ne karşı nefret duymalarını sağlamak için, her fırsatta Köy Enstitüleri’ni kötüleme kampanyası başlatılmıştı. Özellikle kız öğrencilerin ahlakının bozulduğu, baştan çıktıkları iddia ediliyordu. Ayrıca, köy çocuklarının, o okullarda okumalarının zorlaştığı ve okuldan kovuldukları söylentileri, köylerde ağızdan ağıza dolaşır olmuştu. Gerçekten de başarısızlığı saptanan öğrenciler, maksatlı bir biçimde okuldan uzaklaştırılıyordu.

Oysa, Köy Enstitüleri’nin ilk kurulduğu yıllarda, kültür derslerinden başarı gösteremeyen öğrenciler dahi, okuldan uzaklaştırılmazlar mutlaka bir meslek sahibi olurlardı. Kızlara, hasta bakıcılık, hemşirelik; erkeklere, demirçilik, marangozluk, inşaat ve boya işleriyle ilgili zanaat öğretilirdi. Orada, yeteneğe göre eğitim ve öğretim vardı. Başarısız öğrencileri okuldan, kovarak uzaklaştırmak gibi bir yanlışlık yapılmazdı. Bu kovarak uzaklaştırma olayları, Köy Enstitüleri’nin kapatılmasına hazırlık olsun diye 1947 – 1948 yıllarında başlamıştır.

Bu gaddarlıklar, köylümüzü, Köy Enstitüsü gibi çağdaş bir eğitim kuruluşundan soğutup uzaklaştırmak uğruna yapılıyordu. Bir ders yılı sonunda, sadece bizim okuldan (Hasanoğlan Köy Enstitüsü) uzaklaştırılan iki yıllık öğrenci sayısının 75 kişiydi.

Öğrencinin okuldan kovulması; suç işleyecek bireylerin çoğalması demektir. Toplum ve eğitim kuruluşları suçu hazırlar; birey de onu işler.

Öğrencinin okuldan kovulması, hümanist eğitimin, yeteneğe göre eğitimin ve çağdaş eğitim pedagojisinin yapısında yer almaz. Öğrenciyi okuldan uzaklaştırmak, çağdaş olmayan öğretimin ve öğretmenin başarısızlığı ve acizliğidir.

1947 – 1948 ders yılı sonunda yaz tatili için köyüme (Köşektaş Köyü/Hacıbektaş) gitiğimde, doğru düşünebilen herkes, bana, Köy Enstitüleri’yle ilgili soru sormadan edemiyordu.

“Köy Enstitüleri, koyu komünistmiş, gerçekten öyle mi?” “Köy Enstitüleri’nde kız-erkek arkadaşlıkları serbestmiş; doğru mu? Bu nedenle de, kız öğrenciler baştan çıkıyor ahlaksızlaşıyorlarmış... Bunu gördün mü veya yaşadın mı?”

“Köy Enstitüleri’nde, bu gidişata kökten bir son vermek zamanı gelmiştir artık! diyen partiler varmış. Örneğin, Demokrat Parti, bu işe, köylünün namusudur diye çok önem veriyormuş... Gerçekten buna inanalım mı?

“Hani; Köy Enstitüleri’nde öğretmen olunmasa da mutlaka başka bir alanda iş ve meslek sahibi olunuyormuş diyorlardı... Halbuki, Köy Enstitüleri’nden, başarısızdı diye kovulan öğrencilerin haddi hesabı yokmuş. Demek ki, Köy Enstitüleri’nde okuyan mutlaka bir iş ve meslek sahibi oluyormuş demenin de hiç aslı yokmuş. Demek ki, Köy Enstitüleri’yle ilgili olumlu ne söyleniyorsa hiçbirisinin aslı astarı yokmuş... Hepsi de baştan aşağı yalanmış.”

Evet, bizim köyde de, Köy Enstitüleri’yle ilgili izlenimler hep olumsuz yönde gelişmiş ve geliştirilmişti.

Oysa bizim köylüler, tarlaları çok az olduğundan, çocuklarını bir ekmek sahibi yapmak için gözlerini Köy Enstitüleri’ne dikmişlerdi. Bizim köyde, çevre köylere göre, Köy Enstitüleri’ne daha çok önem veriliyordu. Köy Enstitüleri’nin tümden kapatılacağı söylentilerine çok üzülünüyordu.

Köyde, bir tatil boyunca, çeşmelerin başında, akşamları köy odalarında, gündüzleri harman diplerinde hep Köy Enstitüsü meselesi konuşuluyordu. Bütün bu ümitsizliklere karşın, yine de çocuklarımızı Köy Enstitüleri’nde okutmaya gayret edelim diye düşünenler de vardı. Köyde karamsar olan bazıları da şöyle konuşuyorlardı:

“Köy Enstitüleri’nin köylü çocuklarına kucak açacak nesi kaldı ki? Daha önceleri, Köy Enstitüleri’ne alınan öğrenciler, salt tüm köylerden alındığı halde, şimdiyse, şehir ve kasabalardan da alınıyormuş. Soruyorum size, bizim çocuklar onların yanında pabuç çıkarabilir mi? Bizim çocukların, şehir çocuklarının yanında başarılı olacaklarını hiç sanmıyorum. Çocuklarımızı o okullara gönderelim ama, bir gün gelir, başarısızlıkları bahane edilerek, çocuklarımız okuldan uzaklaştırıldığı zaman, kendi köylümüz ve komşu köylülerin yüzlerine nasıl bakabiliriz... Falanın çocuğu, filanın çocuğu, falanın oğlu, filanın kızı Köy Enstitüleri’nden kovulmuş mu dedirtelim? Aslanım bu işe gelemeyiz. Gözümüzü korkuttular bir kerre (kere)! Bundan sonra Köy Enstitüleri’ne öğrenci göndermek adamakıllı imkansızlaştı. Artık bizim çocukların okuyup adam almaları “huzuru mahşere” kaldı.”

Bu hususta, bizim köylüler, ümitlerini tamamen kaybetmiş, karamsarlıktan kendilerini alamıyorlardı. Gerçekten de haklıydılar. 2.000 nüfusu ve okulunda 300’e yakın öğrenci olan koskocaman köyden yalnız üç öğrenci Köy Enstitüsü’ne gidebilmiş. Bu sayı “devede kulak” bile değildir. Bu üç çğrenciden sonra, Köy Enstitüleri’nin ağzına ot tıkadılar. Yine köyümüzün aydınlarından birisi şöyle diyordu:

“Bu üç öğrencimizin, okuyabilecekleri de şüpheli... Onlara da başarısızlık damgası vurularak, iki yıllık diye okuldan uzaklaştırılmayacakları ne malum.”

Köylülerimizden tarih bilgisi olanlar, şunları söylemekten geri kalmadılar: “Osmanlı İmparatorluğu döneminden bugüne kadar, Türk köylüsüne ne uygun görüldü ki, Köy Enstitüleri uygun görülsün. Türk köylüsüne mutluluk getirecek hiçbir şeyi yaşamadık. Mutsuz yaşama galiba biz köylülerin, doğuştan alnına oyularak yazılmış; silinmeyen kaderi oluşturmuştur.

“...Biz köylüler, Atatürk’ün zamanında, biraz olsun gün görmeye, mutlu olmaya başlamışdık ki, felek onu da münasip görmedi. Atatürk’ü aramızdan çok çabuk ayırdı. Atatürk, tarihimizde köyü ve köylüyü anlayabilen tek büyük insandır.Artık bundan sonra v’ni hayal bile edemeyeceğiz. Çarıklı geldik! Çarıklı gideceğiz! Ne yapalım kaderimiz buymuş. Köy Enstitüleri, bizim çocuklara “şam toprağı oldu.” Oğlum, tekrar ediyorum, şunu iyi bil ki, biz köylülerin ta ezelden beri yüzü gülmemiştir. Dertli geldik! Dertli gideceğiz!

Gördüğüm kadarıyla bizim köylüler, Köy Enstitüleri konusunda yürekleri yanıktı. Pek ateşliydiler. Hemen her haksızlığın, farkına varabiliyorlardı.

Bizim köyde gazete okuyup, radyo dinleyen, köyün aydınlarından sayılan bazıları Köy Enstitüleri’yle ilgili olarak şunları söylüyordu:

“Köy Enstitüleri artık eski cazibesini kaybetmiş durumda... Okulların kömünist yuvaları olduklarını söylüyorlar. Bir yandan da, bütün Köy Enstitüleri’nin, fuhuş yuvaları haline dönüştürüldükleri anlatılıyor. Bu hal karşısında çocuklarımızın durumu ne olacak? bimiyoruz. Bu durumda, Köy Enstitüleri’nde, köy çocuklarının okuması, yazması artık “zora varmış.” Çünkü en küçük bahanelerlebaşarısız diye fakir fukaraları çocukları okuldan uzaklaştırılıyorlarmış. Artık bundan sonra bu okullara çocuk göndermek delilik olur.”

1946, 1947, 1948 yıllarında köylerde konuşulan konu hep Köy Enstitüleri’ydi. O zamanlar iktidar partisi ile iktidarın dışında kalan parti ya da partiler, politik ve ekonomik çıkarları için, hep Köy Enstitüleri’ne saldırmaya başlamışlardı. Politikacılar, Köy Enstitüleri’nin, köylülerimizin gönlünde yer etmiş saygınlığını sarsmaya ve onu tamamıyla yok etmeye yönelik çalışmalarını, her geçen gün biraz daha dozunu artırarak yoğun bir iftira ve karalama kampanyasıyla sürdürmekteydiler.

Köy çocuklarının eğitimi ve öğretimi yoluyla toplumsal değişmeyi ve kalkınmayı sağlamak için kurulmuş olan bu okullar; köylünün gözünden düşürülerek, köylün-n üzülmesine, kızmasına meydan vermeden, köylünün uyanmasını önleyen, dört duvar arası eğtim veren, yenilik getirmeyen, geleneksel ve ortaçağdan kalma klasik yönteme dayalı öğretmen okullarına dönüştürülmek isteniyordu.

Köy Enstitüleri’ndeki, çağdaş eğitimi hırpalamak ve aşağılamak için ayrı ayrı bölgelerde, kız çocuklarıyla, erkek çocuklarının eğitimini ayrı bir şekilde sürdürmek düşüncesi, 1947 ve 1948’lerde oluşturulmuş ve uygulanmış adi bir politika oyunudur.

Neticede, tüm Köy Enstitüleri’nde okuyan kızlarımızı İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde toplayarak, 1946’dan beri söyleyip durdukları anlamsız metodu uygulamaktan çekinmemişlerdir.

Kurulu çağdaş eğitim düzeni olan hiçbir ülkede kız ve erkek öğrencilerin birbirlerinden ayrı olarak eğitim aldıkları görülmemiştir. Çünkü böylesi bir uygulama gerçek ve bilimsel eğitimin doğasına aykırıdır. Böyle bir saçmalık, toplumun aile yapısını da dejenere edebilir. Oysa aileyi korumak ve onun yozlaşmasını önlemek devletin asıl görevlerinden biridir.

Bütün sapıklıkların; kadın – erkek ilişkilerinin baskı altında tutulduğu toplumlarda meydana geldiği, herkesce bilinen açık ve net bir gerçektir. Bunlara kulak asmayan D.P. iktidarı; siyasi çıkarı uğruna, Köy Enstitüleri’ndeki bütün köy kızları ve erkeklerine haketmedikleri bir ceza uygulaması yapmıştır.

Köy Enstitüleri’nin kişiliğiyle, çok adice ve ilkel bir şekilde oynamak; Köy Enstitüleri’nin sahipsiz oluşundan kaynaklanmıştır.

Başta köylülerimiz, Köy Enstitüleri’ne yapılan haksız saldırılara karşı en ufak bir tepki bile gösteremediler. Aslında iktidara oy vermemekle bu saldırıları protesto edebilirlerdi. Oysa köylülerimiz bu olaya tümden ilgisiz kalmışlardır. Hatta, Köy Enstitüleri’nde çocukları okumayan köylülerin pek coğu, iktidarın Köy Enstitüleri’yle ilgili olumsuz tutumunu desteklediler bile. Yani bindikleri dalı kestiler.

Köy Enstitüleri gibi, dünya yüzünde eşine rastlanılmayan bir kuruluşu yaratanlar dahi, ellerini, kollarını bağlayıp sessiz kalmayı yeğlediler.

Ayrıca; C.H.P ve D.P. iktidarları, 1947-1954 yılları arasında yapay, seviye üstü ve ısmarlama sınavlarla 2 bin köy çocuğuna başarısız damgası vurarak, okuldan uzaklaştırdı.

1946 yılında çok partili döneme geçilmeden önce çıkarılmış olan Toprak Yasası’na muhalefet edenlerce kurulmuş olnan D.P.’nin Köy Enstitüleri’ni ahlaksızlık ve komünistlik yuvaları olarak göstermeye çalışan propogandası, C.H.P. içinde de etkili olmuştu.

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, başından beri desteklediği Köy Enstitüleri’ne ve Hasan Ali Yücel’e yapılan saldırılar karşısında sessiz kaldı. 21 Temmuz 1946’da Türkiye’de ilk kez yapılan tek dereceli ve çok partili seçimlerden sonra kurulan Recep Peker Başbakanlığındaki C.H.P. hükümetinde MEB’lığına Reşat Şemsettin Sirar getirildi. Yeni Milli Eğtim Bakanı ilk iş olarak İsmail Hakkı Tonguç’u görevinden uzaklaştırdı; sonra da Köy Enstitüleri’nin bütün yönetici ve öğretim üyelerini başka görevlere tayin etti. Köy Enstitüleri’nde uygulanan öğretim yöntemini büyük ölçüde değiştirdi. Köy öğretmenlerine yeniden maaş bağlanarak “üretiici öüretmen” ilkesinden vazgeçildi. Köy Enstitülerine kasaba ve kentlerden öürenci alınmaya başlandı. Bu arada yüksek Köy Enstitüleri kapatıldı. Reşat Şemsettin Sirer’den sonra M.E.B.’lığına getirilen Tahsin Banguoğlu aynı yıkıcı tutumu sürdürdü.

“...İsmet İnönü, büyük toprak sahipleri, ağalar ve egemen güçlerin C.H.P. içindeki temsilcileri olan siyaset adamları karşısında “Milli Şeflik” dönemindeki gücünü yitirmiş bulunuyordu. Bu yüzden, parti içindeki konumunu sürdürebilmek için, önceleri kararlılıkla savunduğu ilkelerden ödün verme gereğini duymuştu. Böylece, egemen güçlerin parti politikasındaki ağırlıklarını daha da artırmaları, Köy Enstitüleri’nin yozlaştırılmalarını da kapsayan uygulamalara neden olmuştu...”

“...14 mayıs 1950’de yapılan genel seçimleri büyük bir çoğunlukla kazanan D.P., kendi gerçek yapısına uygun bir tutumla Köy Enstitüleri’ni ortadan kaldırdı. Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri eliyle, Köy Enstitüleri’ni tüm ilkelerinden saptırılarak sıradan öğretmen okullarına dmnüştüren D.P., böylelikle, bu eğitim kurumunu tamamen yok etmiş oluyordu. Tevfik İleri, Köy Enstitü çıkışlı mğretmenler üzerinde, “Köy Enstitüleri İdeolojik Tahkikatı” adı altında baskılar uyguladı. Buna karşın, hiçbir öğretmen suçlanamadı. 1954’de çıkarılan yasayla Köy Enstitüleri’nin adı da yapısı gibi değiştirilmiş ve ilköğretime dayalı ilköğretmen okulları olmuştu...”

“...1947’den, Köy Enstitüleri’nin ortadan kaldırıldığı 1954 yılına dek geçen yozlaştırma döneminde Köy Enstitülü öğretmen ve öğrencilere akla gelmeyecek baskılar yapıldı... İftiralar edildi. Ismarlama sınavlarla sınıfta bırakılan 2 bin öğrenci iki yıllık durumuna düşürülerek enstitülerden uzaklaştırıldı... Babalarına karşı tazminat davası açıldı. “Komünistlik” ve “Türklüğe hakaret” suçlamaları için tertip ve düzenlemeler yapıldı. Enstitü kitaplıklarından birçok kitap kaldırıldı. M.E.B.’lığı klasiklerinden bazı kitaplar zararlı sayılarak yakıldı. Yüksek Köy Enstitü çıkışlı öğretmenler toptan askere alındı. Köy Enstitüleri’nden yetişen öğretmenlerin, genellikle, köyler dışında görevlendirilmelerine özen gösterildi...”

C.H.P. ve D.P zamanında, ister iktidarda olsun, ister muhalefette olsunlar, Köy Enstitüleri’ne karşı, iftira ve karalamaların sonu bir türlü gelmiyordu. İftira için her türlü yola başvuruluyordu.

C.H.P. içinde Recep Peker, sağcı anlayısin temsilcisi durumundaydı. Onun başbakanlığı döneminde, Köy Enstitüleri, olumsuz yönde epeyce bir serencam (olay) yaşadı.

Şimdiye kadar, hiçbir kuruluşa; bu kadar kasıtlı ve asılsız suçlar uydurularak kara çalma olayına rastlanmamıştır.

1947 – 1948 ders yılının yeni başladığı günlerdeydi. Bir Pazar günü, top sahasında dolaşanlar arasında bir hareketlilik ve panik başlamıştı... “Aman Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer geliyormuş” diye. Sonradan alnadık ki bakan, ani baskın düzenlemiş.

Çok gemeden taksiler, idare binasının önünde sırayla dizildiler. Bakanı çok merak ediyorduk. Top sahasında bulunan öğrencilerin hepsi de, oyunlarını bırakıp, bakanın arabasına doğru koşmaya başladılar.

Arabadan inen bakan, sanki bir düşman cephesini yok edecekmiş gibi, bir komutan edasıyla yürümeye başladı. O kısa boyu ile, hiç yüzü gülmüyor, asık bir suratla, çok azametli görünmeye çalışıyordu. Adını daha evvel sınıflarda öğretmenlerimizden öğrenmiştik. Reşat Şemsettin Sirer, Köy Enstitüleri’ni kapatacak diye, bu isim bizi çok ürkütüyordu. Bakanın adı, Köy Enstitüleri’nin korkulu rüyası olmuştu.

Bakanın etrafında, okul üdürü başta olmak üzere eğitim başları ve öğretmenler pevrane gibi dönüyorlardı. Hızlı adımlarla okulu gezmeye başladılar. İlk defa okul kitaplığına gelindi. Orada saatlece süren incelemeden sonra bakan dışarı çıktı. Yine aynı azametli bir tavırla, etrafındaki insanları süzüyordu. Ve birkaç bölüm daha gezip inceledikten sonra bakan okuldan ayrıldı.

Bir iki gün geçtikten sonra, duyduk ki, kılıftan yeni çıkarılmış bir iftira daha... Hasanoğlan Köy Enstitüsü komünistlikle ilgili kitaplarla doluymuş... Öğrenciler hep onları okuyurmuş.

Hasan Ali Yücel’in bakanlığında dilimize çevrilen klasikler ve “Fantamara” (çeviri: Sabahattin Ali) adlı kitapların hepsi de okul kitaplığından ayıklanmış.

Klasik eserlerden pek çoğu, Antikçağ ve Rönesans dönemindeki, düşünsel, bilimsel, sanatsal ve felsefi gelişmeleri dile getiriyordu.

“Fantamara” adlı kitabın yazarı: İtalyan yazar İgnazio Silone komünist olabilir. Ama yazdığı eser, “dünya edebiyatı tarihinde” yerini almıştır. Tüm dünyanın zevkle okuduğu bir kitaptır. Bu kitapları okumak ve bir şeyler öğrenmek başka; komünist olmak başka.

Bizlere; Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde, komünizm ile ilgili hiçbir anlatım ve hiçbir açıklama yapılmamıştır.

Komünizm ile ilgile olarak, bir tek öğretmen dahi herhangi bir telkinde bulunmamıştır.

Köy Enstitüleri’nde bizlere, köylülerimizin, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan hızla geliştirilmesi ve kalkınmada köylüye ışık olmamız telkin edilmiştir.

Kısacası; köylerimizi çağdaş bir yaşam biçimine ulaştırmak Köy Enstitüleri’nin birincil göreviydi.

Yaşanılan düzenin içinde, perişanlığımız feodal yapıdan ileri geliyorsa, ki bu tartışma götürmez bir gerçektir, feodal yapıya karşı mücadele vermek insanlık, insanlık olduğu kadar da yaşamın gereğidir. Bu komünizm demek değildir. Feodal yapı (toprak ağalığı), köyde yaşayanların emeğine ve iş gücüne ağalar tarafından el konulması olayıdır. Evet, Köy Enstitüleri bunlara engel olacaksa, toprak ağalarına karşı hak aramak, hiçbir zaman komünizm hareketi olamaz.

İşin gerçeği; Türkiyemizin kalkınmasında yaratılan kaosun kaynağı, feodal yapıdan gelmektedir.

Köy Enstitüleri, bu yapıyı, insanca yaşamaya dönüştürecekti. Buna da komünizm denilmez.

Velhasılı, Köy Enstitüleri’ni yok etmek için her şeye bir kılıf bulundu.

Köy Enstitüleri’ni, komünistlikle suçlamak, belki de “Fantamara” adlı kitaptan kaynaklanmıştır. İtalyan yazar, İgnazio Silone’nin “Fantamara” adlı eserini okuyorsunuz diye, insanları komünistlikle suçlamak yersiz ve geçersizdir. Bu eser, İtalya’da, 1930’larda toprak sahipleri egemenlerle, topraksız fakir köylüler arasında geçen hazin bir yaşam olayının anlatımıdır.

Bu olay, Türkiye’deki toprak ağalarıyla, köylüler arasındaki sosyal, kültürel, politik ve ekonomik ilişkilere çok benzemektedir. “Fantamara” adlı kitabi okuyor diye her önünüze çıkanı komünistlikle suçlamak, sağlıklı bir yöntem değildir.

Her neyse; Köy Enstitüleri’nin kapatılış yılı olan 1954 yılına kadar, iktidar ve muhalefet bu hususta bayağı bir işbirliğine girmişler gibi hareket ettiler. Köy Enstitüleri’nin, başarıya ulaşması için, emeğini esirgemeden, canla başla çalışarak her türlü zorluğa katlanan, özveride bulunan öğretmenlerimizi dahi hiç tereddütsüz, enstitülerden uzaklaştırdılar. Kıyıma uğrayan tarım öğretmenimiz İzzet Palamar, sanıyorum 1949 – 1950 ders yılı ortalarında olsa gerek, “bakanlık emrine” alınarak Köy Enstitüleri’ndeki görevine son verilmiştir.

Tarım öğretmenimiz İzzer Palamar, çalışmış olduğu Köy Enstitüleri’nde, tarım alanında gerçekten harikalar yaratmış bir öğretmendi.

Çifteler Köy Enstitüsü’ndeki “Orman Tepe” İzzet Palamar’ın eseridir. Bu öğretmen; Hasanoğlan’daki orman ve ağaçlandırma, bağcılık, meyvecilik, bahçecilik alanlarındaki bilimsel çalışmalarıyla, Köy Enstitüleri’nde meydana getirilen tarımla ilgili tüm işlerin ve etkinliklerin mimarıydı. O zaman öğretmenimizin kendisiyle konuştuğumuzda bizlere şunları söylemişti:

“Politikacıların, politikasına, yanlış mı, doğru mu demeden onların isteklerine boyun eğerek işlerine gelecek şekilde davranırsanız, merdiven dayayıp sizi göklere çıkarırlar. Yok eğer, onların politikalarına uymaz da istedikleri yönde hareket etmezseniz vay halinize... O zaman, ağzınızla kuş tutsanız bile, gözünüzün yaşına bakmadan, kayıp düşsün diye, ayağınızın altına karpuz kabuğu dizerler... Hem de, karpuz kabuklarını ağzınızın üzerine düşecek şekilde dizerler ki, düştükten sonra ağzınız dağılsın ve bir daha doğruları konuşamayasınız diye.

