Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam76
Toplam Ziyaret638574
Kitap Tanıtım Köşesi

Suç Ve Ceza
Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

Yüce bir amaca hizmet eden suç, aslında suç değil midir? Bu soruyu merkeze alan Suç ve Ceza, dünyanın en önemli yazarları arasında olduğu tartışma götürmeyen Dostoyevski’nin en yetkin eserlerinden biri. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları bu başyapıtı Hasan Al Yücel Klasikler Dizisinin 45. kitabı olarak yeniden okurların ilgisine sunuyor. Eser alt dizi olarak da F.M. Dostoyevski – Bütün Eserleri serisinin de ilk kitabı olma özelliğini taşıyor.

Suç ve Ceza: 1866’dan Bugüne Hala Güncel

Dostoyevski, olgunluk dönemi diye bilinen ikinci yazarlık döneminin ilk büyük eseri sayılan Suç ve Ceza’yı ilk önce, Rus Habercisi isimli edebiyat dergisinde bir yıl boyunca tefrika olarak yayımlıyor. Kitap edebiyat dünyasına en bilinen, en tartışılan ve olumsuz kişilik özelliklerine karşın ev sevilen karakterlerinden birini kazandırır: Rodion Romanoviç Raskolnikov. Raskolnikov eski bir hukuk öğrencisidir ve yoksulluk içerisindedir. Eğitimini de yarım bırakmasına sebep olan yoksullukla mücadelesi hayatının tek problemine dönüşür. Yaşlı ve zengin tefeci Alyona İvanovna’yı öldürme planlarını yapmaya başlar. Cinayeti uzun uzun tasarlar ama aslında yapacağı eylemi kabullenme ve kendini haklı çıkarma gayreti içerisindedir. Bu süreçte okur, Raskolnikov'un hayatındaki eski yeni birçok insanın da yoksulluktan kaynaklanan problemleri ile yüz yüze kalır. Bir sürü insanın sırf yoksulluk yüzünden maruz kaldığı kötü durumları, kahramanımız sadece bir cinayetle çözebilecektir. Eğitimine de devam edecektir. Başarılı bir avukat olacaktır. Toplum için bir avukatın tefeciden daha faydalı olacağını düşünür. Roman böylece, daha yüce bir amaca hizmet eden suç, aslında suç değil midir şeklindeki güncel tartışmalardan birini başlatır.

Raskolnikov nihayetinde cinayeti işler ve hesapta olmayan bir şekilde ortaya çıkan görgü tanığını da öldürmek zorunda kalır. Ama her şeyi alıp amacına ulaşması mümkünken gayet az bir ganimetle olay yerinden ayrılır. Fark edilmemeyi ve yakalanmamayı başarmıştır.

Sonrasında Raskolnikov’un psikolojik olarak girdaplarına şahit oluruz. Bu öyle sıradan bir girdap değildir. Hiçbir delil olmamasına karşın kendini eleverecek şekilde davranışlar sergiler ve herkesin cinayeti onun işlediğini anlamasını ister gibi davranmaya başlar. Artık kitabın “suç” kısmı bitmiş, “ceza” kısmı başlamıştır ve bu, hukuk sisteminin öngördüğü değil kişinin vicdanında çektiği cezadır. Raskolnikov, en sonunda cinayeti işlediğini itiraf edecektir ancak cezası o andan sonra başlayan mıdır yoksa o ana kadar çektiği midir sorusu yıllardır sıcak bir tartışma konusu olarak ilgi çekmektedir.

Kitabın ana karakterlerinden Sofya Semyonovna Marmeladova (Sonia), fahişelik yapan ama her okurun masumluğu, fedakarlığı ve dürüstlüğü ile hatırladığı bir karakterdir. Raskolnikov’un cinayeti itiraf ettiği ilk kişidir ve onu teslim olmaya ikna etmeye çalışır.

Kitabı bitiren herkes, iyi ve kötü karakterleri, suçu, cezayı, vicdanı sorgulayacak ve yukarıdaki tartışmalara kendi fikirleriyle katkıda bulunacaktır. Çünkü Suç ve Ceza, size düşünmekten başka bir yol bırakmayan bir romandır.

Stok Kodu: KISBANK163

Anasayfa

kosektas.net 




Vaktiyle şair Nedim Uçar tarafından sayfamıza ulaştırılmış bir
Köşektaş fotografı

Köşektaş ve çevresi; kim ne kadarını görebiliyorsa ona o kadar görünen küçük bir dünya. Gündüzün büyüleyici güzelliği, gecenin huzur verici sessizliği. Göllüpınarın Dere ve altından akan temiz su. Mayıs ortası ile Haziran ortasını oluşturan zaman diliminde, Göllüpınar ve çevresini sarmalayan iğdelerin etrafa saldıkları o keskin ve aklı baştan alan koku; Koca Yol, Karşı Mahalle, Elmalık, KörçeşmeOrtaçeşme ve Köşektaş Kayası… 

Eğer siz, böylesi bir dünyada benim de yaşanmış anı ve hatıralarım var diyorsanız, onları, kendi anadilinizin yazı boyutlarına bağlı kalarak, hayatını deve yetiştirerek ve taşımacılık yaparak sürdüren bir tüccarın bir serüvenini, insani bir açıdan, bir efsaneye dönüştürerek de renklendirebilirsiniz, sizinle her gün aynı rüyaları paylaşan insanları mest edecek nakaratlar haykırarak da. Tercih sizin; siz, hangisi daha kolayınıza geliyorsa onu yapın. kosektas.net

VALLAHİ DE, BİLLAHİ DE



(CAN ÇEKİŞEN SÖZCÜKLERLE, KÖŞEKTAŞ'TA YAŞAM)
Bibim oğlu, dost ve güzel insan sevgili Kâzım Yalım’a ithaf olunur.

Bu yazıdaki öncelikli amacım; çocukluğumuzda köyümüzde kullandığımız, yaşam koşulları nedeniyle bugün artık kullanmayıp unuttuğumuz sözcükleri, yeniden gün yüzüne çıkartmaktır. Bu sözcükleri kullanarak, köyümüzdeki yaşantıları anlatmaya çalıştım. Yanlışlarım varsa özür diler, düzeltirseniz sevinirim. Umuyor ve sanıyorum ki yaz tatillerini veya bayramı köyümüzde geçirenler; bu sözcüklerden bazılarını duyma ve kullanma fırsatı yakalamışlardır; ne mutlu onlara. Eğrisiyle, doğrusuyla, farklı söyleniş biçimiyle; geçmişimizle bağımız olan bu sözcükleri, geleceğe aktaralım istedim. Kötü mü ettim?

Bu yazı 2018 yılında yazılmıştır.

ŞAİR DR. SALİM ÇELEBİ

“İnternet, kod, mod, face…” sözcükleri; 50-60 yıl önce köyümüzde kullanılıyordu da biz mi kullanmadık?” diyesi geliyor insanın. Zaman, birçok değerleri alıyor elimizden, alınanlar; “fi” oluyor, tarih oluyor, siliniyor belleklerden.

Birkaç ay boyunca, çocukluğumda hemen hemen her gün kullandığım ve fakat bugün kullanamadığım sözcüklerin; anımsadığım kadarıyla listesini yaptım ve bu sözcüklerle, köyümüzdeki 55-60 yıl önceki yaşamı anlatmaya çalışacağım.

Dil ve onun temel ögesi olan sözcükler; köprüdür gelecekle, geçmiş arasında. Unutulmasın, geleceğe aktarılsın istedim “Köşektaş’ımızın sözcükleri. Bu yazıyı okuyan köyümüzün genç nesli, yazdıklarımdan pek bir şey anlamayacaktır; özür dilerim onlardan: Büyüklerine sorarlarsa şayet; anlayamadıkları sözcüklerin anlamını bir çırpıda öğrenirler.

Ankara-Kırşehir güzergâhından gidildiğinde, “Kayseri 80 Km.” tabelası, köyümüzün yer olarak konumunu en belirgin şekilde ifade ederdi. Kayseri büyük şehir olduktan sonra, bu tabelanın da anlamı değişmiştir herhalde. Susa veya şose olarak da adlandırdığımız Ankara-Kayseri yolu, çift yönlü yol olmuş ve o yöne doğru büyüyen köyümüz de yola biraz daha yaklaşmış. Kayseri’ye de yaklaşmış doğal olarak. Mesafe tabelası şu anda var mı yok mu; varsa, kaç kilometre yazıyor, bilmiyorum.