“...Üzülmeyin çocuklar... Henüz geri kalmış, bilimselliğe ulaşamamış ülkelerin hemen hepsi de böyledir...”

“...Cahil kalmış toplumun, politikacıları da cahil olur. Onlar, toplumun çıkarlarını değil, kendilerine ait kişisel, politik ve ekonomik çıkarlarını düşünürler. Onun için de, yapamayacakları yolsuzluk ve riyakarlık yoktur...”

“...İktidarlar toplumun aynasıdır... Toplum neyse, iktidarlar da odur...”

“...Çocuklar, hayatta, hoşunuza gitmeyen olumsuz şeylerle karşılaşabilirsiniz. Üzülüp pes etmeye gerek yok. Bu memleketin yükselmesi için dğru bildiğiniz yolda düşmeden yürümeye devam etmelisiniz!”

O zaman, öğretmenimizin duygu dolu bu sözleri bizi çok etkilemişti. Öğretmenimizin bize verdiği öğütler, meslek yaşamımızda bize ışık tutmuştur. Türk toplumu, çağdaşlaşma yolunda, uygulanan olumsuz politikalar yüzünden, yararlanabileceği bir öğretmenini kaybetmiştir.

Böylece, yiraat öğretmenimiz Özzet Palamar, Ankara’da “Vedat Özpınar Müessesi’nde” ziraat aletleri satan özel sektöre ait bir magazada görev almak zorunda bırakılmıştır.

Kısacası; D.P. iktidarının henüz ilk günlerinde, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde ne kadar ilerici, devrimci öğretmen ve ne kadar çağdaş kitap varsa hepsi de okuldan uzaklaştırılmıştır. Hatta iktidar bu yaptıklarıyla da yetinmeyerek, Saffet Arıkan’ın bakanlığı döneminde Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne, güzel sanatların modernleşmesi adına hediye edilen büyük bir piyanoya, el koyarak, gümrükten mal kaçırır gibi, apar topar Ankara’daki gözde bir okula taşımıştır.

Güzelim Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne, ilerici, devrimci öğrenci ve kitaplar münasip görülmediği gibi, piyano da münasip görülmemiştir. Tüm bu yapılanlarla Köy Enstitüleri, toplumun gözünde dışlanan ve horlanan bir kurum haline getirilmiştir.

Köy Enstitülerinin varlıklarına son verilmeden önce, olmadık kurnazlıklarla bir yığın ön çalışmalar yapılmış ve akla gelmedik olaylara akla gelmedik kılıflar uydurulmuştur.

Bu bölümü bitirirken, Köy Enstitüleri’nin kapatılmasıyla ilgili şu ilginç olayı birlikte okuyalım:

“Vaktiyle Van’ın 260 köyüne sahip ve kimlerin aleti olduğu açıkça bilinmeyen bir toprak ağasının iki köyünden iki genç, Köy Enstitüsüne gidiyor, okuyor, mezun oluyor ve köylerine dönüyorlar. Köylülerine yaptıkları telkin sonucu, köylülerin toprak ağasına karşı duyduğu kölelik bağı kopuyor ve köylüler, ağayı da, yanındaki yaltakçılarını da köyden kovuyorlar. Bunun üzerine köyden kovulan ağa, bir gün, içki sofrasında, açıkça şu itirafta bulunuyor:

“Baktık ki köylerimiz elimizden gidiyor. Enstitülere komünist damgası vurduk ve çıktık işin içinden.” (Alıntı: Faruk Güventürk, Atatürk İnkilaplarına Bakış) TEMİN EDİLMİŞTİR!


Ek bilgi:

Zaman ve mekan darlığı nedeniyle, tamamı 60 sayfa el yazısından oluşan, günümüzün canlı tanığı Musa Kazım Yalım’ın anılarıyla dolu bu 3. Bölümü, kısaltılmış haliyle yayınlıyoruz.

IV. bülümü okumak için tıkla





0 Yorum - Yorum Yaz

Körinanca Karşı Köy Enstitüleri ve Türk Köylüsü

Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyaları...


I - Köy Enstitüleri Hareketi veya Düşüncesi Neden, Niçin ve Nasıl Oluştu?

 Musa Kâzım Yalım

1951 Hasanoğlan Köy Enstitüsü Mezunu


 

Atatürk’ün, Köy Enstitüleri’ni Yaratan Düşünceleri

 Portre

Musa Kâzım Yalım'ın Çizmiş Olduğu Bir Atatürk Portresi


 

Büyük Önder Atatürk’e göre; çağdaş ve ulusal eğitimin, ilk önce köyden, mahalleden ve halktan başlaması vazgeçilmesi mümkün olmayan bilimsel bir olgudur. Türk toplumunun temel yapısını köylü oluşturmaktadır. Bu nedenle, kalkınmaya köyden başlamak bir bilimselliktir ve bir zorunluluktur. Atatürk, çağdaş eğitimin, köyden, mahalleden ve halktan başlamasının diyalektiğine inanmıştı. Yani, köylü kalkınmadıkça, Türk toplumunun çağdaş doğrultuda  kalkınmasına olanak yoktu.

Atatürk diyor ki; "Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde herkesten daha çok refah, (gönenç) mutluluk ve varlığa hak kazanmış ve buna en çok yaraşık olan köylüdür... Diyebilirim ki, bugünkü yıkım ve yoksulluğun tek nedeni bu gerçeğin aymazı bulunmuş olmamızdır."

“...Gerçekten, yedi yüz yıldan beri dünyanın çeşitli yönlerine sürdüğümüz, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi yüz yıldan beri emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık hep hor görerek, aşağılayarak karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı nankörlük, utanmazlık, küstahlık ve zorbalıkla uşak kertesine indirmek istediğimiz bu asil sahibin önünde bugün bütün bir utanç ve saygıyla duruşumuzu alalım...”

“...Köylünün çalışmasının sonuçlarını ve verimlerini kendi çıkarı doğrultusunda en yüksek kerteye çıkarmak iktisat politikamızın temel ruhudur. Bundan dolayı; bir yandan çiftçinin çalışmasını çoğaltacak ve verimli kılacak bilgiler, araçlar ve teknik aygıtların kullanılmasına ve yayılmasına ve öte yandan köylünün çalışmasının sonuçlarından kendisinin yararlanmasını sağlayacak iktisat önlemlerinin alınmasına çalışmak...”

“...İşte bu köylüdür ki bugüne değin bilgi ışığından yoksun bırakılmıştır. Takip edeceğimiz eğitim politikasının temeli, önce bügünkü bilgisizliği ortadan kaldırmaktır. Bu ereğe ulaşma, eğitim tarihimizde kutsal bir aşama olacaktır...”

Büyük önder Atatürk, 1 Mart 1923 tarihinde Büyük Millet Meclisi’nde, Cumhuriyet Milli Eğitimi’nin amaçlarını, metodlarını en güzel biçimde saptamış ve açıklamıştı.

“...Efendiler! Eğitim ve öğretimde uygulanacak metot, bilginin insan için fazla bir süs, bir baskı yahut medeni bir zevkten çok maddi hayatta başarılı olmayı sağlayan pratik ve kullanılabilir bir araç hâline getirmektir...”

“...Pratik ve yaygın bir eğitim için vatanın önemli merkezlerinde modern kütüphaneler, çeşitli bitkileri ve hayvanları içine alan bahçeler, konservatuarlar, atölyeler, müzeler, sergi salonları kurmak gerekli olduğu gibi, özellikle şimdiki yönetim bölümlerine göre ilçe merkezlerine kadar bütün memleketin basımevleriyle donatılması gerekir. Bütün bu güzel şeylerin bir an içinde meydana getirilmesi mümkün olmamakla beraber olabildiği kadar az zaman içinde bu sonuçların alınması önemle istenmeye değer...”

“...Efendiler! Memeleket çocuklarının beraberce ve eşit olarak kazanmak zorunda oldukları bilgi ve teknik vardır. Yüksek meslek sahibi ve uzman olacakların ayrılabileceği öğretim aşamalarına kadar eğitim ve öğretim birliği, toplumumuzun ilerlemesi bakımından önemlidir...” Atatürk’ün bu görüşleri doğrultusunda Türk köylüsüyle, Türk toplumunun çağdaş kültüre kavuşturularak bilimle barışık bir toplum olması sağlanacaktı. Ne yazık ki, Atatürk’ün, eğitimle ilgili görüşleri kısa bir zaman sonra, çağdaş yolda, gelişmek üzereyken takozlanarak Türk köylüsüne ve Türk toplumuna, insanca yaşam bayağı çok görülmüştür.

Köy Enstitüleri, bize özgü, bir Rönesans hareketinin başlangıcıydı. Köy Enstitülerinin, bize özgü oluşunun kaynağı, Büyük Önder Atatürk’ün çağdaş doğrultudaki ilerici düşünceleridir. Deneysel metoda dayalı bilimsel bilgi ve sanatsal doğrultuda bize yol göstermesi, memleketin gerçek sahibi ve efendisinin, Türk köylüsünün olduğunu vurgulaması, “Türk köylüsü kalkınmadıkça Türk toplumu kalkınmış sayılmaz.“ diyerek kalkınmanın köyden başlamasının önemini belirtmesi... Köy Enstitüleri’nin kuruluşuna zemin ve ortam hazırlamıştır.

Atatürk’ün görüşleri doğrultusunda, Köy Enstitüleri’nin kuruluş ve uygulanışlarının düşünülüp geliştirilmesinde katkısı olanların en başında gelen İsmail Hakkı Tonguç, ülkenin kalkınmasının, köylünün kalkınmasına bağlı olduğuna, köylünün kalkınmasınınsa, tarımın gelişerek modernleşmesiyle gerçekleşeceğine inanmıştı. İşte bu inançla Köy Enstitüleri kuruluşları yaratıldı. 17 Nisan 1940’da, 3808 sayılı Köy Enstitüsü Yasası’yla köylünün kalkınmasını sağlayacak yepyeni ve “işe dayalı öğretim ilkesine göre köye üretici ve yaratıcı bir eğitim düzeninin getirilmesiyle, Köy Enstitüsü kuruluşları, kutsal bir görevi yüklenmişlerdi.

Köy Enstitüleri, Türk toplumuna özgü, özel bir pedagojik metot oluşturmuştu. Dünya’da böyle bir kuruluşun, bir benzeri daha yoktu.

Bir Fransız yazarı ve gazetecisi şöyle diyor; “Eğer, 1938’den sonra Türk toplumu ve iktidarları Atatürk’ün çalışma temposuyla, bilimsel ve sanatsal düşüncesine ship çıkmasını bilseydi, bugün Türk toplumu, Japonya’nın da üstünde gelişmiş bir devlet olurdu. Bunu bilmek, bir kehanet olayı değildir. Devletlerin üstünlüğünü, bilim ve sanattaki üretkenliği ve becerisi sağlamaktadır...”

Atatürk, Türk ulusunun, çağdaş dünyadaki yerini alması için, bilim ve sanat doğrultusunda, devletin ve toplumun temel yapısını yine, bilim ve sanat değerleri üzerine oturtarak, Türk halkını, çağdaş yolda ilerlemenin, bilim ve sanata bağlı olduğuna içtenlikle inandırmıştı. Her ne olduysa 1950’lerden sonra oldu. Bilimsel ve sanatsal gelişme büyük bir arızaya uğratıldı.

Atatürk’ü anlamak, bir zekâ ve sağduyu işidir. Atatürk’ü anlayamayan, bu memlekete ve millete, gerçek anlamda ve çağdaş doğrultuda asla hizmet sunamaz. Öyleyse Köy Enstitüleri, aynı zamanda Atatürk’ü, tüm yönleriyle, Türk toplumunun anlamasını sağlamaya yönelik bir etkinliktir. Millet olarak çağdaş doğrultuda hızla gelişebilmek için, Atatürk’ü anlamaya gereksinim vardı.

Çağdaş doğrultuda, bir toplum oluşturmak istiyorsak, bilimsel bilgiye, sanatsal değerlere ve üretkenliğe dayanan eğitimin önemi hiçbir zaman gözardı edilmemeliydi. Dinsel konuların güdümüne alınmış ve dine endeksli bir eğitime verilen önem, öncelikle deneysel bilim ve sanatsal eğitime verilmiş olsaydı, bugün ülkemiz evrensel boyutta bilim ve sanat üretiyor olacaktı.

Evet olacaktı...1950’lerden sonra, dini eğitime gösterilen ilgiyle, gerici ve öbür dünyacı anlayışın yarattığı sonuçları bugün görüyoruz. Sürekli sözde çağa uygun bir şeriat düzeniyle ilgili üretilenler akla durgunluk veriyor. Zamanında bilim ve sanata da gösterilseydi bu ilgi, şimdi bilim ve sanatta büyük mesafeler alınmış olacaktık.

Eğitimde bu toplumun bu dünyası birincil, öbür dünyası ikincil derecede bari ele alınmalıydı. Toplumun bu dünyasını mamur ve mutlu etmeyen zihniyet, toplumun öbür dünyasına karışmaya hakkı yoktur.

Köy Enstitüleri’ne Karşı Körinancın Egemenliği

Köy Enstitüleri, Osmanlı döneminden kalan körinancın temsilcileri, toprak ağaları ve 1950’nin Osmanlılığa bağlı politikacılarının oluşturduğu körinanca bağlı gerici devrim hareketiyle yıkılmıştır.

Körinanç, güzel sanatlara, bilimsel doğrultuda doğruluğu kanıtlanmış maddeye dayalı ve varlıklarla ilgili gerçeklere hiç dayanmamakta israr eden (direnç) bilimi dışlayan; deney dışı ve yalnız önsel verilere dayanan dinsel ve düşsel bilgilere sığınan fizik ötesi, öbür dünyacı düşünce ve inançlara karşı aşırı bağlılıktır.

Özellikle dinsel alanda görülen bu tutkusal ve aşırı bağlılık, dinsel ve düşselliğin dışındaki, bilimsellik başta olmak üzere, bütün düşünceleri yok sayma ve yok etmeyi kapsar.

Din ve inançla ilgili düşünce ve ilkeleri, hiç kanıt aramaksızın, incelemeksizin ve eleştirmeksizin gerçek bilgi sayan metafizik (fizik ötesi) düşünceyle, varlığımızın; bedenden bağımsız, ruhsal bir yapı olduğu inancına dayanan ve düşsel (hayali) bir anlayış körinançtır (fanatizm).

Körinanca dayalı din anlayışı; yeniliklere ve çağdaşlığa kapalıdır. İnsanlığın, dinden başka hiçbir görüş ve düşünceye inanmasını istemez. Körinanç anlayışına göre, ölüm ötesi –öbür dünya – ahiret yaşamı bir gerçektir. Deneye dayalı bilimsel bilgi ve hür düşünceye karşıdır. Laik ve demokratik düzene inanmaz. Örneğin: Ortaçağ Avrupasını kasıp kavuran “engizisyon mahkemeleri”nin işkenceye ve öldürmeye dayalı uygulamaları böylesi bir körinancın ürünüdür. Engizisyon mahkelemeriyle 600 bin insan can vermiş, yalnız bunlardan 200 bin insan yakılarak öldürülmüştür. Ortaçağ boyunca, dine dayalı körinanç yüzünden tam 3 milyon insan öldürülmüştür.

Batı’da, Hıristiyan dünyasında, filozof Vanini’nin (Giulio Cesare 1585 - 1619), ruhun ölmezliğine karşı çıkışı, yani “ruh” beynin özel bir fonksiyonudur, beyin fiziki olarak yok olunca, ruh da, açıklaması, kilise babalarının öfkesini kabartmıştır.

“Ruh” kavramı dinsel kuralların temelini oluşturduğu için, kiliseye karşı düşünceler, dini inançları zayıflatıp yıpratacağından dolayı, Vanini’nin cezası çok büyük olmuştur. Vanini, diri kesilip koparıldıktan sonra diri diri ateşe atılarak yakılmıştır.

Körinanç anlayışının, dinsel konuya bağlı, fizik ötesi düşlenen ölüm ötesi –öbür dünya- ahiret yaşamına aşırı bağlılıktan öte, kişilerin inancı uğruna yakmayacağı can, yıkmayacağı yuva ve ocak yoktur.

Düşsel düşünceye dayalı inanç uğruna, başka düşünceleri, özellikle bilimin gelişmesine fırsat vermek istemeyen, öbür dünya –ahiret– yaşamının yoluna insanların canına bile kıyabilen ve bunu da Allah adına yaptığına inanan, insanları hep korku ve baskı altında tutan bir ruh ve anlayış “körinançtır.”

Ortadoğu’da İslâm Dünyası’nda: “Ben Tanrıyım” (En-el Hak) veya “Ben Tanrı’dan bir parçayım.” diye konuştuğu için, dinin emirlerine aykırı davranıyor ve Allah’a “şirk” koşuyor, suçlamasıyla Hallac-ı Mansur’u döve döve öldürdüler.

Sunni mezhebine aykırı davranıyor diye de, derisi diri diri yüzülerek öldürülen Nesimi’ye uygulanan ceza insanlık dışı ve tüyler ürperticidir.

Hem İslâm ve hem de Hıristiyan dünyasında insanlara uygulanan işkence ve ölüm cezaları, “körinanç” anlayışının insanlık dışı vahşetini ortaya koymaktadır. Körinancın insafı, acıması ve insan sevgisi yoktur. Körinaç anlayışından çıkar sağlayanlar, körinancın devamı için, Köy Enstitüleri’ne yaşama fırsatı vermemiştir.

Evrensel ve hümanist bir din özelliği taşıyan İslâm dini, tarikat, mucize ve hurafelerle süslenmiş olup, evrenselliği ve hümanist yapısı gözardı edilmiştir. Tarikat, mucize ve hurafelerle, İslâm dini, körinanç anlayışına dönüştürülmüştür.

Nurculuk tarikatı, laiklik ve ulusculuğa karşıdır. Aynı zamanda kadercidir. Nurculuk bu dünyayı küçümser ve ölüm ötesi öbür dünyayı yeğler. Cennete ulaşabilmek, bu dünya ile ilgilenmemekle mümkündür. Bu dünya bir bekleme salonudur, amaç ölüm ötesi –öbür dünya– ahiret yaşamıdır.

Nurculuk, her türlü bilimsel araştırma ve açıklamayı dinsizlik sayar; mucize ve dine sonradan girmiş hurafelere inanır. Hatta Saidi Nursi’nin, Moskova’dan Berlin’e melekler gibi uçarak gittiği, sanki bilimsel bir gerçekmiş gibi anlatılır. İşte buna inanmak da bir körinanç anlayışıdır.

Evrenselliği tartışılmayan İslâm dininin körinanç anlayışına göre yorumlanıp uygulanışının belası, Köy Enstitüleri gibi Türk toplumuna özgü, özel bir pedagojik metodu içeren çağdaş bir eğitim kuruluşunu vurmuştur.

Osmanlı toplumunu, asırlarca Ortaçağ karanlığının içinde bocalatan körinanç, hurafe ve beyin verimsizliğidir. Osmanlılardan kalma bu olumsuz ve çağdışı özellikleri, Köy Enstitüleri eğitim düzeniyle ortadan kaldırmadıkça yeni oluşturulmuş bulunan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile aydınlanma yolunda savaşım vermek olanaksızdı.

İnançların, körinanç içinde biçimlenmesi insansal duyguları yok etmektedir. Menemen olayı, Köy Enstitüleri’nin kapatılışı, ÇorumKahramanmaraş, Sivas katliamı, ve onlarca bilim adamımızın ve vatandaşlarımızın katledilişi, Türkiye’deki körinancın açık bir göstergesidir.

Köy Enstitüleri, ülkemizde kemikleşmiş körinanç anlayışının yerine, laik, demokratik, bilime ve güzel sanatlara yönelik, bilimsel dünya görüşünü egemen kılmaya çalışan, köylünün ve halkın öz haklarına sahip çıkmaya dayalı amaçlarla yaşama geçmişti. Köy Enstitüleri kuşaklarıyla köylüye, haklarına sahip çıkabilecek bilinç verilecekti.

Dine dayalı tarikat ve hurafeleri içeren “körinanç”, Türk köylüsünü, gözü kapalı tutarak her zaman sömürüye hazır tutmak için, tarihin hemen her döneminde varlığını korumuştur. Köylülerin, el emeğini ve alın terini sömürenler, Köy Enstitülerini yaşatmamak için körinanca yönelik her çeşit hile, riyakarlık ve iftiraya başvurmuşlardır.

Köy Enstitüleri, sömüren sınıfın oyunlarını bozmak için “sağcılık” ve “solculuk” kavramlarına açıklık getirmiştir. Yani yanlış anlaşılmaya yer vermeden anlaşılabilir bir anlam ve görüş ortaya koymuştur. “SAĞCILIK”; körinanca dayalı, dinsel dünya görüşünün koyu karanlık gölgesinde, zengin sermaye sahibi sömüren sınıfın yanında yer almaktadır. “SOLCULUK”; Bilimsel dünya görüşünün ışığı altında, emekçi halkın, köylülerin ve yoksulların yanında yer almaktadır.

Köy Enstitüleri, Atatürk’ün, bilimsel dünya görüşünün öncülüğünde, İsmail Hakkı Tonguç’un gösterdiği halkçı hedeflere yaklaştıkça, Köy Enstitüleri’nin gelişip güçlenmesinden korku ve kaygı duyan, içgüdüsel hesaplarla hareket eden, körinanca yaslanan politikacı ve toprak ağaları bu konuda bütünleşmişlerdir. Bu bütünleşme, Köy Enstitüleri’nin kapatılışına önayak olanların sırtında bir kambur gibi sırıtacaktır. Onlar, ulusal bilinç, toplumsal sorumluluk duygusu ve anlayışına ihanetten dolayı, geleceğin çağdaş Türk toplumunun eleştiri ve nefretinden hiçbir zaman kurtulamayacaklardır.

1950’de Demokratik Parti iktidarıyla, Atatürk’ün, çağdaşlaşmak için seçmiş olduğu “bilimsel dünya görüşünden” geriye dönüldüğü zaman, Türk toplumunun eğitimi – öğretimi; körinanca dayalı “dinsel dünya görüşünün” güdümüne alınmıştır. Bu gelişmeden sonra, laiklikle gelen ve devletin her türlü baskısından uzak, kişye özel dini inanç özgürlüğü; laik düzene aykırı olarak, devletin desteği ile, “körinanca” dayalı dini eğitim, tekrar toplumsallıştırılmıştır.

1950’den sonra zincirleme gerici gelişmeyle, bilimsel dünya görüşünü yıpratmak için, ülke genelinde geriçi bir mücadele başlatılmıştır. Bu uyumsuz ve karışık ortamda, ulusumuzun bilimsel ve sanatsal gelişmesini engelleyen çok çeşitli engeller üretilmiştir. Bir taraftan dine ve ırkçılığa dayalı milliyetçilik, bir taraftan Araplaşmak için, Türkçe ezanın Arapçalaştırılması, izinsiz Kuran kursları, İmam Hatip okulları, Osmanlı dönemine tekrar dönüş için Nurculuk, Araplaşmak için Nakşibendi, Hizbullah ve İBDA-C gibi şeriatçı örgütlerin ve tarikatların önündeki devrimci engeller birer birer ortadan kaldırlmıştır.

Son zamanlarda, gerici gelişmeleri desteklemek için “TÜRBAN” şeriatın simgesi haline getirilmiştir. Kadınlarımız, gerici gelişmelerin tutsağı haline getirilerek, türban kuşatmasına alınmıştır.

Ülkemizde açılan dinsel eğitim kurum ve kuruluşları, çağımızın bilimsel ve sanatsal koşullarına göre çağdaş bir din anlayışını, egemen kılacak eğitimden ziyade, Atatürk düşmanlığına yönelik ve “körinanç anlayışını” daha da güçlendirmek amacıyla yaşama geçirilmiştir. Örneğin: Kuran kursları ve İmam Hatip okulları Atatürk düşmanlığının biçimlendiği yerler haline getirilmiştir. Atatürk düşmanlığı, aynı zamanda akıl ve bilim düşmanlığıdır.

Köy Enstitüleri’ni çalışmaz hale getirmek; Ortaçağ inancını tekrar canlandırmak ve bu dinsel eğitime sığınan hurafe ve tarikatlardan yarar umanların ekmeğine yağ sürmüştür.

Köy Enstitüleri’nin kapatılmasıyla, yurdumuzda da sonu belli olmayan körinanç anlayışına giden Ortaçağ benzeri karanlık bir yola girilmiştir. Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, körinanç gibi çağdışı bir anlayış; gelişip güçlenecek bir ortam bulamayacak, gerici olayların hiçbirisi olmayacaktı.

“Demokrasi güçlünün çıkarlarından başka bir şey değildir.” vurgulamasının aksine, tüm toplumun ve bireylerin yararlanabileceği gerçek bir demokrasiye Köy Enstitüleri’yle ulaşacaktık. Ülkemizde, bize özgü Rönesans hareketi güçlenip gelişecekti.

Keman çalan öğrenci

Keman çalan öğrenci

Akerdeon çalan öğrenci

Mandolin çalan öğrenci

“Güzel sanatlar, insanı insanlaştırmanın, hümanizmin, yaratıcılığın ve bilimin anasıdır!” gerçeğini Köy Enstitüleri’yle kanıtlayacaktık. Eğer Köy Enstitüleri’ne yaşam hakkı tanınmış olsaydı, şimdi bilim üretiyor olacaktık.

Köy Enstitüleri sayesinde bilim üretmekten öte, kronik beyin verimsizliğimiz de tedavi edilmiş olacaktı. Köylülerimizin doğruları görmemeleri ve sürekli beyin verimsizi olarak kalmaları için softalık, yobazlık, cahillik, mezhep, tarikat ve hurafeler gibi körinançlar bütünü haline getirilmiş yanlış inanç ve din anlayışına bağımlı kalmaları sağlanmıştır. İşte, Köy Enstitüleri, bu yanlış inanç ve din anlayışını ve beyin verimsizliğini gidermek için kurulmuştur.

Köy Enstitüleri gibi aydınlanma hareketini ateşleyecek bilimsel bir eğitim kuruluşunun kapatılmasıyla ortaya çıkacak olan bilimsel bir eğitim sisteminin ve güzel sanatlarla ilgili boşluğun yerinin doldurulması ve bilimsel doğruların sevilmemesi için halk, “dinsel dünya görüşüne” yönlendirilmiştir.

Köy Enstitülerinin kapatılışında asıl amaç; bilimsel bilgi veya (deneysel bilgi) ve sanatsal değerlere dayalı Atatürkçülüğü (=akıl ve bilimsel gelişmeyi) engellemektir.

Hurafe ve tarikatlara açık, dinsel eğitim kurumlarının hayata geçmesi; körinanca bağlı kalmayı daha canlı tutmaktır. Ve böylece, halkın sürekli körinanç anlayışına bağlı kalması ve bilimsel doğruları ve gerçekleri görmemesi için körü körüne inanç anlayışı yeniden pekiştirilmiştir.

Halkın; bu dünyadan daha ziyade, ölüm ötesi –öbür dünya– ahiret yaşamı, cehennem korkusu ve cennet vaadiyle aşırı surette ilgilenmesine özellikle dinci politakıcılar ve şeriat sevdalıları özen göstermektedirler. Halk, bu dünyadan ne kadar çok uzaklaştırılırsa politakıcının işi o kadar kolaylaşacaktır.

Köy Enstitüleri’nin kapatılışıyla; köylülerin hiçbir şey bilmemesi ve dünyadaki olup bitenden habersiz yaşaması için “obskürantizm” (bilmesinlercilik); köylülerin çağdaş doğrultudaki gelişmesini engellemek için de “obstrüksiyon” (engelleme) hareketi uygulanmıştır.

1938, Atatürk’ün ölümünden sonra iktidara gelen tüm politakıcılar tarafından, Türk köylüsünün çağdaş doğrultuda, hiçbir şeyi bilmemeleri ve uyanmamaları için her ne gerekiyorsa yapılmıştır. Üstelik köylü hayatının varlığını ortadan kaldırmak için de, köylülerimiz şehir merkezlerine göçe zorlanmışlardır.

Köylülerimizin bugünkü şehir macerası, Köy Enstitüleri’nin kapatılışıyla başlamıştır. Eğer Köy Enstitüleri gibi çağdaş eğitim – öğretim kuruluşları kapatılmasaydı, körinanç denilen koyu karanlık yobaz düşünce, toplumun içinde yer bulup yeşeremeyecekti. Çünkü toplum, bilimsel ve sanatsal düşünmeye alışmış olacaktı. “İnsanoğlunu, insanlaştıran” bilim ve güzel sanatlarla ilgili eğitim düzenidir. Bilimsel düşünen toplumlarda cinin, şeytanın, bağnazlığın, yobazlığın, mezhepin, hurafenin, uğursuzluğun, umutsuzluğun, karamsarlığın, muskanın, üfürüğün, dilek dilemenin, ruhun ölmezliğinin, düşsel ve önsel bilgilerin ve körinancın yeri yoktur. Toplumu bu bilim dışı anlayışlardan koruyacak ve aydınlatacak Köy Enstitüleri’ydi.

Köy Enstitüleri; insan yaşamını, deneysel metoda dayalı bilimsel bilgi ve sanatsal değerlere bağlayan ve bu dünya nimetleriyle mutlu etmeye çalışan, Rönesans hareketinin yaratmış olduğu “bilimsel dünya görüşüyle” kurulmuş olup; İnsan yaşamını; bilim ve sanatı dışlayan, deneye dayanmayan önsel verilerle düşsel bilgilere ve fizik ötesi anlayışa dayalı ölüm ötesi –öbür dünya- ahiret yaşamı ve mutluluğuna bağlayan körinanca yönlendirilmiş “dinsel dünya görüşünün” karanlığında çağdışı bir politikayla da kapatılmıştır.

>>>>Baştan okumak için tıkla<<<< 





0 Yorum - Yorum Yaz

1890`lı Yıllarda Ren Nehri Üzerindeki Theodor Heuss Köprüsü`nden Çekilmiş Bir Mainz Fotografı:

M A I N Z E R

REN-MAIN BÖLGESİNİN İNCİSİ GUTENBERG KENTİ MAINZ

LÜTFULLAH ÇETİN


Gutenberg Kenti Mainz, Almanya Federal Cumhuriyeti'nin iç kesimlerinde, Ren Nehri kıyısında yer alır. Rheinland-Pfalz eyâletinin başkenti ve eyâletteki en büyük kenttir. Alman Federal Cumhuriyeti`nin önde gelen eğlence ve kültür merkezlerinden olan Mainz, Karnavalın sayılı kalelerinden bir tanesidir.

Verimli Ren vadisinin ticaret merkezi olan Mainz aynı zamanda Avrupa'nın belli başlı su, demir, hava ve karayollarının kesiştiği bir noktadır. Ren-Main Bölgesi’nin gösterişli ve alımlı incisi bu kentten trenle on beş dakika gibi kısa bir sürede ulaşılabilen Frankfurt Ren-Main Havaalanı, Avrupa'nın en büyük ve en işlek havaalanlarından biridir.

Çok önemli bir medya merkezi olan Mainz, İkinci Alman Televizyon Kanalı ZDF ile; SAT1, SAT3 ve SW3 isimli diğer Alman televizyon kanalları ve SWR, RPR1 gibi Radyo İstasyonları’na ev sahipliği yaptığıdan ‘Medien Stadt’ (Medya Kenti) olarak da anılır.

Matbaayı icat eden ünlü mucip Johannes Gutenberg’in doğduğu kent olma özelliğine de sahip olan Mainz, bir festivaller ve eğlenceler merkezidir de ayrıca. Kentin merkezinde ve kenar mahallelerinde büyüklü küçüklü ellinin üzerinde festival, şenlik ve kutlamalar düzenlenir. Seçkin bir hastane ve üniversiteye de sahip olan Mainz, yaklaşık 35 bin üniversite öğrencisi ve iki adet Max-Planck Enstitüsü ile ünlü bir Bilim ve Araştırma Metropolü’dür. Alman şarap ticaretinin en önemli merkezlerinden biri olan Mainz’in Alman 1. Liği’nde top koşturan bir de futbol takımı var. (Mainz 05)

II. Dünya Savaşı sırasında yapılan bonbardımanlar sonucu çok büyük yıkıma uğramış, kent merkezinin neredeyse tümü yerle bir edilmiş olsa da, savaştan hemen sonra başlatılan restore çalışmaları sonucu, kent adeta yeniden yapılandırılmıştır.

Geniş yeşil alanlar ve parklar zengini Mainz, bağrında yaşayan insanlara çok cömert davranıp, dinlendirici ve doğal bir ortam sunar. Kentin tam göbeğinde ve çevresinde, yabanıl yaşamı ve doğayı koruma alanları olabildiğince geniştir. Gerek sportif ve yarışma etkinlikleri, gerekse piknik yapmak için büyük olanaklar sağlayan parkların içinde yüzme havuzları, bisiklet yolları, gezinti kordonları, barlar, kafeteryalar, botanik ve hayvanat bahçeleri mevcuttur.



Gerek bağrında barındırdığı eşsiz tarihi yapılar, gerekse içinde yaşattığı güler yüzlü, hoşgörülü insanlarıyla Mainz, yaşamak için ülküsel ve modern bir kenttir. İnşası şavaş ve kıyımların yaşandığı 1627 yılında Kurfürst Georg Friedrich von Greiffenklau tarafından başlatılan ve o günden bu güne yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, ihtişam ve muhteşemliğinden hiçbir şey kaybetmemiş olan Kurfürstliches Schloss adlı tarihi yapı, Mainz’in olmazsa olmazıdır adeta. Kentin adeta gözbebeği durumundaki bir diğer muhteşem yapı Dom Kilisesi (Kathedrale und Bischofskirche) inananlara 1000 yıldır ev sahipliği yapmaktadır. İnşasına Bischof Willigis tarafından İS. 975 yılında başlanan ve romantik bir yapı sitiline sahip olan Dom Kilisesi, Ren Nehri yakınlarında ve kentin tam merkezinde yer almaktadır.

Gutenberg`i, Ren`i, Main`i, Karnavalı, Dom`u, Schloss´u, Theodor Heuss Köprüsü, Volksparkı, festivalleri, tiyatroları, sinemaları, müzeleri, eski evleri, üniversitesi, kütüphaneleri, şarap lokalleri, birahaneleri, dönercileri, pizzacıları, parkları, bahçeleri, bağları, üzümleri, şarapları, türkü ve şarkılarıyla Mainz, yaşamak için ülküsel bir mekan arayanların beklentilerine yanıt verebilecek düzey ve zenginlikte bir kenttir, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası http://www.kosektas.net/ `in düzenlenmesi bu kentten yapılmaktadır...

Not: Gutenberg kenti Mainz'i tanıtan bu yazının bir nüshası Özgür Ansiklopedi Vikipedi'ye bağışlanmıştır. kosektas.net

Almanya Ren-Main Bölgesi'nin İncisi Mainz ve Çevresi'nden Görüntüler.

''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''
 
Aşağıdaki linklere tıklayarak ulaşacağınız görüntürlerin yaratıcısı fotograf ve film dizayneri  Helmut Koelbach`dır.


Görüntüleri büyültmek için ENLARGE, tüm ekran görüntüsü elde edebilmek için ise FULL SCREEN düğmesine bir kez tıklayınız.

kosektas.net


GÖRÜNTÜLER
 
Augustinerstr.
 
 Augustiener Caddesi I
 
Christuskirche Christus Kilisesi
 
Citadel Mainz Kalesi
 
Hoefchen
 Gutenberg Meydanı
 
Kirschgarten Kiraz Bahçesi
 
Leichhof Leichhof Alanı
 
Leichhofstr. Leichhof Caddesi
 
Old Town Eski Şehir
 
Palace Palas
Potpourri Augustiener Caddesi II
 
Rhine Riverside
 Ren Nehri ve Theodor Heuss Köprüsü
 
Schoefferstrasse
 Schoeffer Caddesi
 
Theatre
 Tiyatro
Theatrum Romalılar Tiyatrosu
 
Liebfrauenplatz
 Liebfrauen Meydanı
 
 




0 Yorum - Yorum Yaz

Köşektaş Köyü'ne Ortaokul Binası İnşa Etme Uğruna Yürütülmüş Çalışmaların Kimi Safhalarını Yansıtan Yazıdır l 2007

Nuri Biçer


Geçmişte yapılmış önemli işler ve o önemli işleri üstlenerek başarıyla sonuçlandırmış kimseler vardır. Onlara değer verilir, onlara bir başka gözle bakılır. Tıpkı 1966–1978 yılları arasında köyümüzde imamlık yapmış Sayın Nuri Biçer örneğinde olduğu gibi. İşte Sayın Nuri Biçer’in, köyümüzde imamlık görevini icra ettiği yıllarda köyümüze ortaokul binası yaptırma faaliyetlerinde üstlenmiş olduğu sorumluluğu, yürütmüş olduğu riskli ve özverili çalışmaları ve o çalışmalar nihayetinde elde etmiş olduğu başarıları içeren bir anısı.


Köşektaş Köyü imamlarından Sayın Nuri Biçer’in bir döneme ait anılarını içeren bu yazı, kendisinin anlatımı esnasında tutulmuş notların bir araya getirilmesiyle genişlemiş ve aşağıdaki hâlini almıştır. Yazı, ileride daha da genişletilebilir. Bu konuda bilgi ve belge sahibi köylülerimizin bu sayfa aracılığıyla bize ulaşmalarını rica ederiz.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


               
Köşektaş Köyü Ortaokul Binası
Fotograf: Cengiz Şen, 2006
Köşektaş Köyü Sağlık Ocağı Binası
Fotograf: Cengiz Şen, 2006

Köşektaş Köyü’ne ortaokul binası inşa etme ereğiyle 1975 yılının Aralık ayında başlatılan ve 1976 yılında sonuçlandırılan çalışmaların kimi safhalarını içeren yazıdır.


Köşektaş Köyü, anılarımda önemli bir yer tutar; çünkü orada yaşadığım her bir anı, ömrümü oluşturan karelerin birer parçasıdır. Onları unutmam, yaşamımdan silip atmam söz konusu olamaz.

1968 yılında kurulan “Köşektaş Köyü Ortaokul Yaptırma ve Yaşatma Derneği”nin yöneticileri her ne kadar takdire şayan çalışmalar başlatmış ve yürütmüş olsalar da, yaşadıkları maddi sıkıntılar nedeniyle ortaokul binasının inşasını başlatamamışlardı. Ortaokul binasının yapımı için gerekli tüm hazırlıklar tamamlanmış, hatta temel atılmış; ancak inşaata başlanamamıştı.

1970’li yılların ortalarında Köşektaş Köyü İlkokulu her yıl kırkın üzerinde mezun veriyor, mezunların büyük çoğunluğu orta öğrenimlerini sürdürebilmek için çevre il ve ilçelere gitmek zorunda kalıyordu. Zaten kıt kanaat geçinebilen aileler, çocuklarının eğitimlerini sürdürebilmeleri için çevre yerleşimlerde birer–ikişer odalı evler kiralıyor, yüksek kira bedelleri ödüyor; bununla da kalmayıp bir öğretim yılı boyunca sürekli gidip gelerek çocuklarına yiyecek, içecek ve yakacak taşıyorlardı.

Ailelerinin maddi durumu elvermeyen çocuklar ise, ne kadar yetenekli ve becerikli olurlarsa olsunlar, ilkokul sonrası eğitimlerini sürdüremiyor; ilkokulda aldıkları eğitimle yetinmek zorunda kalıyorlardı. Bu hem kendileri hem de ülkemiz için telafisi olmayan bir kayıptı.

Sorunun kaynağı açıktı: İhtiyaç olmasına rağmen Köşektaş’ta ortaöğretim veren bir kurum yoktu. Bu durum köy halkını olduğu kadar beni de rahatsız ediyordu. Bu nedenle gerek düğün ve cenaze merasimlerinde, gerek cuma hutbelerinde bu sorunu sürekli gündemde tutmaya, köy halkının duyarlılığını artırmaya çalıştım.

Çözüm de belliydi. Yedi–sekiz yıl önce büyük emeklerle kazılmış temel bizi bekliyordu. Yapılması gereken, köy halkını —özellikle de yurtdışında bulunan Köşektaşlı kardeşlerimizi— harekete geçirerek yeni bir başlangıç yapmaktı. Çok geçmeden hayallerimiz bir bir gerçekleşmeye, yürüttüğümüz faaliyetler köy halkının büyük çoğunluğu tarafından kabul görmeye başladı.

Bugün gibi hatırlıyorum: 1975 yılının Aralık ayıydı. Öğle namazını yeni kıldırmıştım. Cami kapısında Seyit Çavuş (Cesur) ile karşılaştım. Selamlaştıktan sonra, köy halkının ilkokul binasında toplantı hâlinde olduğunu ve benim de orada beklendiğimi söyledi. Birlikte ilkokula yöneldik. Okula vardığımızda büyük bir kalabalık toplantı hâlindeydi. O zamanki dernek yönetiminde bulunan bazı arkadaşlar, daha okul girişinde bana yönelerek, inşasına devam edilmesi kararlaştırılan ortaokul binası için gerekli parayı temin etmek amacıyla bir kişiyi Almanya’ya göndermeye karar verdiklerini, adayların köy halkının önerisiyle belirlendiğini ve bu adaylar arasında benim de bulunduğumu söylediler.

Köy halkının bana gösterdiği güven beni hem cesaretlendirmiş hem de gururlandırmıştı. Kendilerine teşekkür ettikten sonra, mesleğim gereği köyde bulunmam gerektiğini, bu nedenle yurtdışı görevinin zamanı daha esnek bir kardeşimiz tarafından üstlenilmesinin daha uygun olacağını ifade ettim. Ancak yoğun ısrar üzerine aday olmayı ve seçime katılmayı kabul ettim. Gerekli işlemler tamamlandı, kapalı oylama yapıldı. Bana verilen 105 oy gereği Almanya’ya gitmek üzere görevlendirilmem gerekirken, bazı dernek yönetim kurulu üyeleri “Dernek yönetim kurulu üyeliği sıfatı yok.” gerekçesiyle buna engel oldular.

Bunun üzerine dernek yönetimindeki diğer arkadaşlar tüzükte değişiklik yaparak yönetim kurulu üyeliği sıfatını edinmemi sağladılar. Yapılan ikinci oylamada şahsıma verilen 104 oy gereği, aynı oylamada 94 oy alan Mehmet Tandoğan ile birlikte Almanya’ya gitmek ve yardım toplamak üzere görevlendirildim.

Bu gelişmelerin ardından bir yandan pasaport için gerekli evrakları toplamaya başladım, bir yandan da Hacıbektaş İlçe Müftülüğü’ne başvurarak yurtdışına çıkabilmek için izin istedim. O yılların Hacıbektaş Müftüsü Sayın Bekir Özcan, bunun ancak yıllık izin hakkımı kullanmam ve yurtdışında bulunacağım süre boyunca imamlık görevimi aksatmayacak bir vekil göstermem koşuluyla mümkün olabileceğini söyledi. Köyde bu görevi üstlenebilecek Mustafa Özdoğan vardı. Kendisiyle görüşüp anlaştık. Böylece köy cemaati imamsız kalmayacaktı. Ben bu işlemlerle uğraşırken dernek yönetimi de mühür, makbuz gibi yardım toplamak için gerekli araç gereçleri temin etmeye çalışıyordu.

O günlerde (Ocak 1976), yol arkadaşım Mehmet Tandoğan’ın eniştesi Mehmet Bozkurt arabayla Almanya’ya dönecekti ve bizi de götürebilecekti. Bu bizim için büyük bir fırsattı; çünkü yol ücreti ödemeyecektik.

1976 yılının Ocak ayıydı. Pasaport, mühür ve makbuzlar hazırdı. Yola çıkmamız için hiçbir engel kalmamıştı. Arkadaşlarla helalleştik ve Mehmet Bozkurt ile birlikte Almanya’ya doğru yola çıktık. Ancak yolculuk boyunca geri çevrilme korkusu yakamızı bırakmadı. Bulgaristan’ı sorunsuz geçtikten sonra, o yıllarda Yugoslavya’nın, bugün ise Slovenya’nın başkenti olan Ljubljana üzerinden Jesenice/Villach hudut kapısına gece geç vakitte vardık. Şiddetli ve dondurucu bir soğuk vardı. Jesenice’yi sorunsuz geçtik; ancak Avusturya’ya girişte bizi durdurdular, arabadan indirdiler. Yapılan sorgulama sonucunda Avusturya’ya girişimiz uygun görülmedi ve geri çevrildik.

Korktuğumuz başımıza gelmişti. Donup kalmıştık; ne yapacağımızı bilmiyorduk. Edilen masraflar, kat edilen yol, çekilen eziyet ve zahmetten sonra geri dönmek ağır geliyordu.

Sonunda Almanya’ya Ljubljana üzerinden demir ya da hava yoluyla geçmeye karar verdik. Dışarıda dayanılmaz bir soğuk vardı. Hemen arabaya binip Ljubljana’ya döndük. Mesai saati başlar başlamaz Almanya’ya bilet almak için önce tren, sonra hava yolu gişelerine başvurduk. Ancak her iki kurum da Alman Dışişleri Bakanlığı’nın talimatı gereği Almanya’ya turist taşımadıklarını belirterek bize bilet satmadı. O yıllarda yoğun işçi akınını durdurmak için Almanya böyle bir önlem almıştı.

Hangi kapıya yönelsek yüzümüze kapanıyordu. Çaresiz ve üzgündük. Geri dönmekten başka çaremiz kalmamıştı. Mehmet Bozkurt’la ağlayarak vedalaştık. O arabasıyla Almanya’ya yöneldi, biz ise kalacağımız otele gittik. Ljubljana’da bir otelde geceledikten sonra ertesi gün saat 11.00 sularında trenle İstanbul’a hareket ettik.

Saklanmaz bir gerçektir ki Avusturya sınırından geri çevrilişimiz kimileri tarafından sevinçle karşılanmıştı. Bu bizi yıldırmadı ama üzdü.

Aradan çok geçmedi. Birkaç hafta sonra (Mart 1976) dernek yönetimi yeni bir karar aldığını bildirdi: “Yeni bir pasaport ve vize için gerekli evrakları temin ederek Ankara’ya gitmeniz gerekiyor.”

Konuyu dernek yönetimiyle ayrıntılı biçimde görüştükten ve gerekli evrakları tamamladıktan sonra Hacı Mehmet Akdemir ile birlikte Ankara’ya gittik.

Ankara’ya vardığımızda, o yıllarda Ulus Anafartalar Emniyet Amirliği’nde görevli olan Sayın Talip Akdemir’in evine misafir olduk. Pasaport için Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne, vize ve otobüs bileti için ise Türkiye–Almanya arasında transit yolcu taşımacılığı yapan Bosfor Turizm’e başvurduk. Ertesi gün pasaport, vize ve otobüs bileti hazırdı. Bosfor Turizm’i tercih etmemizin nedeni, Ali Osman’ın Hasan (Hasan Dündar) ile aynı gün ve aynı saatte Almanya’ya hareket edecek olmamızdı. Böyle uygun görmüş, böyle kararlaştırmıştık. Artık tüm hazırlıklar tamamdı. Köye dönüp hareket gününü beklemeye başladım.