Yapıları, hep aynıydı köyümüzdeki evlerin: kalın duvarların dış kısmı taş, iç kısmı kerpiçle örülürdü. Damların üzerine hezenler atılır, üstüne hasır döşenir ve onun üzerine de sırasıyla; saman, toprak ve çorak koyulurdu. Çorak, at arabalarıyla Hacıbektaş tarafından getirilirdi. Kışa yakın, dam başına serilen çorak pekişsin diye lolanır, kar ve yağmur suyunun göllenmeden akması amacıyla; her çörten kırıksa onarılır ve itina ile tek tek temizlenirdi.

Evlerin planları birbirine çok benzerdi. Dış kapıdan mabeyine girilir, evdeki odaların tüm kapıları mabeyine açılır ve tandır da mabeyin denilen bölümde bulunurdu. Kiler, evin en serin; en az güneş gören tarafında inşa edilirdi. Akan musluk suyu olmadığı için, kenefler evlerin dışına yapılırdı doğal olarak. Çoğu evin önünde örtme ve avlu vardı ve avlular yazın genellikle ağıl olarak da işlev görürlerdi.

Ev yapmak için gerekli olan taşlar, çok zor koşullarda ve makine gücü olmadan köyümüzün dağından çıkarılırdı. Belli yerlerde taş ocakları vardı ve ev yapacağı için taşa ihtiyaç duyanlar, yanlarına birilerini de alarak; kazma, kürek, çekiç, balyoz, manivela gibi aletlerle koyulurlardı işe. Daha sonraları bu taş yerine, Himmetdede’den getirilen kevek de kullanılmaya başlandı.

Evleri inşa etmek için ihtiyaç duyulan vasıflı işgücü (Yapı ustası, marangoz, demirci…) köyümüzde mevcuttu ve ustanın yanına, yevmiye ile bir-iki amele bulunarak inşaata başlanırdı.

Kenef dışarıda olduğu için ve akar su da bulunmadığından dolayı; büyük abdest yapmak amacıyla ayakyoluna gidecekler, yanlarında bir ibrik su da götürmek zorundaydılar. Def-i hacet ettikten sonra, köşede duran külden soba küreği ile bir kürek kül alınıp aşağıya serpilir ve daha sonra da yüznumara terkedilirdi. Koku nedeniyle, zorunlu olarak önlem almak gerekiyordu helada.

Aynı dönemde askere gidenler, “tertip” derlerdi birbirlerine. Askerde edinilen rütbe, terhisten sonra da ölene dek kullanılırdı: Yusuf çavuş, Ali onbaşı gibi. Su dökülürdü; askere gidenin veya uzun bir yolculuğa çıkanın ardından. Askere gidenler, babalarına mektup yazar ve aynı mektupta, evliyseler şayet, eşlerine de selam yollarlardı.

Üç tane çeşmesi vardı köyümüzün: kör çeşme, orta çeşme ve göllü pınar. Her üç çeşmenin de haftları vardı. Gemleri çıkarılan atlar genellikle bu haftlarda sulanır, yazın gecenin bir vakti el ayak çekilince, biz küçükler de bu haftlarda çimerek serinlerdik. Ev için ihtiyaç duyulan su çeşmelerden; Avanos yapımı toprak testi, sürahi, kova ve helkelerle evlere taşınır; gerektiğinde küp ve güğümlere doldurularak depo edilirdi.

Kışın çok kıttı köyümüzdeki aktiviteler: saya donatılır, kahvelerde çinko çekilir, babalarımız, radyosu olan birkaç odada toplanır; “bizim radyo ”yu dinlerlerdi veya dört kol, altı kol iskambil oynarlardı.

Kalan tüm horanta akşamları sıcak tandırın başına oturur, komşulardan da gelenler olur ve tatlığı üzerimize çekerek ve de dölek durarak, can kulağıyla ebelerimizin anlattığı heyketleri dinlerdik. Deccal masalları anlatıldığında; korku ve meraktan büzüşür, yapışırdık tatlığa. O anda, bir de yanınızda oturan kedinin mazarratça miyavladığını düşünün. Aman Allah’ım! Tüylerimiz diken diken olurdu korkudan.