Hareket günü geldiğinde Ali Osman’ın Hasan ile birlikte Ahmet Ağa’nın Bekleme (Uçkuyu)’den Kayseri otobüsüyle Ankara’ya, oradan da Bosfor Turizm’e ait otobüsle Almanya’ya hareket ettik. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Maribor (Avusturya) ve Salzburg (Almanya) sınır kapılarını sorunsuz geçtik.

Önce Münih’e vardım. Münih ve çevresindeki Köşektaşlılar tarafından büyük bir ilgiyle karşılandım.

Zaman kaybetmeden yola koyuldum; Münih’ten sonra Mainz’e vardım. Orada da aynı ilgiyle karşılandım.

Merkez olarak Mainz’deki Cam Firması’nın Hayımı’nı belirledik; çünkü çok sayıda Köşektaşlı orada ikamet ediyordu. İlk toplantıda şu karar alındı: “Madem dernek yönetimi böyle bir karar aldı ve sizi buraya gönderdi, biz elimizden geleni yapmaya hazırız. Almanya’daki Köşektaşlılar olarak kimseye el avuç açmadan bu işi kendimiz başaracağız.” Bu karar Almanya’daki tüm Köşektaşlılara duyuruldu.

Toplantıdan sonra yapılacak yardımların umulandan yüksek olacağını sezdim. Köyle irtibata geçerek ihalenin bir an önce yapılmasını önerdim. Bu önerim üzerine ihale, ben Almanya’dayken, Gülşehir’in bugünkü (2009) belediye başkanı Sayın Erol Ünlüsoy’a verildi. Binanın inşasına ise ben döndükten hemen sonra başlandı.

O yıllarda yurtdışında bulunan Köşektaşlılar, derneğin çalışmalarından haberdar olduklarından gerekli hazırlıkları yapmışlardı. 1976 yılı, Osman Şeref’in işsiz olduğu yıldı. Almanya’da bulunduğum süre boyunca beni çeşitli kentlerdeki Köşektaşlılara ulaştıracak olan kişi Osman Şeref’ti. Almanya ziyareti bu şekilde planlanmış ve uygulanmıştı.

Osman Şeref’le Almanya’yı kent kent dolaştık. Mainz’den sonra Stuttgart, Dortmund, Duisburg, Köln ve çevresindeki Köşektaşlılara ulaştık. Köşektaşlılar, ortaokul için yaptıkları yardımlara ek olarak, yakıt giderlerini karşılamak amacıyla Osman Şeref’e de destek oluyorlardı. Yakıt dışında bir giderimiz yoktu; çünkü Köşektaşlıların kaldıkları hayımlarda konaklıyor, onların yemeklerini yiyorduk. Bu nedenle barınma ve beslenme için bir kuruş harcamıyorduk.

Mainz’e uzak olan Hamburg ve diğer kıyı kentlerine gitmeyi uygun görmedik. Bu kentlerde yaşayan Köşektaşlılara haber göndererek yardımlarını köydeki eşleri aracılığıyla ulaştırmalarını önerdik. Böylece kendilerine Almanya’da ulaşamadığımız Köşektaşlılar yardımlarını köydeki eşleri aracılığıyla gönderdiler.

Son durağım Frankfurt’tu. Frankfurt’taki Köşektaşlılar beni beklemediğim bir ilgiyle ağırladılar; uçak biletime kadar temin ettiler ve sade bir törenle uğurladılar.

Almanya’dan dönüşüm ise başlı başına ayrı bir hatıradır. Toplanan 101.000 Alman Markı, Almanya’daki son gecemde Halil İbrahim Şen’in evinde tek tek sayıldı; Halil İbrahim’in kendi diktiği kumaş kuşağa yerleştirildi ve belime bağlandı. O yıllarda yürürlükte olan Türk Parasının Korunması Kanunu nedeniyle parayı Türkiye’ye fiziken getirmek ciddi riskler taşıyordu.

Özel bir havayolu şirketinin charter uçağıyla İstanbul’a, oradan Türk Hava Yolları’nın iç hat uçuşuyla Ankara’ya geçtim. Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan kiraladığım bir taksiyle Ankara Terminali’ne, oradan da otobüsle Ahmet Ağa’nın Bekleme’ye vardım. Ahmet Ağa (Ahmet Çelik) ile eşi Dilber Teyze’yi rahatsız etmemek için “Bekleme”ye uğramadım; Uçkuyu’dan yürüyerek Köşektaş’a geldim. Eve varınca şükür namazı kıldım. Belimdeki para kuşağını çıkardığımda kuşağın ve banknotların terden sırılsıklam olduğunu gördük. Eşimle birlikte odaya serip kuruttuk. Sabah olunca paraları, makbuz dipkoçanlarını, artan makbuzları ve tüm evrakı derneğe teslim ettim.

İnanılır gibi değildi: Otuz sekiz günde toplanan meblağ tam 101.000 Alman Markı idi. Bir ara Fransa’ya gitmeyi de düşünmüştük; ancak “Ne olur ne olmaz, sınırda sorun çıkabilir.” endişesiyle vazgeçmiştik.

Yaklaşık kırk gün sonra, beklenenden fazlasını elde etmiş olmanın mutluluğuyla Köşektaş’a döndüm. Almanya’da toplanan 101.000 Mark’ın bir kısmını 4,50 TL karşılığında bankaya, bir kısmını ise 5 TL karşılığında Kızılağıllı Hacı İbrahim’e bozdurduk. Yüklü bir meblağ birikmişti. Bu nedenle üç derslik olarak tasarlanan ortaokul binasının planını altı derslik olarak değiştirdik ve uygulamaya koyduk. Tüm masraflar karşılandıktan sonra bir miktar para arttı. Artan parayla, o dönemin Nevşehir İl Bayındırlık Müdürü Sayın Hamdi Tüfekyapan’ın desteğiyle Karşı Mahalle’deki Sağlık Ocağı’nı yaptırdık.

Yine o yıllarda Ali Kea’nın Bayram (Karatekin) ve köy halkının desteğiyle ek bir birikim sağladık; bu birikimle minareyi yaptırdık, mezarlığın etrafını tel örgüyle çevirdik ve imam evinin tamiratını gerçekleştirdik.

1976 yılında ortaokul binasının inşaatı devam ederken sık sık Ankara’ya giderek okulda eğitime aynı yıl başlanması için girişimlerde bulundum. 14. Dönem Nevşehir Milletvekili, o yıllarda Türkiye Tarım ve Kredi Kooperatifleri Genel Müdürü olan Sayın Hüsamettin Başer’in bu konuda büyük yardımı dokundu. Çabalarım boşa gitmedi.

Ortaokul 1976–1977 Eğitim–Öğretim yılında ilk öğrencilerini aldı. Açılış töreninde köy halkı misafirlere yemek vermek üzere yaklaşık yirmi koyun bağışlamıştı; koyunlar bir gün önceden kesilip pişirilmiş, büyük bir imeceyle yemekler hazırlanmıştı.

Ortaokulun açıldığı yıl oğlum Mehmet ilkokul 5. sınıftaydı. Ertesi yıl, yani 1977–1978 öğretim yılında ortaokula başladı; ancak kardeşleri içinde sadece ona yarım dönem okumak nasip oldu. 1978 yılı Şubat ayında sömestr tatilinde benim tayinim Ürgüp’e çıktı ve ailecek Köşektaş’tan ayrıldık. Böylece Mehmet’in Köşektaş Ortaokulu’ndaki öğrenciliği yarım kalmış olsa da, köyde geçen yıllarımızın hatırası hiçbirimizin kalbinden silinmedi.

İzleyen günlerde sade bir açılış töreni düzenledik. Köşektaş Köyü Ortaokulu’nun açılışı için Nevşehir Valisi Sayın Macit Sönmez’i ve İl Millî Eğitim Müdürü Sayın Yılmaz Atalay’ı Köşektaş’a davet ettik. Vali Macit Sönmez’in açılış konuşmasının başında bana dönerek söylediği şu sözler hâlâ belleğimdedir:

“Bir din görevlisinin bu tür çalışmalarla içinde yaşadığı topluma faydalı olması takdir edilmesi gereken bir davranıştır. Üstün gayretiniz, özverili çalışmalarınız ve başarınızdan dolayı sizi tebrik ediyorum.”

Daha sonra törende hazır bulunan öğretmenlere dönerek:

“Bir köy imamının elde ettiği başarıyı görmektesiniz. Bu davranış hepiniz için örnek olsun.” diyerek konuşmasına devam etti.

Köşektaş’a ait anı ve hatıraları unutmak ne benim için, ne eşim için, ne de çocuklarım için mümkündür. İstenmeden yaşanmış kimi olumsuzluklar olmuş olsa da kimseye kırgın ya da dargın değiliz. Tüm Köşektaşlıları saygı ve sevgiyle selamlıyoruz.

Nuri Biçer | 1966–1978 Yılları Köşektaş Köyü İmamı

Fotoğraflar:
– Köşektaş Köyü Ortaokul Binası | Cengiz Şen | 2006
– Köşektaş Köyü Sağlık Ocağı Binası | Cengiz Şen | 2006

*Yazıntı ve bireşim: Lütfullah Çetin, 2007




KÖŞEKTAŞ KÖYÜ’NE ORTAOKUL BİNASI İNŞA ETME FİKRİNİN DOĞUŞU, BİNA İNŞA ETME UĞRUNA YÜRÜTÜLEN ÇALIŞMALAR VE BU ÇALIŞMALAR ESNASINDA YAŞANAN ÇATIŞMALAR

 _____________MEHMET DOĞAN_____________


Köyümüz önceki muhtarlarından sayın Mehmet Doğan'ın bir döneme ait olan anılarını içeren bu yazı, sayın Mehmet Doğan'ın anlatımı esnasında tutulmuş yazıntıların bir araya getirilmesiyle genişlemiş ve aşağıdaki hâlini almıştır. Yazı, ileride daha da genişletilebilir. Bu konuda bilgi ve belge sahibi köylülerimizin bu sayfa aracılığıyla bize ulaşmalarını rica ederiz.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


Köye ortaokul yaptırma fikrinin ortaya atılmasındaki amaç, köylünün halklaşma bilincini ön plana çıkararak köydeki eğitim süresini beş yıldan sekiz yıla çıkarmak ve böylece yerinde verilecek eğitimle Köşektaş Köyü’nü daha da aydınlatmaktı.

Bu fikri ortaya atanlar, o yılların Nevşehir Valisi Eşref Ayhan ile Nevşehir Millî Eğitim İl Müdürü, Köy Enstitüsü mezunu Musa Eroğlu beylerdi. O dönemde Nevşehir ili sınırları içinde herhangi bir yerleşim birimine ortaokul binası inşa edilmesi düşünülüyordu. Bu yerleşim birimi, hem Vali Eşref Ayhan hem de Musa Eroğlu için Köşektaş Köyü idi. Çünkü Köşektaş halkı ilkokul sonrası eğitime olağanüstü önem veriyor, bu alanda diğer yerleşim birimlerine kıyasla açık ara önde gidiyordu.

1968 yılıydı. Kâtip İhsan (Yıldız) kendi isteğiyle muhtarlıktan ayrılmış, yerine kısa bir süre Feti Çelebi vekâleten bakmış, daha sonra yapılan seçimde muhtar seçilmiştim. Muhtarlığımın henüz ilk günleriydi. Nevşehir Valisi Sayın Eşref Ayhan tarafından tahsis edilen resmi bir araçla köydeki evimden apar topar alınıp Nevşehir Valiliği’ne götürüldüm. Vali Eşref Ayhan makamında bana:

“Kuracağımız bir dernek ve önden yatıracağımız 10.000 TL ile köyümüzde bir ortaokul binası yaptırma projesi başlatabileceğimizi, diğer tüm giderlerin Millî Eğitim Bakanlığı’nca karşılanacağını, gerek bina yaptırmak için yürüteceğimiz çalışmalarda, gerekse binanın yapımında valilik olarak bizi destekleyeceklerini” söyledi.

Tüm bu söylenenleri işitmek beni sevindirmişti. Ancak kuşku duyduğum ve karamsar olduğum bazı hususlar vardı. Bunları mutlaka vali beye iletmeliydim; aksi hâlde ileride içinden çıkılmaz sorunlarla karşılaşabilirdik.

Vali bey söyleyeceklerini söylemiş, söz sırası bana gelmişti. Bu konudaki önceliği köyümüze vermiş olmalarından dolayı kendilerine teşekkür ettikten sonra; böylesi bir görevi seve seve üstlenip köy halkını ikna etmeye çalışacağımı, ancak talep edilen ön ödemenin bir hayli yüksek olduğunu, o günkü koşullarda 10.000 TL gibi bir miktarı bir araya getirmenin büyük bir sorun teşkil edeceğini, bu miktarın 5.000 TL olması durumunda işin üstesinden gelebileceğimizi belirttim.

Vali Eşref Ayhan bu önerimi istisnasız kabul etti ve şöyle dedi:

“Derneği kurduktan ve 5.000 TL’yi tedarik ettikten sonra tekrar bize geleceksiniz. Biz valilik olarak Millî Eğitim Bakanlığı nezdinde Köşektaş Köyü’ne bir ortaokul binası yapılması için girişimlerde bulunacağız. Tüm işler bizim takibimizde olacak. Gerekli çalışmaları bir an önce başlatın ve katettiğiniz her mesafeyi bize bildirin!”

Köye döner dönmez muhtarlık heyetindeki arkadaşlarımla bir durum değerlendirmesi yaptım.

Yıl 1968
Muhtar
  Mehmet Doğan

Heyetteki Üyeler

H. Mehmet Yıldız Eşref Çelik Selim Şahman H. Bey Gökduman Sadık Şen Mehmet Güneş

Heyetteki arkadaşlarla aramızda hiçbir fikir ayrılığı yoktu. En büyük kaygımız işin mali yönüydü; çünkü o yıllarda köyün mali durumu hiç iç açıcı değildi.

Vakit kaybetmeden işe koyulduk. Ancak her iş sandığımız kadar kolay değildi. İşin maddi yanı bir tarafa, ortaokul binası yapımına muhalif olanlar ve onların kışkırttığı bir yığın insanla mücadele etmek zorundaydık.

Muhalif grup, bina yapımını önlemek için her yola başvuruyordu. Özellikle cuma namazı çıkışlarında sürekli taciz ediliyorduk:

“Şunlara bir bakın! Çocuk okutacağız diye ne zahmetli, ne pahalı bir işe talip olmuşlar. Aklınızı mı bozdunuz? İnsan böylesi zahmetli, hem de bu kadar çok para isteyen bir sorumluluk üstlenir mi?”

Bu ve benzeri sataşmalarla diğer insanları etkilemeye ve muhalefeti güçlendirmeye çalışıyorlar, bunda da oldukça başarılı oluyorlardı.

Karşı kampanya köyün her yerinde sürdürüldüğü gibi köy odalarında da sürdürülüyordu. Biz ortaokul binasının inşa edilmesinin, muhalif grup ise edilmemesinin doğru olduğunu savunuyor; tartışmalar sık sık ağız kavgalarına dönüşüyordu.

Bununla da kalmıyor, muhalif gruptakilerin şiddeti çözüm yöntemi olarak benimsemesi, kışkırttıkları insanların üzerimize salınması, aramızdaki zaten cılız olan iletişimi daha da zayıflatıyordu.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen işe koyulduk. İlk iş olarak ortaokul binası yaptırma projesini yürütecek bir dernek kurmak için kolları sıvadık. Derneğin kurulabilmesi için en az on altı kişinin imzası gerekiyordu. Ancak günler, haftalar, hatta aylar süren uğraşlar sonunda ancak on beş kişi bulabildik.

Aralıksız çalışmamıza rağmen ihtiyaç olan son bir kişiyi bulamıyorduk. Bir tarafta köye ortaokul binası yapılacakmış yapılmayacakmış umurunda olmayanlar (özellikle ortaokul çağında çocuğu olmayanlar), bir tarafta kişisel ihtiras içinde olanlar, diğer tarafta muhaliflerin yürüttüğü olumsuz propagandadan etkilenmiş insanlar vardı ve kimseyi ikna edemiyorduk.

Bu durum köydeki muhalifleri sevindiriyordu. Destek olmak şöyle dursun, yapım işi engellensin diye olmadık iftiralarda bulunuyor, kışkırttıkları insanları üzerimize gönderiyorlardı.

Zamanla ihtiyaç olan bir kişiyi bulamayacağımız kesinleşmişti. Kaybedecek vaktimiz yoktu. İlk fırsatta Nevşehir’e, Kâzım Hoca (Yalım)’ya gidip durumu anlattım. Kâzım Hoca, Köşektaş Köyü Ortaokul Yaptırma ve Yaşatma Derneği’nin on altıncı kurucu üyesi olmayı kabul etti.

Dernek kurmak için gerekli olan on altı kişiyi bulmuştuk. Artık hiçbir engel kalmamıştı. Resmî başvurumuzu yaptık ve gerekli izni aldık.

Böylece Köşektaş Köyü Ortaokul Yaptırma ve Yaşatma Derneği kurulmuş ve faaliyetlerine başlamıştı. Köyümüze ortaokul binası inşa edecek, böylece büyük yerleşim merkezlerine uzak olmanın yarattığı mahrumiyeti giderecektik. Bizim için bundan daha onurlu bir görev olamazdı.

Ortaokul Yaptırma ve Yaşatma Derneği Başkan: Mehmet Doğan
Köy Güzelleştirme Derneği Başkanı: Ahmet Taşkıran
ÜyeÜyeÜye
Remzi ÖzdoğanAli YılmazSüleyman Çelebi

Bu sevinci mutluluğa dönüştürmek için canla başla çalışmamız gerektiğinin bilincindeydik. Yapmamız gereken ilk iş, Nevşehir Valiliği tarafından talep edilen 5.000 TL’yi tedarik etmekti. Ancak ne muhtarlığın ne de derneğin bütçesinde bu miktarda para vardı. Zaman hızla akıyor, tarifi imkânsız sıkıntılar yaşıyorduk.

O yıllarda 5.000 TL çok büyük bir paraydı. Gecemizi gündüzümüze katmış, parayı nasıl bulacağımızı düşünüyorduk. Kimseden en ufak bir destek yoktu. Umutlarımız tükenmek üzereyken, aylar önce caminin eski kilimlerini sattıktan sonra elde ettiğimiz ve Mustafa Özdoğan’a emanet olarak verdiğimiz 4.500 TL’yi hatırladım.

Vaktiyle Bekir’in Ahmet (Yıldız)’ın muhtarlığı döneminde caminin kilimlerinin halıyla değiştirilmesi gerekmişti. Kilimleri satması için amcaoğlum Bayram (Göçer)’ı Kapadokya’ya göndermiş, satıştan yüklü bir miktar elde etmiştik. Halı ihtiyacını karşıladıktan sonra 4.500 TL artmıştı ve bu para Mustafa Özdoğan’a emanet edilmişti. Şimdi o paraya şiddetle ihtiyacımız vardı.

Dernek yönetimi olarak bu talebimizi köy ileri gelenlerine ilettik. 4.500 TL’nin üzerine 500 TL ekleyip 5.000 TL’yi valiliğe havale edeceğimizi söyledik. Mustafa Özdoğan’ı bilgilendirip parayı hazır etmesini istedik.

Takip eden günlerde muhtarlıkta bir araya gelerek söz konusu paranın Köşektaş Köyü Güzelleştirme Derneği’ne bağışlanmasını kararlaştırdık ve bu kararı kaymakamlığa bildirdik. O yıllarda Güzelleştirme Derneği’nin başkanı Ahmet Taşkıran’dı. Kendisi, aktarılacak miktarı makbuz karşılığı Ortaokul Yaptırma ve Yaşatma Derneği’ne bağışlayacağını taahhüt etmişti.

Mustafa Özdoğan’dan alınan 4.500 TL önce Güzelleştirme Derneği’ne, oradan Ortaokul Yaptırma ve Yaşatma Derneği’ne, üzerine 500 TL eklenerek de Nevşehir Valiliği’ne havale edildi.

Parayı alan valilik bize bir yazı gönderdi. Yazıda Millî Eğitim Bakanlığı nezdinde bina yapımı için izin talep etmemiz isteniyordu.

Tüm hazırlıkları yapıp Ankara’ya hareket ettim ve doğrudan Millî Eğitim Bakanlığı’na gittim. Orada Sadık ve Karasenir köylerinin muhtarları da vardı; onlar da kendi köylerine ortaokul binası yaptırma uğraşı içindeydi. O yıllarda iktidarda Adalet Partisi vardı. Başbakan Süleyman Demirel, Millî Eğitim Bakanı ise İlhami Ertem’di. Köyümüzden Adalet Partisi’ne fazla oy çıkmadığından, tercihlerini bizden yana kullanmayacaklarını az çok biliyordum.

Millî Eğitim Bakanı İlhami Ertem, benim içeride kalmamı, diğer muhtarların dışarı çıkmasını söyledi. Nevşehir Valiliği’nin yazısını göstererek bugüne dek yapılan çalışmaları anlattım. Bakan, söylediklerimi dikkatle dinledikten sonra olumsuz bir yüz ifadesiyle artık gidebileceğimi söyledi.

Çaresiz köye döndüm. Birkaç gün sonra Bakanlıktan bir yazı aldım:

“Bakanlığımızın müsaadesi olmadan ortaokul binası inşa edemezsiniz.”

Bu ileti beni şok etmişti. Artık köydeki muhaliflerin engellemelerinden başka Bakanlık engeliyle de karşı karşıyaydık. Ancak tüm bu engeller bizi yıldırmadı. Muhtarlık heyeti ve dernek yöneticileri olarak ortaokul binası yaptırma konusunda son derece kararlıydık.

Bakanlıktan gelen yazıyı alıp o dönem ne muhtarlık heyetinde ne de dernek yönetiminde olan Halil Dündar’a gittim. Kendisi her yönüyle güvendiğim bir şahıstı. Durumu konuştuk ve Ankara’ya tekrar giderek o yıllarda senato üyesi olan Prof. Ragıp Üner aracılığıyla destek aramaya karar verdik. Eğer sonuç alamazsam gidiş–geliş ve konaklama masraflarını ikimiz karşılayacaktık. Bu konuşmayı kimseye söylemeyecektik.

İlk fırsatta Ankara’ya gidip Senato Üyesi Prof. Ragıp Üner’i buldum. Bakanlıktan gelen yazıyı gösterdim. Ragıp Üner yazıyı okuduktan sonra:

“Bu iş beni aşar. Seni Senato Başkanı İbrahim Şevki Atasagun Paşa’ya göndereyim. O mutlaka yardım eder.” dedi.

O yıllarda Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay yurtdışı gezisinde olduğundan Atasagun Paşa vekâleten Cumhurbaşkanlığı görevini yürütüyordu. Ragıp Üner Çankaya’ya telefon açıp randevu istedi. Atasagun Paşa “Hemen gelsin.” demiş.

Çankaya’ya geçtim. Atasagun Paşa beni son derece mütevazı bir şekilde karşıladı. Kahve söyledi. Durumu olduğu gibi anlattım. Ardından kalem müdürünü çağırttı ve şöyle bir not yazdırdı:

“Hacıbektaş’ın Köşektaş Köyü’ne bir ortaokul istiyorum. Bunu yazıya aktar ve getir.”

Kahvelerimizi henüz içmiştik ki yazı geldi. Paşa yazıyı okudu, imzaladı ve kalem müdürüne uzattı:

“Bunu tez elden Millî Eğitim Bakanlığı’na fakslayın.”

Sonra ayağa kalktı, elini uzattı. Elini öptüm.

“Artık rahat ol. Güle güle git. Komşulara selam söyle.” dedi.

Köye döndükten sonra görkemli bir törenle temel attık. Temeli, hiçbir kurum ve kuruluştan yardım almadan, köylülerimizin çabasıyla ve imece usulü attık. Artık köy halkı olarak bizden talep edilen her bir şeyi eksiksiz ve istenilen şekilde yerine getirmiş, yapılan vaatlerin yerine getirilmesini beklemeye başlamıştık.

Ancak aradan günler, haftalar, hatta aylar geçmesine rağmen devlet kurumlarının hiçbirinden bir kuruş ödenek alamadık. Bize sürekli söylenen; “Hele siz temele bir başlayın, gerisi gelir.”, “Siz önden şöyle 20–25 bin TL’lik bir harcama yapın ki bu işi ciddiye aldığınız belli olsun.” ve benzeri sözlerle sürekli oyalandık.

Takip eden aylarda görev sürem sona erdi. Önce muhtarlıktan, sonra dernek başkanlığından, daha sonra da köyden ayrıldım. Görevi bizden devralan arkadaşların gösterdikleri çabalar da, yerine getirilmeyen vaatler ve mali sıkıntılar nedeniyle olumlu bir sonuç getirmedi. Ne zaman ki yıllar sonra ikinci bir dernek kuruldu ve tüm köylü bu derneğe topyekûn destek oldu, ortaokul binası ancak o zaman inşa edilebildi. Ne kadar geç kalınmış olsa da mutlu edici bir olaydı. Maddi manevi destek olmuş olanları yürekten selamlıyorum.

Ortaokul binası yaptırma uğraşları esnasında yaşanan olayların tüm safhalarını anlatmaya ne benim zamanım ne de sizin sütununuz yeter. Herkesi sevgiyle selamlıyorum!

Mehmet Doğan l 5 Nisan 2008, Burhaniye


Muhtarlık yaptığı yıllara ait anılarını bizimle paylaşan Köşektaşlı Mehmet Doğan'a çok teşekkür ederiz! kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası...


 




0 Yorum - Yorum Yaz
 

Okumayı, bilimi, doğayı ve güzel sanatları sevmeyen ve onlara karşı ilgi duymayan bir birey ruhsuz, duygusuz ve sıradan bir yaratıktır! Eğer bir toplumu oluşturan bireyler,
deneye dayalı bilimsel bilgi ve sanatsal değerleri içeren eğitim
sistemi ile eğitilmemişlerse, o toplumun 
her tarafı
altın olsa bile, beyni bakır kalır!

Musa Kâzım Yalım


 Körinanca Karşı Köy Enstitüleri ve Türk Köylüsü

Dönemin canlı tanığı, Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyaları.


I - Köy Enstitüleri Hareketi veya Düşüncesi Neden, Niçin ve Nasıl Oluştu?

Musa Kâzım Yalım

1951 Hasanoğlan Köy Enstitüsü Mezunu


Köy Enstitüleri, Türk toplumunun ve Türk köylüsünün tarihsel gelişim doğrultusunun oluşturduğu koşullar ile; Atatürk’ün işaret ettiği bilimsel dünya görüşünün aydınlığında yaratılımış bize özgü, özel bir pedagojik metottur. Köy Enstitüleri, Türk köylüsünün ve Türk toplumunun çağdaşlaşmasına yönelik, çağdaş ve bilimsei eğitim – öğretim ihtiyacından doğmuştur.                                                   

Türk köylüsü, bilimsel dünya görüşünün doğrultusunda çağdaşlaşıp kalkınmadıkça, Türk toplumunun çağdaşlaşma olanağı yoktur denilebilir.

Türk toplumunun refahı ve mutluluğu, Türk köylüsünün refahı ve mutluluğuna bağlıdır. Çünkü Türk köylüsünün üretici ve yaratıcı bir özelliği vardır. O da, zeka ile iş sevgisinin bütünleştiği bir özelliktir. Zeka ve iş sevgisinin bütünleşmesine dayalı “İş içinde, iş aracılığıyla, iş için eğitim” içeren Köy Enstitüleri eğitim – öğretim sistemi hayata geçtiği zaman, topyekün Türk toplumunun refahı ve mutluluğu garanti altına alınmış olacaktı. Bu eğitim sistemiyle köylümüz kendi haklarına sahip çıkmasını öğrenecekti.

Aynı zamanda, Köy Enstitüleri, bize özgü Atatürkçü Rönesans hareketinin başarısı ve Türk köylüsünün çağdaş doğrultudaki eğitimi için düşünülmüş ve yaratılmış eşsiz ve bir benzeri daha bulunmayan bir eğitim – öğretim kuruluşuydu.

Böyle özellikleri içeren Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940’da 3808 sayılı yasayla kabul edilmiştir.

“İş içinde, iş aracıyla, iş için eğitim” felsefesi ve sloganına dayalı eğitim – öğretim metodunu içeren böyle bir kuruluş, neden Türk köylüsüne yöneliktir?

Türk köylüsü asırlardır ihmal edilmiş ve bunun kötü sonuçlarını topyekün Türk toplumu omuzlamıştır. Eğer Türk köylüsü ihmal edilmemiş olsaydı, ona özen gösterilseydi bugün Türk köylüsünün ve Türk toplumunun çağdaş dünyadaki yeri bir başka olurdu. Yani, çağdaş ve uygar ülkelerin içinde, çağdaş uygarlığa bilimsel ve sanatsal doğrultuda katkımız olurdu. Çünkü: Türk köylüsü çalışkan, zeki ve yaratıcı bir özelliğe sahiptir. Böyle bir özellik ve enerji kalkınmanın ve çağdaşlaşmanın altyapısıdır.

Türk köylüsünün asırlarca ihmal edilişi, Türk toplumunun geri kalmışlığını tetiklemiştir. Bu yüzden Türk köylüsünün, “tarihsel gelişim doğrultusunu” bilmek, Köy Enstitülerinin kuruluşlarını daha iyi anlamayı ve kavramayı sağlayacaktır.

Yaklaşık Selçuklu Dönemi de dahil, yedi yüz yıl gibi uzun bir zaman, Osmanlı Devleti ve İmparatorluğu, Türk köylüsünün alın teri ve emeği ile elde edilen ekonomik gücün sayesinde 620 yıl varlığını sürdürebilmiştir. Türk köylüsü aç kalmış, susuz kalmış yine de, varlığını Osmanlı devletine adamaktan geri kalmamıştır. Ancak Osmanlı, Türk köylüsüne, 620 yıl içinde en ufak uygar ve çağdaş bir hizmet götürememiştir. Bunun nedeni, Osmanlıların; Ortaçağ Arap-İslâm Uygarlığı’nın yaratmış olduğu Arap milliyetçiliğinin Allah tarafından gönderildiğini zannetmesidir. Osmanlılar, köylüyü değil; Arap-İslâm toplumunu düşünmüştür.

Körinancın altyapısını oluşturan Arap- İslâm Uygarlığı’na dayalı Arap milliyetçiliği; başta Türk toplumu olmak üzere, İslâm dünyasını çağdaş ve bilimsel dünyadan alıkoymaya yetmiştir.

Arap halkının inanç ve geleneklerine dayalı, kalkınma uygarlığının altyapısı tefsir metodu olan Ortaçağ Arap-İslâm Uygarlığının yaratmış olduğu Arap milliyetçiliğinin, güya Allah tarafından ilm-i ilahi olarak gönderildiği sanılmaktadır.

Arap milliyetçiliği; Allah katında, Kuran’ın yazılı bulunduğu levh-i mahfuz yazılıymış. Bu asılsız düzenleme, çok aşiretli Arap Ulusculuğu ile de bütünleştirerek Ortadoks Müslümanlığın yolu açılmıştır. Bu gerici ve körinanç düzenlemesi başta Osmanlılar olmak üzere tüm İslâm dünyasına kutsal bir olaymış gibi kabul ettirilmiştir.

Osmanlılar, kendi kültür ve uygarlığını yaratmayı bir yana itmiş, hep Arapların kültür ve uygarlığının etki alanını daha da genişletmeye çalışarak onu ihya etmiştir. Dahası “Biz, Arapların yanında neyiz ki, Allah Arapları sevdiği ve koruyup kolladığı için Kuran’ı Arapça olarak göndermiştir. Araplar bu nedenle kutsal bir millettir.” diye Osmanlılar, Türk ulusunu, Arapların karşısında aşağılayıcı ve küçük düşürücü ölçüsüz değerlendirmede bulunmuştur.

Ayrıca, Eş’ari ve Gazali’nin, “Akıl ve bilim denilen safsata yok, Tanrısal irade vardır.” özdeyişiyle, İslâm dünyasının XII. Asırdan beri, beyin verimsizi gibi kronik bir ruh hastalığının içine itilmiş olması; çağdaşlıktan ve uygarlıktan geri kalmamıza neden olmuştur. Ve aynı zamanda Osmanlı döneminde, Osmanlı-Arap birlikteliğinin sonucu Türk köylüsü büyük bir ihmale uğramıştır.

Osmanlı devletinin varlığını sürdürememmesinin nedeni, Arap-İslâm anlayışının yarattığı Ortadoksvari bir körinanca kapılmış olmasıdır. Bunula beraber, Rönesans hareketinin deney ve gözlem metoduna dayalı, bilimsel gelişmesini dine karşı bir hareket olarak değerlendirmiş olması Osmanlının sonunu getirmiştir.

Tanzimat döneminde yetişmiş, medresede hocalık yapan Tahsin Efendi adında büyük bir bilginimiz, Paris’e serafet imamı olarak görevli gidiyor. Orada, fiziğe merak sarıyor. Üniversiteye devam ediyor. İstanbul’a dönerken, deney yapmak için deney aletleri almayı da ihmal etmiyor.

Bir gün, mederese öğrencilerine, havanın, canlılar için önemini kanıtlamak için bir fanus içine canlı bir kuş koyuyor. Kuşu öğrencilere canlı olarak gösteriyor. “Şimdi kuşun bulunduğu cam fanustan pompa ile havayı çekecek olursak kuş ölür.” Ve öyle de yapıyor. Yani havasız yerde hiçbir canlının yaşayamayacağını deneyle kanıtlıyor. Bu olayı gören medrese öğrencileri ayaklanıyorlar. Zavallı Hoca Tahsin Efendi, böyle bir tepki ile karşılaşacağını düşünmemişti bile. Öğrenciler, Tahsin Hoca’nın yüzüne karşı “Canı alan da, veren de Allah’tır. Bu sizin yaptığınız bir küfürdür.” diye bağırıyorlar. Zavallı Tahsin Efendi, o tarihten itibaren medreseyi terk etmek zorunda kalıyor. Adı, softalar tarafından “kafir hoca” konuyor. (Prof. Dr. Cahit Tanyol’un, Sosyolojik Açıdan Diyaloklar) adlı yapıtından alınmıştır.

İşte bu olay; Osmanlı döneminde, bilim üretme metodunu Allah’a karşı gelmek gibi gerici bir anlayışla değerlendirildiğinin kanıtıdır.

Osmanlı döneminin bütün yaşantısı deneysel bilime karşı gelmekle geçmiştir. XV. Asırda Molla Lutfi’nin idam ettirilmesi de, bilim düşmanlığına dayanmaktadır. Osmanlı’nın bilime yönelmeyişi, köylümüze götürülecek çağdaş eğitim hizmetinin önünü kesmiştir.

Türk köylüsünün mutsuzluğunun temeli, Osmanlı döneminde atılmış, bu da, hiyerarşik yaratılış ve kader anlayışına dönüştürülmüştür. Türk köylüsüne vaazlarda sabır, şükür ve umutlu olma telkin edilerek, köylülerimiz Ortadoksvari Müslümanlığın gölgesinde hep avutulmaya çalışılmıştır.

Asırlardır köylülerimiz sabır, şükür ve umutla yaşamaya alıştırılmış olup, aldatmaca bir mutluluk uygulamasıyla avutulmuşlardır.

Selçuklu dönemi dahil, Osmanlı döneminin son zamanlarına kadar yaklaşık yedi yüz yıl gibi çok uzun bir zaman içinde, hiçbir zaman “iyi ve mutlu” bir gün görmemiş, yaşamını hep Osmanlıların açmış olduğu savaş meydanlarında geçirmiş bulunan Türk köylüsü, mutlu yaşamaya hep özlem duymuş ama, savaşlar yüzünden mutlu yaşamaya hiç fırsat bulamamış. Türk köylüsünün, Osmanlı dönemindeki aile yaşamı, hep savaşlarda verdikleri şehit ve gazilere, yani baba, kardeş, emmi, dayı gibi yakınlarına ağıt yakmakla geçmiştir.

“Adı Yemendir, gülü çemendir, Giden gelmiyor, acep nedendir...”

“Münkir münafıkın soyu, Yaktı harap etti köyü, Mezarına bir taş suyu, Dökenin dökenin de avradını...K. Abdal”

“Şalvarı saltak Osmanlı, Eğeri kaltak Osmanlı, Eken de yok, biçen de yok, Yiyen de ortak Osmanlı...”

dizeleri, Osmanlı Türk aile yaşamının çektiği acıların anlatımıdır. Cumhuriyet’e kadar, Türk köylüsü, yerli yersiz Osmanlı dönemindeki tüm savaşlarda utkunun simgesi olmuş, fakat ona, uygarca yaşam hakkı tanımamıştır; “ölürse şehit, kalırsa gazi” sloganıyla avutulmuştur.

Üstelik, Osmanlı dönemindeki savaşların verdiği acı ve ıstırap yetmiyormuş gibi, Osmanlılar’ın, Batı’daki gelişen bilimsel ve sanatsal çağdaş uygarlıktan bihaber, yani habersiz oluşunun acısını da yine Türk köylüsüyle, Türk toplumu çekmiştir. Yani: Batı’daki bilime ve güzel sanatlara dayalı teknolojik gelişme, hümanist açıdan tüm dünya insanlığının mutluluğu için kullanılması gerekirken, Batı dünyası, bu gelişmeyi, sömürü ve emperyalist maksatlarla savaş aracı olarak kullanmayı yeğlemiştir. Örneğin: Türk topraklarını bölüp parçalamaya yönelmiş bulunan emperyalizmin kanlı belası, yine Türk köylüsünü bulmuştur. Osmanlı döneminde, köylülerimizin mal ve can güvenliği bile yoktu.

Doğan Avcıoğlu; “Türkiye’nin Düzeni” adlı yapıtının XXXI. Sayfasında şöyle yazıyor: ...”Din adamından, asayiş görevlisinden, asi devlet memurundan, köy milis güçleri şefinden ve hatta bunları temizlemekle görevli paşalardan dahi gelen zulüm; mal güvenliğinden vazgeçen köylüyü, can güvenliği derdine düşürmüştür. Köylü, ovadaki ve yollar üzerindeki köylerini bırakmış, resmi sıfatlı kişilerin erişemeyeceği, gözden uzak noktalara 5-10 hanelik yerleşme bölgelerine sığınmıştır. Tarihimizde bu olaya ‘Büyük Kaçgun’ denmektedir.” O zamanlar, köylülerimiz, mallarından vazgeçmişler, canlarının derdine düşmüşlerdir.

Osmanlı döneminde, kendi ülkelerinde köylülere yapılan eziyet sanki yetmiyormuş gibi, bir de “SALGIN” denilen yani gereğinde para ya da mal olarak köylülerden toplanan geçici vergi sistemi vardı. Bu vergi sistemi köylüleri, mal-mülk sahibi olmaktan nefret ettirmiştir.

Osmanlı döneminde, köy yaşamında can ve mal güvenliğinin olmayışından dolayı, yeryüzünde iyiye gidiş, umudunu yitiren tüm köylü ve halk topluluğu, kurtuluşu ölüm ötesi –öbür dünya- ahiret yaşamında aramaya koyulmuştur. Artık köylüler kadere sığınmak zorunda kalmışlardır.

Osmanlı yönetimi, Türk köylüsüne en ufak bir uygar yaşam biçimi dahi götürememiştir. Örneğin; bundan yarım asır önce Türk köylüsü, özellikle İç Anadolu köy halkı, ıssız duvar diplerini ve kuyuları tuvalet veya ayakyolu olarak kullanmışlardır. Özellikle erkekler, idrarlarını duvar diplerine boşaltmaktan çekinmezler, organda artıp kalan idrar damlalarını, donu yaşartmaması için erkeklik organlarını duvara sürerek kuruturlardı. Bunu da; çevreden geçen kadın, erkek, ihtiyar, genç, çoluk çocuk kimseyi önemsemeden yaparlardı. Yıl 1940 . 1941.

Köylerimizde, ilkel yaşamın daha nic e acilen çözüm bekleyen olaylar vardır.

Köy Enstitüleri’nin, köylülerimizin çağdışı yaşantısına son vererek, mutlu bir yaşam getirecek diye, büyük bir ümitle bekleyişin sonu hüsranla bitmiştir.

Yıl 1940 – 1945, bizim köyde sıtma ve verem hastalıkları kol geziyordu. Köylülerimizin kurtarıcısı büyük önder Atatürk’ün ölümünden sonra, köylülerimizin ihmal edilşi, onları, yaşanılması çok zor bir duruma düşürmüştü.

Köylülerimizin elinden tutacak bir lider, bir devlet adamı ve bir çağdaş eğitim kuruluşu gerekiyordu. O da, Köy Enstitüleri gibi köye ve köylüye dönük bir eğitim kuruluşuydu. Köylülerimizin yaşantısı içler acısıydı. Bizim köyde her hastalığın tedavisi için uydurma bir yöntem ortaya konmuştu. Örneğin; sıtma ve verem hastalığının çok ilgi çekici ve ilkel bir tedavi biçimi vardı. 1940 veya 1941 yıllarından birinde olsa gerek. Mayıs ayı ortalarında bir bahar akşamıydı. Kız kardeşim Zahide ve amcamın eşi, Pembe bacım, bizim harmanyerine bitişik harımların etrafına çevrilmiş hendeklerin diplerinde bir şeyler topluyorlardı. Hemen yanlarına koştum. Benden sakladıkları bir şey vardı ama, merakıma karşı koyamadılar. Kalburun içine topladıkları şeye baktım. Kurumuş köpek dışkısı idi. - Bununla ne yapacaklarını sorduğumda, bana verdikleri yanıt içimi bulandırmıştı. - Ey ahmak! Bunlar derde deva sen ne anlarsın. Sıtmadan kurtulmak için bunları ıslatıp içeceğiz.

Hava kararmak üzereydi. Gerçekten kurumuş köpek dışkılarını ezdiler. Kalburla iyice elediler. Ve sonra daha ince bir elekten geçirdiler. Köpek dışkısının, açık yeşil kil gibi bir rengi vardı. Bir testi kırığının içinde köpek dışkısını su ile karıştırıp macun haline getirdiler. Bunu her gün 4-5 gün süreyle birer kaşık içtiler. Ama nafile, bir türlü, gün aşırı, ateşlenerek titreşip yatağa girmekten kurtulamadılar. Yani sıtma hastalığının geçeceği yoktu. Sonradan duydum ki, sıtma için başka evlerde köpek dışkısı, sütle karıştırılıp içiliyormuş.

Buna benzer bir olay daha yaşadım. O da, çok dikkat çekiciydi. Bizim köyde, yaklaşık elliye yakın verem hastası varmış. Hemen hepsi de it eti yiyerek iyileşmeye çalışıyorlarmış.

Bizim mahallemizdeki, İbiş’de, it eti yiyerek veremden korunmak isteyenlerden birisiydi. İbiş, mahalle arkadaşım Mehmet’le bizi yanına çağırdı: - Bana, etli butlu iyi bir it eniği bulup getirirseniz size ikişer cep kuru üzüm vereceğim, dedi. -

Biz, aşağı mahallede, it eniğinin çok olduğunu biliyorduk. Hemen aşağı mahalleyi, bir anda kolaçan edip, istediğimiz bir it eniğini bulduk. Yanımızda getirdiğimiz torbaya, bu eniği kimse görmeden iyice yerleştirip, oradan uzaklaştık...

Ahırda, bizi bekleyen İbiş’e torbayı verdik. Gerçekten de o, bize ikişer cep üzümü verdi.

İbiş, gözümüzün önünde, acımasızca köpek eniğini, keserle boynuna vurarak kesti ve derisini yüzdü. Eniğin etini parça parça etti. Ahırın güneşe bakan penceresininin önüne serdi. Geri kalan enik etini ekmek sacının üstünde pişirerek afiyetle yedi. İbiş, enik etinin çok lezzetli olduğunu söylüyordu.

İbiş..., ben, enik etini bir hafta boyunca yerim. O zaman göreceksinız verem hastalığına yakalanmayacağım. Böylece it eti sayesinde verem hastalığına boyun eğmeyeceğim. İt eti, İbiş’in yüzünü güldürmüştü, mutluluğu yüzünden okunuyurdu.

Anam da, köydeki verem hastalarının en başında geliyordu. Çok zayıflamıştı. Sürekli kan tükürüyordu, zavallı kadın, henüz 33’üne yeni girmişti.

Yakın akrabalarımız, anamı ziyarete geliyorlardı. “Sultan korkma, dirilirsin” diye anama moral vermeye çalışıyorlardı. Anamı ziyarete gelen kimileri de, “Allah, bu hastalığı sevdiği kullarına verirmiş, üzülme Sultan’ım üzülme. Bir gün gelir sen de, güler eğlenirsin, gezersin hatta tarlalarda orakla ekin bile yolarsın, hiç korkma.” diye moral vermeye çalışırlardı. Anam bu konuşulanları sevinç gözyaşlarıyla dinlerdi.

Anamı ziyarete gelenler genelde hediye olarak it eti getiriyorlardı.

Öğretmenimizin eşi, Pembe Bacı da, hediye olarak it eti getirmişti. Pembe Bacı, kurutulmuş it etini, anama verirken, “Sultan hanım, bu et her derde devadır.” diyerek, it etininin yararlarını anlatmakla bitirememişti.

Anam, it etini, ekmek evirmeye yarayan çubukla tandırda pişirip yemeye çalışıyordu. Hediye olarak gelen it etlerini, bir hafta, on gün içinde yiyip bitirmişti. Fakat verem hastalığının, iyileşmesiyle ilgili hiçbir belirti yoktu. Anam sürekli zayıflıyırdu. Zavallı, “Suya düşmüş insanın, yılana sarıldığı” gibi it etine sarılmıştı. Bayağı it etinin tedavi gücüne iyice inanmıştı.

1944 yılının kışı çok soğuk ve şiddetli geçmişti. Anamı soğuktan korumak için sürekli tandır yakıyorduk. Soğuklar ağır ağır şiddetini kaybetmeye başladı. Anamın dört gözle beklediği İlkbahar mevsimi artık geliyordu. Zavallı kadın yaz günleri belki düzelirim diye ümitleniyordu.

1944 yılı güzel bir İlkbahar günüydü. Anam üzerindeki yorganı kaldırarak, bir deri, bir kemik kalmış kollarını ve bacaklarını göstererek; “Oğlum, benim hazgülüm şu bacaklar, şu kollar bir gün gelir adam olur da ben, iyileşir miyim?” diye sordu. O anda ağlamaktan yanıt veremedim. Sonunda “Ana, korkma ölmeyeceksin.” diyebildim.

Anamın yatağının yanında, beşikte yatan Naci adlı erkek kardeşim, yaklaşık bir buçuk yaşına gelmişti. Doktor, anama, kardeşimi asla emzirmemesini söylemişti. Anam çok zayıftı, çocuk emzirecek durumda değildi; aynı zamanda kardeşimin mikrop alması önlenmiş olacaktı. Günde bir defa olmak kaydıyla kardeşime sütana bulmuştuk. Fakat zaman geçtikçe o da günbegün zayıflıyordu. Anam çok zayıflamıştı. Artık iyileşmesinden ümidi kesmiştik. 6 Ağustos 1944 anamı, Eylül 1944 kardeşim Naci’yi kaybettik.