Yarım asır sonra düşündüğümde, köyümüzün en önemli üretim araçlarından birinin tandır olduğunu söyleyebilirim. Hani şu; 50-60 cm çapında, 100-120 cm derinliğinde; 2-3 metre ilerisinde külbesi olan silindirik kuyu. Yakıtı; tezek, saçma, zibil ve budanan ağaç ve asmalardan elde edilen çubuktu. Bu amaçla analarımız uygun zamanlarda, koyun sürülerinin ve diğer büyükbaş hayvanların kırda güdüldüğü yerleri takip eder; mıh süpürür ve tezek toplarlardı. Tandırın bacasının, evin içine bakan tarafında yarım daire şeklinde bir açıklığı olurdu ve bu şekildeki tandıra “mamalı ocak” da denirdi. Bacanın her iki yan tarafında dolaplar vardı ve dolaplardaki tereklere; bakır kap kacak ve çanaklar dizilirdi.

Neler pişmezdi ki tandırda? Üzerine yerleştirilen sacın tümsek yüzeyinde; teştte yoğrulmuş hamur oklavayla açılarak: yufka, kömbe, bazlama, şepbe, içli çörek, gilik olurdu. Kömbelerin üzerine çörek otları da serpilirdi. Sacın çukur tarafında ise kavurga kavrulurdu. Buğday kavurgasına katılan çetenenin o eşsiz tadını, geçen zamanın unutturması mümkün değil! Ateşte pişirilebilen her şey, yapılabilirdi tandırda. Bunca yıl sonra bile benim tercihim hep, çömlekte hazırlanıp, harsız ateşe vurulan A Pahla olmuştur.

Madımak her ne kadar Sivas ilimizle özdeşleşmiş olsa da köyümüzdeki genç kızlar, arkadaş gruplarıyla, mardımalak ve hardal toplamaya giderlerdi.

Arı gibi çalışkan ve yoksuldu Köşektaş’ımızın insanları. Sünepe ve mendebur yoktu köyümüzde. İş, güç zamanı, kös kös oturmazdı bir köşede hiç kimse. Her eve, kurbandan kurbana girerdi et. Ya da bir hayvan hastalandığında, mundar olmayıp, mısmıl kalsın diye kesilirdi. Etin bir kısmı yenir, bir kısmıyla sızgıt yapılır, bir kısmı da kurutularak saklanırdı gelecek için. Ağzımızın seli akarak, tandır ateşinde kössaa ile pişirilen eti seyreder, cızırtısını senfoni gibi dinlerdik.

Analarımız genellikle; patiska, basma veya pazenden yapılmış entariler giyer, başlarını örten iki renk yağlıkları olurdu: çalışmak için yazıya giderken kara yağlık takarlar; köyde iken beyaz yağlık olurdu başlarında. Ahır işi yapacakları zaman, üstleri başları batmasın diye tuman giyerlerdi.

Düğünlerde genç kızların başını rengârenk eşarp ve yağlıklar süslerdi. Entari kadınların, Şalvar ise erkeklerin ulusal giysisiydi adeta. Yaşlılar özellikle de kışın, çorabın üzerine mes de giyerlerdi. Mes, hem ayağı soğuktan korur, hem de abdest almayı kolaylaştırırdı. Tüm esvaplarımız, sıypak bir taşın üstünde tokaçla dövülerek yunsa da ütüye ihtiyacı olmazdı mintan ve işliklerimizin.

Genç kızlar özellikle de düğünlerde; küpe, firkete, kolye ve boncuklarla süslenir ve rengârenk fistanlarla daha da güzelleşerek; teft çalar ve hep bir ağızdan türkü söyleyerek halay çeker ve oynarlardı.

Kız ve oğlan birbirine vurgun ise, öncelikle konu komşudan sorularak kız tarafının ağzı aranır, temayüllerinin olduğu anlaşılırsa ve müspet duyum alınırsa şayet, haber salınarak kız istemeye gidilirdi. Öyle, cahil cühela işi değildi kız isteme: Saçına sakalına hürmet edilen ve kız tarafına da lafını geçirebilecek, aklı başında büyüklerimiz giderlerdi. Daha sonra nişan yapılır ve her iki taraf da takarlardı parmaklarına lanet halkasını!

Kız ve oğlan birbirlerini ne