Bu yaşananlar, Anadolu köylerinde yaşanan sıradan olaylar haline gelmişti. Hastalıklarla mücadele, çok ilkel ve geri kalmışlığın bir anlatımıydı.

Köy Enstitüleri, köylerde çağdaş ve uygar yaşam için bir umut ışığı olmuştu. Eğer, Köy Enstitüleri, başarılı bir varlık ortaya koyabilirse, köylerimiz sağlıklı bir ortama kavuştuktan sonra artık mutlu olabileceklerdi. Ama ne yazık ki, Köy Enstitüleri kapatılınca, mutluluk, köylerimizin kursaklarında kaldı.

Özetle: Türk köylüsü, Osmanlılar’ın savaşlarıyla, Batı’nın emperyalist emellerinin karanlığında hiçbir zaman iyi ve mutlu bir gün görmemiştir. Türk köylüsünün, tarih boyunca ihmal edilişi, aynı zamanda Türk toplumunun çağdaşlaşmasının da ihmalidir.

Türk köylüsü ve Türk toplumu, emperyalistlere karşı, Atatürk’ün kahramanlığı ve askeri dehasına sığınmasaydı bu toplumun hali, kim bilir ne olacaktı.

Cumhıriyet’in getirdiği “bilimsel dünya görüşünün” ışığı altında yaratılan Köy Enstitüleri felsefesi ve ruhu; Türk toplumunun tarihsel gelişim doğrultusuna biçim veren, “dinsel dünya görüşünün” oluşturduğu doğmatik ve metafizik felsefeye bağlı körinanca yönelik bilim dışı tutucu anlayışın, granitten örmüş olduğu körinanç duvarını aşarak “bilimsel dünya görüşü” ile bütünleşmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti döneminde, Köy Enstitüleri hareketinin yanı sıra, köylüyü topraklandırmak amacıyla “Toprak Kanunu” çıkarılmışsa da, Toprak Kanunu işlemez hale getirilmiş, sonra da Toprak Kanunu hikayesi son bulmuştur. Köy Enstitüsü hareketi de Toprak Kanunu gibi aynı akibete uğratılmıştır.

Toprak Kanunu ve Köy Enstitüleri hareketini dejenere eden güçler, (tefeci, tüccar, toprak ağası, şeyh, komprador ve kurulu düzenin güçlüleri) iki devrimci hareketi sonuçsuz bırakmışlardır. Oysa her iki devrimci hareket ne büyük amaçlarla hayata geçirilmek istenmişti.

Köy Enstitüleri ve Toprak Kanunu hareketiyle Türk köylüsü canlandırılacak ve çağdaşlığın yolu açılacaktı.

Canlandırılacak köy hareketiyle, bilimsel dünya görüşünün aydınlığında çağdaşlığın yolu açılacak, Türkiye Cumhurşyeti Devletinin ve toplumunun yönetiminde Türk köylüsü söz sahibi olacaktı.

Büyük Eğitimcimiz İsmail Hakkı Tonguç, canlandırılacak köy ile ilgili şunları diyor: “Köy meselesi bazılarının zannettikleri gibi, mihaniki surette ‘köy kalkınması’ değil, manalı ve şuurlu bir şekilde ‘köyün içten canlandırılması’dır. Köylü insanı öylesine canlandırılmalı ve şuurlandırılmalı ki, onu hiçbir kuvvet yalnız kendi hesabına ve insafsızca istismar edemesin. Ona esir ve uşak muamelesi yapamasın. Köylüler, şuursuz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da her vatandaş gibi her zaman haklarına kavuşabilsinler. Köy meselesi, köyde eğitim problemleri de içinde olmak üzere bu demektir.”

Toprak reformu ve Köy Enstitüleri hareketi hüsranla sona erince, Türk köylüsü ne yapacağını şaşımış durumda kurtuluşu, Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika ve diğer Avrupa ülkelerinde işçi olarak çalışmakta bulmuştur. Oralarda en ağır işlerde çalıştırılmışlar, pek çoğu sağlığından olmuştur. Zar zor (güç bela) elin memleketinde, biriktirdikleri parayla bir evi ancak alabilmişlerdir. Köylülerimiz, “ memleket dışı gurbet ellerde” çalışmakla da uygar yaşama olanağı bulamamıştır. Türk köylüsü 700 yıl boyunca olduğu gibi, şimdi de iyi ve mutlu bir gün göremiyor. Yani mutlu yaşama fırsatı verilmiyor köylüye. Ancak seçimden seçime köye gelen politikacıların iktidar hırsıyla dolu, içi boş vaadleriyle avutuluyorlar.

Büyük Önder Atatürk, Türk köylüsüne ve halkına çağdaşlığın yolunu açmıştı ama, ne yazık ki; 1950 DP karşı ve gerici devrim hareketiyle körinanca dayalı “dinsel dünya görüşü” köylüleri kendi kaderine terk etmiştir. Artık bu dünyada mutlu bir yer bulamayan köylülerin mutlu olacakları bir yer kaldı, o da, ölüm ötesi - öbür dünya – ahiret yaşamı(!)

İslâm dini ile ilgili inançlar; softalık, yobazlık, cahillik, tarikat, mezhep ve hurafeler gibi körinançlar bütünü haline getirilmiş olup, köylülerimizi avutacak ve aldatacak bir biçime sokulmuştur. Hem de İslâm dininin evrensel ve hümanist özelliği gözardı edilerek.

Eş’ari ve Gazali’nin bilime ve güzel sanatlara karşı gelen yorumları; İslâm dünyasının bu dünya ile ilgisini kesmiş, hep öbür dünya hayali ile yaşar hale getirmiş. Bu nedenle, İslâm dünyasının el emeği ve alın teriyle yaşayan emekçileri ve Türk köylüsü öyle bir hale getirilmiş ki; “Bu dünya yalandır.” Türkülerinde, şarkılarında dünyanın yalan olduğu dile getirilir. Bu dünya yaşamaya, değmez; bu dünyaya bel bağlanmaz. “Bugün varız, yarın yokuz.” Adi, bayağı, perişan ve sefil bir hayata katlanır da yaşamını yükseltmek için deneysel bilim ve güzel sanatları içeren, bilimsel dünya görüşü için mücadele vermeye katlanamaz. Genelde, tüm İslâm dünyası, ekonomik ve sosyal eşitsizliğe dayalı hiyerarşik yaratılış ilahi düzenine ve kadere bağlı olarak yaşamaya alıştırılmıştır. Bu yüzden, yedi yüz yıldan beri köylülerimiz hiçbir şeyin, hiçbir güzelliğin farkına varmadan, bugüne kadar, umutlarını kader ve öbür dünya mutluluğuna bağlı olarak yaşamışlardır. Hatta umut nedir, onu bile yaşayamayanlar bu dünyanın boşluğunda bir hayal gibi yok olup gitmişlerdir. Devamını okumak için tıklayınız





0 Yorum - Yorum Yaz
 

KÖY ENSTİTÜLERİ


Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunu, dönemin canlı tanığı Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın kaleme almış olduğu, tamamı beş bölümden oluşan "Körinanca Karşı Köy Enstitüleri ve Türk Köylüsü" adlı yazı dizisini okumak için aşağıdaki bağlantı noktalarına bir kez tıklamanız yeterli olacaktır.


 Köy Enstitüsü Düşüncesi Neden, Niçin ve Nasıl Oluştu?
Köy Enstitülerinin Başarısı Türkiye'yi Kucaklamıştı ki 
Köy Enstitülerinin Kuruluş Amacı ve Metodu
Köy Enstitüleri Yıkılmasaydı Eğer...

Köy Enstitüleri, ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile açılmış okullardır. Tamamen Türkiye'ye özgün olan bu eğitim projesini 28 Aralık 1938 tarihinde milli eğitim bakanı olan Hasan Ali Yücel bizzat yönetti.

Neredeyse tüm Anadolu'nun okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği gözönüne alınarak, dönemin başbakanı İsmet İnönü'nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç'un çabalarıyla köylerden ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda yetiştirildikten sonra yeniden köylere giderek öğretmen olarak çalışmaları düşüncesiyle kuruldular. Geleneksel öğretmen okullarında yetişmiş öğretmenler için köylerde öğretmenlik yapmak, istenilerek yapılacak bir görevden çok zorunluluk olarak algılanıyordu. Çalıkuşu romanındaki karakter gibi gönüllü ve özverili öğretmenlerin sayısı azdı. Oysa ki okuma yazma oranı Cumhuriyet ilk kurulduğu yıllarda %5 bile değildi. Bunun yanında nüfusun %80lik bölümü köylerde yaşıyordu. Köy Enstitüleri'nin kurulması ve yaygınlaşması konusunda pedagoji uzmanı Halil Fikret Kanad'ın önemli çalışmaları vardı. Kanad, zorunluluktan değil özverilyle öğrenci yetiştirecekköye göre öğretmen fikrini savunmuştu.

1940 yılından başlayarak, tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında Köy Ensititüleri açıldı. Türkiye'de seçilen şehirlerden uzak ancak tren yollarına yakın tarıma elverişli 21 bölgede köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmek üzere açılmıştı. Öğretmenler köylülere hem örgün eğitim verecek, okuma yazma ve temel bilgieri kazandıracak hem de modern ve ilmi tarım tekniklerini öğretecekti. Öğretmenler gittiği yörelerde bilinmeyen tarım türlerini de köylülere öğretecekti. Kitaba deftere dayalı öğretim yerine iş için, iş içinde eğitim ilkesi tatbik ediliyordu. Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atelyeleri vardı. Derslerin %50 bölümü temel örgün eğitim konularını içeriyordu. Geri kalanı ise uygulamalı eğitimdi.

1940-1946 arasında köy enstitülerinde 15,000 dönüm tarla tarıma elverişli hale getirilmiş ve üretim yapılmıştı. Aynı dönemde 750,000 yeni fidan dikilmişti. Oluşturulan bağların miktarı ise 1,200 dönümdü. Ayrıca 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. Yol yapılmıştı. Sulama kanalları oluşturularak enstitü öğrencilerinin uygulmalı eğitim gördüğü çiftliklere sulama suyu öğrenciler tarafından getirilmişti.Kapatıldığı 1954 yılına kadar Köy enstitülerinde 1308 bayan ve 15,943 erkek toplam 17,341 köy öğretmeni yetişmişti. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Pakize Türkoğlu, Hatun Birsen Başaran, Ali Dündar, Mehmet Uslu ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler bu okullarda yetişmişlerdir.

Köy Enstitülerinin listesi

Listedeki adlar köy enstitüler kurulduğunda sahip olduğu adlardır.


 
Ad/Bulunduğu İlKuruluş Tarihi1946'ya Kadar Çalışan Müdürlerin Adı
Akçadağ / Malatya1940Şinasi Tamer, Şerif Tekben
Akpınar-Ladik/ Samsun1940Nurettin Biriz, Enver Kartekin
Aksu / Antalya1940Talat Ersoy, Halil Öztürk
Arifiye / Sakarya1940Süleyman Edip Balkır
Beşikdüzü / Trabzon1940Hürrem Arman, Osman Ülküman
Cılavuz / Kars1940Halit Ağanoğlu
Çifteler / Eskişehir1937Remzi Özyürek, M. Rauf İnan, Osman Ülkümen
Dicle / Diyarbakır1944Nazif Evren
Düziçi / Adana1940Lütfi Dağlar
Erciş / Van1948İbrahim Oymak
Gölköy / Kastamonu1939Ali Doğan Toran
Gönen / Isparta1940Ömer Uzgil
Hasanoğlan / Ankara1941Lütfi Engin, Hürrem Arman, M. Rauf İnan
İvriz / Konya1941Recep Gürel, İ. Safa Güner
Kepirtepe / Kırklareli1938Nejat İdil, İhsan Kalabay
Kızılçullu / İzmir1937Emin Soysal, Hamdi Akman, Talat Ersoy
Ortaklar / Aydın1944Hayri Çakaloz
Pamukpınar / Sivas1941Şinasi Tamer
Pazarören / Kayseri1940Sabri Kolçak, Şevket Gedikoğlu
Pulur / Erzurum1942Ahmet Korkut, Aydın Arıkök
Savaştepe / Balıkesir1940Sıtkı Akkay

Öğretmen ve öğrenci sayısı

Yıllara göre enstitülerin, bu enstitülerde görevli öğretmenlerin ve öğrencilerin sayılarındaki artış tabloda görülmektedir.


Öğretim yılıKadın öğretmen sayısıErkek öğretmen sayısıToplam öğretmenÖğrenci sayısıEnstitü sayısı
1937 - 1938521262862
1938 -1939734417963
1939 - 194010506015674
1940 - 194146189235566514
1941 - 194280214294805217
1942 - 19431012593601016118
1943 - 19441282984261416618
1944 - 19451453605051556120
1945 - 19461194035221552920


SeneToplam köy öğretmeni sayısıKöy enstitüsü kökenli köy öğretmeni sayısı
193968470
1946115335225
19501842613182
1939 - 1950 yılları arasında Köy enstitülerinde yetişen köy öğretmenlerinin toplam köy öğretmenleri içindeki yeri.

Dersler

Okullar tarıma elverişli arazisi olan köylerin yakınlarında kuruldu. Amaçlarından biri de köylülerin alternatif tarım tekniklerini öğretmekti. Arıcılık bilinmeyen köylerde arıcılık, bağcılık bilinmeyen köyde bağcılık öğretiliyordu. Enstitüye atanan öğretmen gittiği köyde okul binasını köylülerin yardımıyla yapabilecek kadar inşaat bilgisi de öğreniyordu. Köy enstitüsünü bitiren bir öğretmen sadece bir ilkokul öğretmeni olmuyor aynı zamanda ziraatçilik, sağlıkçılık, duvarcılık, demircilik, terzilik, balıkçılık, arıcılık, bağcılık ve marangozluk konularını da uygulamalaı olarak öğreniyordu. Enstitülerin hepsinin kendisine ait tarım arazileri, atelyeleri vardı. Bu sayede öğretmenler kendi okullarını gittiği köyde köylülerin işbirliği ile inşa ediyor ve devletin okul yapmasına gerek kalmıyordu.[10][11] Hasaoğlan Köy Enstitüsü, diğer köy enstitülerini kuran köy enstitüsü öğrencileri tarafından inşa edilmişti. Köy enstitülerinden mezun olan öğretmenlere yetiştirildikleri branşa ve gönderilecekleri köye göre 150 parçaya varan alet ve edevat veriliyordu. Öğretmenler bu alet ve edevat ile köylülerin de yardımıyla köy okulunu inşa ediyor ve köylülere hem modenr tarım tekniklerini hem de okuma yazmayı ve hatta müzik aletleri çalmayı öğretiyordu.

Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığı döneminde düünya klasiklerini Türkçe'ye tercüme ettirmişti. Köy enstitüleri öğrencileri her sene 25 tane klasik romanı okumakla yükümlüydü. Bu sayede zeki köy çocuklarından engin entellektüel birikimleri olan aydınlar oluşuyordu. Bu aydın köy öğretmenleri en az bir tane müzik aletini çalmasını da öğreniyordu. Aşık Veysel köy enstitülerinde müzik derslerinde öğrencilere bağlama çalmasını gösteriyordu.

Sabahın erken saatlerinde uyanan öğrenciler kzılı ve erkekli zeybek ve halk oyunşları oyunları oynayarak sabah sporlarını da yapmış oluyorlardı. Daha sonra kahvaltı ardından zorunlu okuma saati vardı. Kahvaltıyı kendilerinden önce kalkıp fırında ekmek pişiren öğrenci arkadaşları hazırlıyordu.Bu bakımlardan köy enstitüleri yaparak öğrenim konusunda dünyada benzeri görülmemiş bir örnek oluşturmuş ve birçok akademik inceleme ve araştırmaya örnek olmuştur.

Aşağıdaki çizelgede Köy Enstitüleri'nde uygulanan derslerin 5 yıla dağılımı görülmektedir.

DersHafta
Kültür Dersleri114
Ziraat Dersleri ve Çalışmaları58
Teknik Dersler ve Çalışmalar58
Beş Yıllık Sürekli Tatiller30

Beş yıllık eğitim süresince kültür derslerinin içeriğinin toplam saatleri aşağıdaki tabloda verilmiştir.

DersSaat
Türkçe736
Matematik598
Fizik276
Tarih232
Yurttaşlık bilgisi92

 

 

 

 

 


Sanat 

Köylerde büyümüş öğrencilere klasik müzik enstrümanları ve geleneksel sazları çalması öğretiliyordu. Aşık Veysel, enstitüleri gezip öğrencilere saz çalmasını gösteriyordu. Hasanoğlan Köy Enstitüsü bu konuda en zengin enstrüman envanerine sahipti. Daha sonra açılan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsündeki derslere Ankara Konservatuvarı öğretmenleri geliyordu. Köy kökenli öğrencilerden kurulu orkestralar müzik eserlerini seslendiriyordu.

1945 yılında Hasanoğlan Köy Entitüsü'ndeki müzik enstrümanları listesi şöyleydi.

 
Bir köy enstitüsü orkestrası
Çalgı aletiSayısı
Mandolin259
Plaklar (Klasik Müzik)160
Keman55
Bağlama37
Akordeon8
Radyo3
Piyano3
Davul3
Amplifikatör1
Pikap1
Metronom1

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Keman çalan öğrenci

Keman çalan kız öğrenci

Akerdeon çalan öğrenci

Mandolin çalan öğrenci


Kapatılması 

1946 yılında hükümetin yaklaşan seçimleri yitirme kaygısıyla CHP içinden muhalif milletvekillerinin başını çektiği örgütlü muhalefetin kampanyasıyla, müfredatında ve yapılanmasında kuruluş amaçlarından uzaklaşan değişiklikler yapıldı. İlerleyen yıllarda da, daha önceleri sıkı sıkıya bağlı olduğu "iş için iş içinde eğitim" ilkesinden uzaklaştırıldı. Önceleri yaratıcılığın ön plana çıktığı eğitim anlayışının yerine giderek geleneksel, ezberci eğitimin yerleştiği öğretmen okullarına dönüştürülerek 1954'te kapatıldılar.

Cumhuriyet Halk Partisi içinden Köylüyü topraklandırma Yasasına karşı çıkan bir kesim parlementer Demokrat Partiyi kurdu. Bu parlementerler içinde Atatürk Devrimlerine karşı olup tek parti düzeninde bu düşüncelerini açığa vuramayanlar olduğu, Atatürk devrimlerine muhalefet hisleri besleyen ancak bu karşıtlıklarını ortaya koymaya cesaret edemeyen siyasi ve toplumsal yapının bir karşı devrim atağı başlatarak Köy Enstitülerinin kapatılmasını sağladığı iddia edilmiştir. Hasanoğlan Köy Enstitüsü eski müdürü Rauf İnan ve Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Köy Enstitülerinin kapatılmasının Atatürk Devrimleri karşıtlarınca başlatılan bir Karşı Devrim hareketi olduğunu söylemişlerdi. 1945 yılında Köy Enstitüleri hakkında komünistlerin, dinsizlerin yetiştiği fuhuş yuvaları olduğu söylenerek saldırı kampanyaları başlatılmıştı. Parlementoda bütçe görüşmelerinde milletvekili Emin Sazak'ın Köylere giden enstitü mezunları kendilerini birer Atatürk zannediyorlar demesi üzerine Hasan Ali Yücel, Bu çocukların her birinin birer Atatürk olması temenni edilir şeklinde cevap vermişti. Köy enstitüleri 1954 yılında kapatılmıştı.

Köy Enstitülerine yöneltilen ve kapatılmaları ile sonuçlanan belli başlı eleştiriler birkaç ana başlık altında toplanabilir. Enstitülerde öğrenciler tek tip üniforma giyiyordu ve enstitü müdürü bile buna uyup aynı üniformayı giyiyordu. Öğrenciler bizzat yönetime katılıyorlardı. Bu ve benzeri sebepler ile enstitülere koministlik suçlamaları yapılıyor arada bir ihbar mektuplarını dikkate alan poisin baskınlarına uğruyordu. Kız öğrencilerin erkek öğrenciler ile karma eğitim görmesi sonu gelmez dedikodulara neden oluyordu. Köylüler okul ve enstitü inşaatlarına yardım ile devlet tarafından mükellef kılınmıştı. Bu zorlamalar köylülere angarya olarak geliyordu. Öğrencilerin boğaz tokluğuna öğrenim görecekleri kendi okullarının inşasında çalıştırılmaları eleştirilmekteydi. Köylere atanan öğretmenler yörenin toprak ağalarıyla sorunlar yaşıyorlardı. Bu geçimsizlikler köy öğretmenlerinin toprak ağalarının seçtirdiği milletvekillerine şikayet olarak ulaşıyordu. Bu durum toprak sahiplerinin durmaksızın Ankara'ya baskı yapmalarına neden oluyordu.

Kuruluşunda emeği geçenler

Mustafa Kemal Atatürk

Cumhuriyet kurulduğunda vatandaşların sadece %3-4 'ünün okuma yazması vardı. Halkın  %80'i köylerde yaşıyordu. Atatürk ilk defa Köy Enstitülerin kuruluş yasalarını çıkardı. İlk önce askerliğini çavuş olarak yapmış erlerden köy öğretmeni yetiştirilip köylerine öğretmen olaraK gönderilme projesini önerdi ve bu proje uygulandı.

[Hasan Ali Yücel]  [İsmail Hakkı Tonguç] [İsmet İnönü]

 


 




0 Yorum - Yorum Yaz



Bu sayfa şifrelidir, şifreyi girerek görüntüleyebilirsiniz.


Şifreyi Giriniz


SANAT, FELSEFE VE BİLİM YAZILARI



İnsan aklının iyiye ermesi bilgiyle; insanın çevresinde gelişen olayların kaynaklarını özdevinir bir akıl dürtüsüyle sorgulaması ise
ancak ve ancak billinçle olasıdır!
Musa Kâzım Yalım

Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyaları.

24 Kasım Öğretmenler Günü dolayısıyla Ankara`da vereceği bir konferans için hazırlamış olduğu 4 bölüm ve 33 sayfadan oluşan, sanatsal ve bilimsel değeri oldukça yüksek bu yazıyı köyümüz sitesine armağan etmiş olmasından ötürü sayın Musa Kâzım Yalım`a şükranlarımızı sunar; katkılarının salt bu yazıyla sınırlı kalmamasını, sürekli olmasını umut eder; dünyamızın en fedakâr varlıkları olan öğretmenlerin 24 Kasım Öğretmenler Gününü kutlarız!  kosektas.net

24 Kasım Öğretmenler Günü
I, II
Musa Kâzım Yalım
Hasanoğlan Köy Enstitüsü Mezunu

I - Dünya Görüşleri ve Öğretmen

Metafizik (doğaötesi) felsefeye dayalı, düşsel ve dinsel dünya görüşüyle; eytişimsel özdekçi felsefeye bağlı, bilimsel dünya görüşü, veya maddeci diyalektik felsefeye bağlı bilimsel dünya görüşünün tarihsel gelişim doğrultusunu incelemek suretiyle, bu dünya görüşlerinden hangisinin çağdaş ve bilimsel aydınlık dünyayı oluşturduğuna dair belli bir bilinç düzeyine ulaşması öğretmenin asli görevidir.

Genelde insanlık, şimdilik iki büyük dünya görüşüyle birlikte yaşamaktadır.

24 Kasım 2007 Öğretmenler Günü’nde, başta Milli Eğitim Bakanımız olmak üzere, öğretmen ve öğretmenlikle ilgili herkes bir şeyler söyleyecektir. Ama, öğretmen ve öğretmenliğin çağdaş bir değer olduğunu ve “Bilimsel Dünya Görüşünün” içinde yer alması gerektiğini belki de hiç kimse söylemeyecektir. Oysa; çağlara, yön ve biçim veren öğretmen ve bilimsel dünya görüşüdür.

Rönesans hareketi; insanlığın var oluşundan beri sürüp gelen, metafizik felsefeye dayalı, düşsel ve dinsel dünya görüşüne karşı, eytişimsel özdekçiliğe dayalı “Bilimsel Dünya Görüşünü” yaratmıştır.

Öğretmen; eğitim ve öğretimin çağdaş, bilimsel yapısı gereği, bilimsel dünya görüşünün yanında yer almak zorundadır.

Öğretmen; bu ulusun sonsuza dek yaşamasını istiyorsa; emperyalist ülkelerin elinde tutsaklık zinciriyle bağlı kalmasını istemiyorsa, “akıl ve bilim yok, Tanrısal irade vardır.” körinancına karşı savaşım vererek, onun yerine deneysel bilim ve güzel sanatları içeren; aklın ve bilimin egemenliğini sağlamakla yükümlüdür.
Din, devlet yönetimi olmaktan çıkmış, bireylerin ibadeti olarak kalmıştır. Laik devlet biçiminin gereğidir bu.  

  • Körinanç, hurafe, tarikat ve mezheplerle beyin yıkamaya yönelik, “Metafizik Dünya Görüşüne” karşı; öğretmen, “Bilimsel Dünya Görüşünü” yaşama geçirmek için kahramanca savaşım vermekten kaçınmamalıdır.
  • Öğretmenlik mesleğinin gereği, öğretmenin içinde yer alması gereken dünya görüşü “Bilimsel Dünya Görüşüdür”, çünkü çağları değiştiren ve ona yön veren, bilim, güzel sanatlar ve öğretmendir.
  • Bilimle atbaşı giden öğretmen ve öğretmenliğin, “Bilimsel Dünya Görüşünün” içinde yer alması bir zorlama değil; doğal ve kendiliğinden oluşan bir olgudur. Öyleyse, öğretmen, “Çağdaş ve Bilimsel Eğitimin” yaratılışına yön veren bilimsel gelişmenin tarihini, bir pedagojik eğitim kadar, iyi bilmek zorundadır.
  • Çağdaş dünyada yürünmekte olan bilimsel yolun nasıl oluşturulduğunu bilmek, öğretmenin kişiliğini geliştirecek, ona güven sağlayacaktır.
  1. Metafizik (doğaötesi ve bilimdışı) felsefeye dayalı "düşsel ve dinsel dünya görüşü;
  2. Eytişimsel özdekçiliğe dayalı "bilimsel dünya görüşünün" oluşması:

Metafizik felsefeye dayalı dünya görüşünün doğuşu:

İnsanlığın var oluşundan itibaren varlığını sürdüren metafizik düşsel ve dinsel dünya görüşü, insanların, doğa olayları ile ilgili araştırmaları ilk önce bilimsellikle başlamış, ama deneysel bilim metodunu iyice bilmedikleri için, doğa olaylarının sırrını çözememişlerdir. İnsanlar, buna rağmen her şeyi ve doğa olaylarını hep merak etmişlerdir. Bu kez insan, doğal olaylara neden olan gizli bir güç vardır diye düşünmüş, O zaman karın, yağmurun, yıldırımın, şimşeğin, depremin, hastalıkların, ölümlerin ve tüm doğal olayların zararlarından korunmak için, gizli ve yüce bir güce el açıp yalvarıp, yakarmaya başlamışlar. Bu yalvarış ve yakarış hayal edilen yüce bir güce sığınmaya dönüşmüş.

İnsan, doğanın ortasında varlığını sürdürmek için hayal edilen veya hissedilen ve Evrende var olan her şeyin yaratıcısı yüce güç ve enerjiye yalvarıp sığınmakla din anlayışı ve metafizik felsefeye bağlı dinsel dünya görüşü doğmuş, yani doğaötesi, doğanın dışında, doğa ve madde ile ilgisi olmayan düşsel düşüncelerle algılayamadığımız Allah veya Tanrı yani yüce güç hissedilir olmuş. Böylece tek Tanrılı büyük dinlerin temelleri atılmış ve bu temeller üzerine metafizik felsefeye bağlı düşsel ve dinsel dünya görüşü yaratılmıştır. Bu oluşum ve gelişmeden sonra, insanlar, yaşamlarını, uygarlıklarını ve kültürlerini hep, metafizik düşsel ve dinsel dinsel dünya görüşüne göre düzenlemeye başlamışlardır.

Daha sonraları, bu dünya görüşü, tek Tanrılı dört büyük dinin Peygamberleri tarafından da en yüksek düzeye ulaştırılmıştır.

Bu gelişmeden daha önceleri insanlar hep birlikte kazanıp, birlikte tükettikleri sırada, yani ilkel kominal toplum düzeni içinde yaşarlarken, insanlar arasında ticaret olayının başlayıp kar düzeninin hayata geçmesiyle, zenginlik - fakirlik başlamış, bu gelişmenin doğal sonucu olarak iyilik - kötülük de başlamıştır. İnsanlar arasındaki geçimsizliğin durdurulup, sakin bir toplum hayatının sağlanması için Peygamberler devreye girmişler. Peygamberlerin araya girmesiyle, zenginlerin mutluluğunun ebedi değil; geçici olduğu anlatılarak, yoksul ve emekçi kesimin, ölüm ise, ölüm ötesi – öbür dünyada ebediyen (sonsuza dek) mutlu olacakları empoze edilerek yoksul kesimin öbür dünyadaki mutluluğa inanmaları sağlanmıştır. Ve böylece, ölüm korkusu da zihinlerden arınmış oluyordu...

Varsıl – yoksul arasındaki geçimsizlikve kavga önlenmiş olup, varsıl ve rahat kesimin, bu dünya yüzündeki mutluluğunun devamlılığı sağlanmıştır. Peygamberlerin bunca mücadelesinden sonra varsıl – yoksul arasındaki kavga ve kan son bulmuş toplumsal sükûnet (dinginlik, yatışma) sağlanmıştır.

Bu büyük gelişmeden sonra, “metafizik felsefeye dayalı düşsel ve dinsel dünya görüşü rayına oturmuş, insanları sürekli etkilemiştir.” Bu etkileyiş, Rönesans hareketiyle, hızını kesmiştir.

Varsıl – yoksul arasındaki ayrıcalık hiç adil ve doğru olmadığı halde, başta Hıristiyan dünyası olmak üzere, büyük dinlerin hemen hepsi, Allah’ı da bu adaletsizliğe ortak etmişlerdir. Böyle bir din anlayışı insani (hümanist) değerlerle asla ölçülemez ve bağdaştırılamaz. Büyük din devrimcisi, Martin Luther, Hıristiyanlığı yorumlayarak demiştir ki;

“Ekonomik ve sosyal eşitsizlik bir Tanrı düzenidir. Bu ilahi düzen olduğu gibi korunmalıdır.”

İslâm dininde de buna benzer bir görüş ve yorum egemendir. Şöyle ki: “Evren, dünya, doğa, insanlar ve tüm varlıklar hep hiyerarşik bir düzen içinde yaratılmışlardır.”

Yani her şey büyüklü – küçüklü, kademe - kademe yaratılmış olduklarından, insanların ruhsal ve fizik yapıları nasıl birbirlerine benzemiyorlarsa, insanların ekonomisi de hiyerarşik düzen içinde  kademe - kademe, büyüklü – küçüklü varsıl ve yoksul diye ikiye ayırarak yaratılmıştır.

“Ben niçin fakir yaratıldım da, bir başkası zengin yaratıldı.” diye “Allah’ın, insanların kaderlerini belirleyen emir ve buyruklarına karşı asi gelenlerin öbür dünyada tekrar tekrar yakılmak üzere gideceği yer cehennemdir.” diye insanlar susturulmuştur.

M.Ö. VIII. Yüzyıldan başlayıp, M.S. V. Yüzyıla kadar 1300 yıl devam eden Antikçağ Yunan Uygarlığının yeni yeni filizlendiğini görüyoruz.

Bu uygarlığın ayrıca özelliği, deneysel bilim ve güzel sanatlara yönelik oluşudur.

Bir yandan da Antikçağ Yunan Uygarlığına parellel olarak gelişip güçlenmeye başlayan tek Tanrılı büyük dinlerden Hıristiyanlık, hızla gelişirken, sanki, dine karşı, bilimsel gelişmeyi önceden farketmişçesine, Antikçağ Yunan Uygarlığının yaratacağı, “eytişimsel özdekçi felsefeye dayalı bilimsel dünya görüşünün” önüne geçip dur diyecek, “metafizik felsefeye bağlı düşsel ve dinsel dünya görüşünü” ilkellikten kurtararak, daha anlamlı ve görkemli bir dinsel dünya görüşünü oluşturmanın hazırlığını yapıyor gibiydi. Hıristiyan dünyası bu hazırlığı yapadursun. Biz, Antikçağ Yunan Uygarlığını yaratanların etkinliğine bakalım.

Thales, Pisagor, Öklit, Arşimet gibi büyük matematikçi bilginler, matematik biliminin geometri ile ilgili yaratıcı  düşüncelerinin doğruluğunu kanıtlamak için, ilk defa “bilimsel bilgi” için, deneysel metodu yaşama geçirmişler.

Diğer yandan Heraklit, (M.Ö. 344 – 475), tüm varlıklarda doğal olarak var olan devinim, değişim, iç çelişki ve  çatışmanın sonucu, evrenin, doğanın, toplumun ve düşüncenin oluşma yasasını oluşturan diyalektiği keşfetmiştir. Ona göre, diyalektik ve var oluş, evrenin temel yasasıdır. Dünyanın özü işte budur. Heraklit, evrenin en genel yasasını bütün şeylerin kalımsızlığında, durulmamışlığında ve her varlığın bu sürekli değişmesinde görmüştür. Her şey akar, her şey değişir ve hiçbir şey kalıcı değildir. Bu nedenle, “Aynı ırmağa iki kez giremeyiz.” Değişim, devinim ve çelişki dünyanın egemen ilkesidir.

Heraklit, Antikçağ Yunan Uygarlığının en parlak zekasıdır. Devim ve değişmenin doğasal ve insansal yapıda temel olduğunu ilkin o, görmüş, eytişimsel düşünceyi ilkin o gerçekleştirmiştir.

Metafizik dünya görüşü, her şeyi donmuş ve değişmez kabul eder. Oysa, diyalektik olarak kesin, mutlak hiçbir görüş, hiçbir fikir,  hiçbir inanç, hiçbir iktidar ebedi ve kutsal değildir. Bu diyalektiğin yasasıdır.

Diyalektik yasaya uymayan yalnız, dinsel inanç, körinanç ve hurafelerdir.

Güneş’in ateş parçasından olduştuğunu keşfeden Anaksagoras;

Atomcu teorinin kurucusu Demokritos;

Tıp biliminin kurucusu ve babası Hippokrat;

Sokrates, (İ.Ö. 468 – 400), “Bir şey biliyorsam, (o da), hiçbir şey bilmediğimdir.” sözüyle bilginin ve bilgilenmenin önemini vurgulayarak (bilgi sevgisi) kurucusu olmuştur.

Aklımızın, iyiye ermesi, bir bilgi işidir. Toplumsal ahlakın gelişip yükselmesi bilgilenmeye bağlıdır.

O’nun felsefesinde, (diyalektik materyalizme) kadar bütün felsefe sistemleri ve dünya görüşleri Sokrates’ten izler taşır. O, ahlakla ilgili görüşleriyle Ahlak Felsefesi’nin kurucusudur. Hatta, evrensel bir ahlak sisteminin oluşturulmasını düşündüğü de söylenmektedir.

Sokrates, “Tümevarım” (endüksiyon) yönteminin kurucusudur.

Sokrates, düşünmenin faydalarını göstererek insanlara düşünmeyi öğretmeye çalışmıştır. O, insanlaşmanın yolunun, bilgilenmekten geçtiğini ortaya koymuştur. Gençlerle diyalog kurarak, onların bilgilenmesini sağlamaya çalışmıştır. Bu yüzden gençlerin dinsizleşmesine yol açtığı gerekçesiyle, dinsizlikle suçlanarak baldıran zehiriyle ölüm cezasına çarptırılan Sokrates;

- İlk sosyalist düşüncesiyle, Antikçağ Yunan Uygarlığının ilgisini çeken ve Metafizikçi görüşüyle, başta Hıristiyan dünyasını ve sonra da İslâm dünyasını derinden etkileyen Eflatun;

- Metafizik görüşüyle, dinsel inançlar doğrultusunda Hıristiyan ve İslâm dininin ilahıyatında çok derin etkiler yapmakla beraber, materyalist görüş ve düşünceleriyle doğa ve toplumsal alandaki ortaya koymuş olduğu bilimsel gerçeklerle bilim dünyasını etkileyen Aristotales ve diğer düşünür ve bilginler Antikçağ Yunan Uygarlığının yaratıcılarıdır.

Gittkçe gelişip güçlenen Antikçağ Yunan Uygarlığı Hıristiyan dünyasının dikkatini çekmeye başlamıştır. Bilim ve güzel sanatlara dayalı Antikçağ Yunan Uygarlığının dini inançları zayıflatıp sarsacağını düşünen kilise babaları, bilim ve güzel sanatların gelişmesini durdurmak için savaş başlatmışlardır.

Hıristiyan dünyasının gelişip güçlenmeye başladığı çağda, bilim düşmanlığı da başlamıştır. Bilimsel uygarlığın yayılmasını hemen önlemek amacıyla; Antikçağ bilim adamlarının, bilimsel çalışmalarının önünü kesmek için, M.S. 390 tarihinde İskenderiye’deki 700 bin ciltlik kütüphanenin, kilise babalarının kışkırtmasıyla halk tarafından yakılarak, bilimsel araştırmalar durdurulmuştur.

Kütüphanenin yakılışını gören Romalı büyük tarihci Flavius, bu  çılgına dönmüş kalabalığın arasından son bir defa geriye dönüp Museion’un (kütüphanenin) açık kapısından dışarıya savrulan dumanlara bakarak bağırır: “Hey Tanrılar! Merhamet edin! Yedi yüz bin ciltlik bilgi ve hikmete kıymayın! O bütün insanlığın malıdır, sizin değil!”

İskenderiye’deki kütüphanenin yakılışıyla ilgili olaydan 25 yıl sonra, M.S. 415’de de İskenderiyeli kadın matematikçi Hypatia’nın, matematik bilimiyle ilgili yeni bilimsel araştırmalarla, yeni buluşlarına son vermek için başpiskopos Kyril’in halkı kışkırtmasıyla, büyük matematikçi Hypatia parçalanarak öldürülmüştür. Bu bilim kahramanı matematikçi Hypatia ilk bilim şehitlerindendir.

Metafizik felsefeye bağlı “dinsel dünya görüşü, kendisinin doğru olduğunu deneyle kanıtlayamadığı için, bu görüşün tek sığınağı kavga ve kandır. Çünkü metafizik, fizik ötesi veya doğaötesi düşsel ve dinsel görüşlerin doğruluğu deneyle kanıtlanamaz.

İskenderiye’deki bu olaylardan sonra, artık bilimsel araştırmalar yapılamaz olmuş; Antikçağ Yunan Uygarlığı Rönesans hareketine kadar tam bin yıl yerinde saymıştır.

Metafizik felsefeye bağlı düşsel ve dinsel dünya görüşünün karşısına; materyalist felsefeye dayalı yeni bir bilimsel dünya görüşü oluşturmak üzereyken; Antikçağ Yunan Uygarlığı, Hıristiyan dünyası tarafından susturulmuş olup, “bilimsel dünya görüşüne” geçit verilmemiştir.

Aradan bin yıl geçtikten sonra; M.S. XV. yüzyılda hümanizmin etkisiyle başlayan ve Antikçağ Yunan Uygarlığına dayalı deneysel bilim ve güzel sanatlarla yeniden hayat bulmuş olan çağdaş dünyanın temeli ve güneşi Rönesans hareketi; yine Hıristiyanlığın bilim düşmanlığına takılmıştır. Bilim adamları ve bilim sempatizanlarına yönelen ölüm tehditleri, bu kez de engizisyon mahkemelerini devreye sokmuştur.

Rönesans hareketiyle bilimsel çalışma ve araştırmalar yeniden başlamıştı.

Bunu gören hırıstiyan dünyası ve kilise babaları, engizisyon mahkemeleriyle bilim üretenleri cezalandırarak deneysel bilime son vermeye çalışıyorlardı. Fakat bilim kahramanları öldürülmekten korkmuyorlardı; XVI. asırdan XIX. asra kadar dahiler döneminde birçok bilim patentleri ortaya konmuş, ölüm olayları bilim üretmeyi bir türlü durduramamaıştır.

Kilise babalarının emrinde çalışan engizisyon bilim adamına din düşmanı gözüyle bakıyordu. Engizisyon mahkemeleri 600 bin kişinin yaşam hakkına son vermiş, yalnız bunların 200 bin kişisi yakılarak öldürülmüştür.

Ortaçağ boyunca din düşmanı diye tam 3 milyon masum insanın yaşamına son verilmiştir. Fakat sonuçta bilim dünyası, başarıya ulaşmış ve metafizik düşsel felsefeye dayalı “dinsel dünya görüşüne” karşı; eytişimsel özdekçiliğe dayalı “bilimsel dünya görüşünü” yaratmıştır.

Batı dünyası, bilimsel başarının sonunda sosyal bir kabuk değiştirmiş, dinin baskısından kurtulmuş, laik ve demokratik düzen hayata geçmiş. Toplumsal yaşam bütün yönleriyle değişmiş her şey bilim ve güzel sanatlara göre biçimlenmiştir.

-       Rönesans hareketiyle: Aklın egemenliği, aklın yaratıcılığı ve aklın özgürlüğü sağlanmıştır.

-       Özgür ruh, eleştirel ve hür düşünce sistemi oluşturularak insanlar, dinsel baskıların altından kurtulmuşlardır. Böylece aklın, inançtan; bilimin, dinden bağımsızlaşması sağlanmıştır.

İbadet ve inanç, bireylerin özgür ve hür iradesine bırakılarak, laik ve demokratik bir sistem gereği, dini konular, yasal ve toplumsal bir konu olmaktan çıkmıştır.

Rönesans hareketi, Leonardo da Vinci, Kopernik, Kepler, Galileo, Newton gibi bilim ve sanat adamlarıyla ilerici yazarların, bilim ve sanat sempatizanları insanların omuzlarında yükselmiştir.

Batı dünyasında, Rönesans hareketiyle “bilimle barışık, bilimsel akla sahip” görüş ve düşünceleri ve her şeyi bilimsel değerlere göre yorumlayıp değerlendiren çağdaş doğrultuda yeni bir toplum düzeni oluşturulmuş, eytişimsel özdekçiliğe dayalı “bilimsel dünya görüşüne” göre yeni bir devlet ve yeni bir toplum düzeni yaratılmıştır. Yani “Bilimsel Dünya Görüşünün” egemenliği sağlanmıştır.

Ortaçağ’daki Hıristiyanlığın bilim düşmanlığı, şimdi olmuş, çağımızda bile, islam dünyasında halâ yaşanmaktadır. Fakat, Ortaçağ Arap – İslam uygarlığının kuruluşundan beri, İslam dünyasında, deneysel bilim, üretmek için çalışmalar yapılmadığı ve bilimsel bilgi (deyensel bilgi) dışlandığı için, Hıristiyan dünyasında olduğu gibi, din uğruna, toplu katliamlar yaşanmamıştır.

Eş’ari (873-936) ve Gazali’nin (1058-1111), deneysel bilim ve güzel sanatları, “insanları yok yere meşgul eden bir safsatadır.” diye dışlamışlardır. “Akıl yok, tanrısal irade vardır.” diyerek, asıl bilimin Kuran’da olduğuna dair yorumlar yapmışlardır.

Eş’ari ve Gazali’nin, bilimi dışlayıcı yorumları, İslam dünyasında, bilimsel bilgi üretmeyi durdurmuştur. Bu yüzden İslam dünyası, yaklaşık 800 yıldan beri “beyin verimsizi” bir toplum manzarası ortaya koymuştur. Aklın ve bilimin egemenliği yerine; körinanç, hurafe, tarikat ve mezhep ayrılıklarının hüküm sürdüğü bir din anlayışının egemenliği sağlanmıştır...

Ortadoğu’da, İslâm dünyası, emperyalist devletlerin baskısı altında, bilimi dışlamanın ve bilim düşmanlığının neden olduğu tutsaklık zincirinin bağımlılığı altında yaşamaya mecbur edilmişlerdir.

-         Arap ulusculuğu tarafından, İslâm dininin evrensel niteliği yok edilmiş, onun yerine, Ortaçağ Arap-İslâm Uygarlığının ideolojisine bağlı, körinanç, hurafe, tarikat, ve mezhep ayrılıklarını içeren, bilimi ve güzel sanatları dışlayan ve İlmi-ilâhi olarak Allah tarafından bir buyruk gibi indirildiği sanılan, egoizme dayalı Arap Ulusculuğu; tüm İslâm dünyasında hâlâ egemenliğini sürdürmektedir.

-         Ortaçağ Arap-İslâm Uygarlığının ideolojisi, Osmanlıları da etkisi altına almıştır.

a)      Arap-İslâm ideolojisine dayalı ve İlmi-ilâhi olarak Allah tarafından bir buyruk gibi indirildiği kabul ve iddia edilen ve tüm İslâm dünyasına inanç olarak kabul ettirilen Arap Ulusculuğunun egoizme yönelik ilkeleri Osmanlılara da kabul ettirilmiştir.

b)      Osmanlılar’ın toplum yapısı ve eğitim-öğretimi, Arap Ulusculuğunun ilkelerine göre biçimlenmiştir. Eğitim-öğretim ve her şey; Arap Ulusculuğunun ilkelerine dayalı, Arap halkının inanç ve gelenekleriyle bütünleşmiş “dinsel eğitimin güdümüne” alınmıştır.

c)       Bu anlayış; gün geldi, Atatürk’ün kurduğu çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devletini de etkilemekte gecikmedi. (Yani 1950 – 1980 laiklik karşıtı devrimle laiklik başta olmak üzere her şey, yüz seksen derece geriye dönerek Osmanlılaşmış ve Araplaşmıştır.)

Büyük Atatürk, bize özgü bir kültür, bize özgü bir uygarlık yaratmak istiyordu. Yeni kurulan Türkiye Cunhuriyeti Devletinin bize özgü kültür ve uygarlık yaratma düşüncesi, 1950 laiklik karşıtı devrimle son bulmuştur. Şimdi ülkemizde, metafizik felsefeye dayalı, düşsel ve dinsel dünya görüşü egemendir.

  II - Atatürk, Ulusal Eğitimi Yaratan Büyük Bir Pedagog (Eğitimci) ’tur

Büyük önder Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti Devlet yapısını oluştururken, toplum yapısının bilimle barışık ve bilim üreten bir toplum olmasını istiyordu. Bunun için de, deney ve gözlem metoduna dayalıbilimsel bilgi esasına dayanan eğitimden yanaydı. Osmanlı’dan kalan “dinsel dünya görüşüne” bağımlı ezberci eğtimin geleceğinin artık sona erdiğini kesin olarak biliyordu. Çağdaş dünyada, bu eğitimin yeri yoktu.

Osmanlı ezberci eğitim sistemi, “dinsel dünya görüşünün” güdümüne alınmış olup, din ile eğitim bütünleştirilmiştir. Eğitimi dinden; dini eğitimden ayrı düşünmek Osmanlı dönemimin eğitim sistemini inkar etmek demektir. Ortaçağ İslâm Uygarlığı, bu eğitim sisteminin üzerine inşa edilmiştir.

Atatürk, bu durumda, çağdaş eğitim düzeyinin ilk önce köyden, mahalleden ve halktan başlamasının diyalektiğine inanmıştır.

Osmanlılar’dan kalma eğitim sistemi, İstanbul başta olmak üzere, diğer büyük kentlerin hemen hepsinde köhneleşmiş Ortaçağ İslâm Uygarlığı eğitim sistemi egemendi. Bu nedenle, bu eğitimin üzerine çağdaş eğitim düzenini kabul ettirmek ve yeni sistemi uygulamak çağdaşlık yolunda çok zaman alabilir, hatta kentler yaşamı, dinsel medeniyet tipi ile bütünleşip kemikleşmiş olduğu için, bu özellik, çağdaş dünyaya giden yolda takoz olabilirdi. Onun için çağdaş uygarlık düzeninin hayata geçmesine köyden, mahalleden ve halktan başlamak en gerçekçi ve bilimsel bir zorunluluktur.

Atatürk, Türk halkının içinde yaşadığı problemleri çözüme ulaştıracak, bilimsel esaslara dayanan yepyeni bir eğitim düzeni ortaya koymuştu.

O, Ortaçağ kokuşmuşluğundan uzak aydınlık, ilerici ve çağdaş bir toplum düzeni kurmayı planlamıştır.

Bu nedenle Atatürk, Türk eğitim sisteminin, deney ve gözlem metoduna dayalı bilimsel bilgi ve güzel sanatları içeren eğitim sisteminin aynı zamanda laik ve demokratik değerlerle taçlandırılmasının gereğine inanmıştır. Çağdaşlığı yakalamak, ancak hür düşünce ve bu eğitim sistemiyle mümkün olabilirdi. Çünkü, laiklik hür düşüncenin kaynağıdır.

Çağdaş dünya düzeninde yer almamızın yolu, güzel sanatlarda ve bilimde evrensel kültüre (yani bilim dünyasının kültürüne) ulusca katkıda bulunabilmemiz, ulusumuzun toplumsal özelliklerine göre yaratılmış özel pedagojik metoda dayalı eğitim sistemiyle olanaklıdır. Bunun için de milli kültürümüzün yeniden yaratılmasıyla birlikte, dilimizin bilim üretecek biçimde arılaştırılarak bilim dili haline dönüştürülmesi ulusal çıkarlarımızın gereğidir.

Eğitim ve öğretimde bize özgü dil; bize özgü araç ve metodların yaratılması ulusumuzun çağdaşlaşması için bilimsel bir gerçektir. Büyük önder Atatürk, bunları düşünüp ortaya koymakla; gerçekten “ulusal eğitimi” yaratan büyük bir pedagog olduğunu, tüm dünyaya kanıtlamıştır.

Atatürk, ayrıca ulusal özellikleri olmayan Ortaçağ zihniyetinden kalma köhneleşmiş bir eğitimden geçirilmek istenen gençlerimizin paslandırıcı, uyuşturucu ve hayali bilgilerle doldurulmasınınn önüne geçilmesini çağdaş eğitimin bir gereği olarak görüyordu. Atatürk; “bilimsel bilginin” (deneysel bilginin) kaynağını oluşturan, deney ve gözlem metodunu dışlayan Ortaçağ eğitim sisteminin yerine, felsefe, bilim üretecek yeteneklerin geliştirilmesini, çağdaşlık olarak değerlendiriyor, gençlerimizin bayındırlık ve düşünce özgürlüğü bakımından da gelişmesini sağlayacak doğru düşünebilen insanlarımızın oluşmasını ve bilimle barışık bir toplum yaratılmasını öngörüyordu.

Atatürk, çağdaş eğitim sisteminin ve çağdaş pedagojinin öngördüğü;

  • düşünsel eğitimin,
  • eleştirel düşüncenin,
  • deneysel ruhbilimin eğitimdeki yerini sezen ve bilen, bilimsel çağdaş eğitimin nasıl ve niçin uygulanacağını aydınlatan ve bize eğitimde doğru yolu gösteren olağanüstü bir pedagog ve büyük bir eğitimcidir.

Atatürk’ün ortaya koyduğu, Türk toplumuna özgü özel bir pedagojik metotla (yöntemle) modern Türk eğitim sisteminin çerçevesi çizilmiştir. Örneğin Köy Enstitüleri uygulaması, Atatürk’ün yarattığı özel pedagojik metotla oluşmuştur.   

Atatürk, bize özgü yaratmış olduğu pedagojik metodla, hemen her konuda bir daha olduğu gibi, eğitim-öğretimde de deha düzeyinde bir kişilik ortaya koymuştur.

Osmanlı döneminde, öncü ve yönetici lider değer (din) iken;

Atatürk döneminde, eğitim ve öğretimde öncü ve yönetici lider değer “bilim ve teknik” olmuştur.

Atatürk döneminde, eğitim-öğretimde;

Aklın egemenliği;

Aklın özgürlüğü ve

Aklın yaratıcılığı sağlanmıştır.

Atatürk, toplumun doğru düşünme alışkanlığının gereğini vurgularken;

“Bireyleri doğru düşünür olmadıkça, toplumları istenen yönlere, şunun bunun aklına ve çıkarlarına göre, iyi ya da kötü yönlere sürüklemek kolaydır.” diyordu.

Atatürk bu sözleriyle; toplumu art niyetli iç ve dış politikaların tahrip edici etkinliklerinden korumak için bilimsel eğitimin kesin yaşama geçirilmesinin lüzumuna (önemine) işaret ediyordu.

Atatürk’ün, anladığı eğitim, insanlarımızın hurafe ve körinançtan arındırılması, düşünüşün, Ortaçağ İslâm Uygarlıgının kaynağı metafizige dayalı dinsel inançlara değil, deney ve gözlem metoduna dayalı bilimsel bilgiye ve fenne dayandırılması ve ulusal gerçeklere uymasıdır. Kısaca, düşüncenin bilime, laik ve demokretik hür düşünce sistemine dayandırılması çağdaş olmanın gereğidir.

Bilimsel eğitimin amacı, insanı; bilimle barışık, bilimsel akla sahip ve doğru düşünebilen doğrultuda eğitmekle birlikte, insanı bilim üretmeye yönlendirmektir. Çünkü, artık çağdaş medeniyetler bilimle yaratılmaktadır.

Atatürk diyor ki;

“Ulusumuzun siyasal, sosyal hayatında, ulusumuzun fizik eğitiminde kılavuzumuz daima bilim ve teknik olacaktır. Dünyada her şey için, yaşam için, başarı için en gerçek uyarıcı bilim ve fendir. Bilim ve fennin dışında bir uyarıcı aramak dünyadan habersiz olmaktır, bilgisizliktir, sapıklıktır. İlim ve fennin yaşadığımız her gün nasıl olgunlaşıp geliştiğini kavramak ve ilerlemeleri gözden kaçırmamak gereklidir.” İleride bu konu, “Atatürk bilim ve eğitim” konularında, tekrar daha geniş olarak ele alınacaktır.

Atatürk, Türk toplumunun, yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğmasını sağlayacak ilkeleri, eğitimde deneysel metot ve bilimsel bilginin önemini, işaret ederek bize en doğru ve akılcı yolu göstermiştir. O, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” özdeyişiyle bilimin hayattaki önemini en çarpıcı biçimde ortaya koymuştur.

Atatürk, içinde yaşadığımız “tefsir metoduna dayalı medeniyetin yerine, deneysel metoda ve bilime dayalı çağdaş uygarlığın içinde yer almamızın önemini bütün açıklığı ile belirttiği halde, şimdiye kadar iktidar olanların, Atatürk’ün işaret ettiği konular üzerinde önemle durdukları söylenemez.

Atatürk, tefsir metoduna dayalı, Ortaçağ Doğu Arap-İslâm Uygarlığının köhneleştiğini ve bu uygarlık biçimiyle; gelişen çağdaş dünyaya ayak uydurmanın artık mümkün olamayacağını bütün örnekleriyle göstermiştir.

Atatürk, bu konuda şöyle diyor: “Milleti uzun asırlardan beri gaflette bırakan esbabı mütenevvia arasında hakiki noktayı, bir kelimeyle ifade etmiş olmak için diyebilirim ki, bütün sefaletimizin sebebi kat’isi zihniyet meselesidir. İnsanlar ve insanlardan oluşan toplumlar, her şeyden evvel bütün fertleriyle salim bir zihniyete sahip olmalıdırlar.  Zihniyeti zayıf, çürük, sakim, sehif olan bir heyeti iştimaiyenin mesaisi hebadır. İtiraf mecburiyetindeyiz ki, bütün İslâm aleminin cemiyeti içtimaiyesinde hep yanlış zihniyetler hakim sürdüğü içindir ki, şarktan garba kadar İslâm memleketleri, düşmanların ayakları altında çiğnenmiş ve düşmanların zinciri esaretine geçmiştir. Bu zincirleri kırmanın yolu, düşünce özgürlüğüdür.”

Atatürk’ün özgür düşünce ile ilgili görüşlerini, Prof. Dr. Bedia Akarsu kendi yorumuyla şöyle dile getiriyor: “Ulusun kendi alınyazısını çizebilmesi ileri bir toplum olabilmesi için kişisel ve toplumsal özgürlüğün ilk koşul olduğuna öylesine inanır ki, Atatürk, bu özgürlükten doğabilecek sakıncaların bile yine özgürlükle ortadan kaldırılabileceğini savunur.”

Atatürk’ün “zihniyet değişikliği” diye üzerinde durduğu sorun, dünya görüşüdür. Atatürk, Türk toplumunun çağdaşlaşması için, metafizik “dinsel dünya görüşünün” yerine; bilimsel dünya görüşünün hayata geçmesini zorunlu görüyordu.

O günden bugüne değin bir hayli zaman geçtiği halde, dünya görüşümüzde tüm toplumu saran çağdaş bir zihniyet değişikliğine gidildiği söylenemez. Yalnız, Atatürk’ün söylediklerinin bilimselliğine inanan ve bilinçli bir kesimin varlığı da inkar edilemez.

İslâm dünyasının bilimle barışık, bilimsel akla sahip ve doğru düşünebilen bir özelliği bulunmadığından, emperyalist güçlerin elinde devamlı tutsak olarak tutuldukları zinciri kırıp kurtulmakta çok geç kalmışlardır.

Atatürk, aynı zamanda büyük bir pedagogtur. Geri kalmış toplumlara biçim vermek için yaratılmış. O’nun bilimsel ve eğitimsel görüşlerine göre; bir toplumun tutsaklıktan kurtulabilmesi için, deney, gözlem, araştırma, eleştiri ve düşünce özgürlüğü ile; bilimsel bilgiye (deneysel bilgiye) dayanan ulusal eğitimden geçmesi zorunludur. Bu görüş, hayata geçmedikçe ulusların tutsaklıktan kurtulma olanağı yoktur. Çünkü bilim üretmeye egemen olan güçler, bilim üretemeyen ulus ve toplumlara da egemen olurlar. Bu görüşün dışında, bilime güzel sanatlara eğilmeyen ulus ve toplumların, tarihte, hiçbir zaman tutsaklıktan kurtuldukları görülmemiştir.

Atatürk, bir ulusun kurtuluşunu, çağdaşlığa yükselişini; düşünce özgürlüğünde, bilimsel ve sanatsal eğitimde, bilimde ve bilimsel dünya görüşüyle ilgili zihniyet değişikliğinde görüyor.

Atatürk, İlim ve güzel sanatların önemini şöyle açıklıyor:

“... Ulus, ilim ve fennin, sanatın her bölümünde ilerlemeye ve yeniliğe açık olacaktır...”

“... Bir millet ki, resim yapamaz, bir millet ki heykel yapamaz, bir millet ki fennin icabettirdiği şeyleri yapamaz; itiraf etmeli ki, o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur... Halbuki bizim milletimiz hakkı özelliğiyle uygar ve ileri olmaya layıktır ve layık olacaktır...”

Leonardo Da Vinci resim sanatı için şunları söylüyor:

“...Resim sanatını sevmeyen, onu küçümseyen doğayı da sevmemiş, küçümsemiş olur. Resim sanatını küçümseyen kişiye derim ki, duygusuz, ruhsuz o sıradan bir yaratıktır.

Resim sanatını sevmeyen, onu küçümseyen, felsefeyle atbaşı giden bir bilim olayının bütün ince yorumlarına, duyuşlarına yaratıcı düşünüşün derinliklerine göz yummuş olur...”

Yeryüzünde Türk toplumu ve Türk devleti olarak var olmanın yolu, eğitimimizin çağdaş doğrultudaki bilimsel niteliğine bağlıdır.

Ünlü eğitimci ve sosyolog Herbert Georges Welles ((1866 – 1946) Londra) şöyle diyor:

“Uygarlık, eğitim ile; büyük bir felaket arasındaki yarıştır...”

Bu vurgulama ve özdeyişe göre, eğer eğitim sistemi güzel sanatları, bilimsel bilgiyi, bilim için deneysel metodu ve bilimsel eğitimi içermiyorsa uygarlık yolundaki yarışta mücadele kaybeder, felaket kazanır.

Bilimsel ve sanatsal çağdaş eğitimin özelliği, değişen dünyaya ve değişen çağlara uymayı sağlar. Çağın gerisinde kaldığımız takdirde, “tutsaklık” kapımızı çalmaya başlar.

Atatürk, bu konuda şöyle diyor:

“Medeniyetin coşkun seli karşısında mukavemet boşunadır. O gafil itaatsizler hakkında çok amansız davranır...”

Orhan Çaplı, eğitimle ilgili şunları söylüyor:

“...Bir toplumda eüitim kuruluşları ve eğitim politikası, her türlü kişisel çıkarların, politik görüş ayrılıklarının üstünde tutulmalıdır...”

“...Bir ulusun huzuru, mutluluğu, geleceğinin ne olacaği, nasıl olacağı, o ulusun çocuklarına karşı takınacağı tavırla ve çocuklarının, gençlerinin yetiştirilmesine eğitimlerine verdiği önemin derecesiyle yakından ilgilidir...”

Bilimsel eğitimin amacı: Topluma yararlı, toplumsal sorumluluklarını kavramış, yaratıcı gücü gelişmiş, canlıyı, doğayı seven, koruyan, güzeli doğruyu arayan ve az gelişmişlik ayıbından utanan insanları yetiştirmektir. (Yani ulusal bilinç ve toplumsal sorumluluk duygusunun kazandırılmasıdır.)

Çağdaş olmayan eğitim nedir?

Eğitim, bir toplumda bir bireyin, bir toplumsal kümenin, güçlülerin yani egemen sınıfların politik ve ekonomik çıkarları için kullanılıyorsa; düşünsel, bilimsel, deneysel ve sanatsal özelliklerden yoksun ve eğitim-öğretim salt ezberciliğe dayanıyorsa; eğitim, gericiliği ve şovenizmi (yani ırk ve uluslar arasında düşmanlık yaratmayı amaçlayan aşırı ulusculuk akımını) sürekli empoze ediyorsa; eğitim, halkı sömürmek üzere para babalarına pazar meta-ı olarak satışa çıkarılıyorsa; hümanist duygu ve anlayış yerine egoizmi telkin ediyorsa; insansal duygular yerine, içgüdüsel duygu ve dürtüleri geliştirip güçlendirmeye çalışıyorsa; bu eğitim sistemi çağdaş değildir.

Çağdaş eğitim bütün dünyada uygulanıyor da olsa, eğer uluslar arasında hâlâ anlaşmazlıklar ve savaşlar sürüyorsa, çağdaş eğitimin işleyişinde önemli bir aksaklık var demektir. O da eğitimin, hümanist felsefe ve duyguyla bütünleşmediğinden kaynaklanmaktadır. Halbuki Rönesans hareketinin amaçlarından birisi ve en önemlisi de hümanizmin tüm insanlığı kucaklaması idi. Savaşların ve anlaşmazlıkların devam ettiği bir ortamda, hümanizmin tüm insanları kucakladığı söylenemez.

Toplumların içindeki güçlü ve egemen sınıfların politik ve ekonomik çıkarları hemen her şeyin üstünde tutuluyor demektir.

Bu da şunu gösteriyor; çağdaş eğitim hâlâ ilkel ezberci şovenist eğitimin kalıntılarından tamamıyla arındırılamamıştır. Savaşlara ve emperyalizme son vermek için, tüm dünya uluslarını içine alan evrensel boyutta bir eğitimin hayata geçmesini oluşturmaktır. Büyük Atatürk’ün dünya insanlığına önerdiği eğitim sistemi evrensel eğitim sistemidir.

Atatürk, büyük bir devlet adamı ve aynı zamanda büyük bir pedagog olduğu için eğitim-öğretimde, dünya görüşü olarak, “Bilimsel Dünya Görüşü’nü” seçmiştir.

O’nun kurduğu “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” deneysel metoda dayalı “bilimsel bilgi” ve “güzel sanatlarla” ilgili sanatsal değerler üzerine kurulmuştur.

Atatürk’ün bu görüşü ulus olarak sonsuza dek var olmanın ve dünyaya sesini duyurmanın bilimsel yoludur.

Yoksa, “bilimsel dünya görüşünü” çağdaş dünyayı yaratan bir metod olarak seçenlerin karşısında yok olup gitmek tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktan hiçbir zaman kurtulamayız.

Atatürk, Cunhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Cumhuriyet yönetimine en uygun eğitim-öğretim biçiminin “bilimsel dünya görüşü’nün” güdümündeki deneysel bilim ve güzel sanatlara yönelik eğitimin çağdaş dünyaya ulaşmanın en doğru yol olduğunu görmüş ve bu bilimsel eğitimi uygulamaya koymuştur.

Atatürk’ün amacı; bilimle barışık, bilimsel akla sahip, hür düşünce ve görüşü bilimsel değerlere göre değerlendiren ve doğru düşünebilen; metafizik ve düşselliğe dayalı körinanç, hurafe, tarikat, mezhep ayrılıklarıyla abartılmış bir din anlayışından uzak, evrensel İslâma saygı duyan bir Türk toplumu oluşturmaktı.

Fakat, yaklaşık bir asra yakın bir zamanın geçtiği halde 1950 – 1980 laiklik karşıtı gerici devrim yüzünden Atatürk’ün belirlediği amaca ulaşmış bir Türk toplumu oluşturulamamıştır.

Atatürk, “bilimsel bilgi” yani deneysel bilim doğrultusunda, evrensel kültüre katkıda bulunabilen bir Türk toplumu hayal ediyordu. Ne yazık ki, 1950 – 1980 laiklik karşıtı gerici devrim olaylarıyla; deneysel bilim ve güzel sanatları içeren bilimsel ve sanatsal eğitimden yoksun kalışımız nedeniyle, gerçekten laik, dmokratik ve bilim üreten bir toplum olma fırsatı kaçırılmıştır.

Bir Fransız sosyologu ve yazarı şöyle diyor: 1950’den beri, başta Türk toplumu olmak üzere, politikacılar ve devlet adamları, Atatürk’ün, göstermiş olduğu, bilimsel dünya görüşüne dayalı, bilimsel ve sanatsal değerlere sahip çıkmasını bilselerdi, bugün Türk toplumu ve Türk devleti Japonya’nın da üstünde süper bir devlet olurdu. Bu bir kehanet değildir, bilim ve güzel sanatlara sahip çıkabilen her toplum, süper bir devlet ve toplum olma başarısını göstermiştir.

Bunun en açık örneğini Japonlar vermiştir. 1868’lerde bilime ve güzel sanatlara sahip çıkmakla, Uzakdoğu’da sömürü avına çıkmış bulunan emperyalist devletlerin sömürü kuşatmasından kurtulabilmişlerdir.

Japonların özdeyişine göre: “Bilim ve güzel sanatları içermeyen hiçbir politika milliyetçi olamaz."

Atatürk’ün, eğitim politikasının üzerine kurulan Köy Enstitüleri ile ilgili olarak, bir Fransız eğitimci Prof. Şöyle diyor: Türk toplumunun, toplumsal yapısına özgü, özel bir pedagojik metot üzerine kurulmuş bulunan Köy Enstitüleri gibi çağdaş bir eğitim kuruluşundan dolayı, Türkleri kutlarım. Fakat, on yıl gibi kısa bir süre sonra da kapatılışından dolayı üzgünüm. Böyle olağanüstü bir eğitim sisteminin, dünya eğitim sistemine pedagojik katkısı, Türk toplumu için gurur verici bir olaydır. Türkiye’de böyle bir eğitim sistemine son verilmesi, dünya eğitimi için acı bir kayıptır.


 

Bilgi: Bu yazının son iki bölümünü okumak için aşağıdaki bağlantıya bir kez tıklayınız:

Öğretmenler Günü III, IV


 




0 Yorum - Yorum Yaz
Resim Tanıtım Köşesi

Norman Rockwell
Before the Date l 1949

Norman Rockwell’in bir buluşma öncesi ritüelini tasvir etmesi, II. Dünya Savaşı’nın yıkıcı ağırlığından sonra insanların yeniden gündelik hayata tutunma çabasını gösteriyor. Savaşın sona ermesinden sonra, genç bir kadınla genç bir erkeğin ayna karşısında hazırlanmaları, sıradanlığın geri dönüşünü, normal hayatın yeniden kurulabilirliğini simgeliyor.
The Saturday Evening Post


Bu sahne, Norman Rockwell’in gündelik hayatın içindeki insanları büyük bir incelikle gözlemleyen yaklaşımını hatırlatıyor. Görsel iki ayrı mekânı yan yana getirerek, birbirinden uzak ama aynı anda birbirine bağlı iki karakterin hazırlık ritüellerini gösteriyor.

Sol tarafta, genç bir kadın aynanın karşısında saçlarını düzeltirken görülüyor. Odanın dekoru, duvardaki desenli kâğıt, çerçeveli portre ve şifonyerin üzerindeki eşyalarla birlikte, Rockwell’in modellerini özenle seçme alışkanlığını çağrıştırıyor. Kadının arkasında asılı duran elbiseler ve odanın düzeni, onun özenli bir yaşam sürdüğünü hissettiriyor. Yüzü tam görünmese de, Rockwell’in Beverly Walters için söylediği “O gerçekten çok tatlı” cümlesi burada da geçerli olabilecek bir duygu yaratıyor: genç kadın, aynaya dönük haliyle zarif, sade ve içten bir güzellik taşıyor.

Sağ tarafta ise bir genç adam, tıpkı Rockwell’in Fred Beilfus’tan ilham aldığı kovboy figürü gibi, aynanın karşısında saçını tararken görülüyor. Odanın atmosferi daha sade, daha kırsal: şifonyerin üzerindeki dağınık eşyalar, duvara asılı şapka, köşedeki saat ve küçük objeler, Rockwell’in Snedden Çiftliği’ndeki yatakhane köşesini resmetme biçimini anımsatıyor. Genç adamın duruşunda, hem günlük hayatın sıradanlığı hem de yaklaşan bir buluşmanın heyecanı seziliyor.

İki sahnenin ortak dili

Her iki figür de birbirlerinden habersiz, kendi aynalarının karşısında hazırlanıyor. Bu paralellik, iki ayrı dünyanın aynı duygu etrafında birleştiğini gösteriyor:

Bir buluşmanın öncesindeki tatlı telaş, özen ve umut.

Kadının odasındaki yumuşak ışık ile erkeğin odasındaki daha sert, kırsal atmosfer arasındaki karşıtlık, Rockwell’in iki karakteri farklı çevrelerde konumlandırarak aralarındaki bağı daha da görünür kılma yöntemini çağrıştırıyor. Her iki sahne de, izleyiciyi bu iki kişinin birazdan kesişecek hayatlarına tanıklık etmeye davet ediyor.

Bilgi: The Saturday Evening Post arşivlerindeki bilgilerden hareketle, Norman Rockwell’in Before the Date (1949) adlı eserine ilişkin kurgusal bir betimlemedir. kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası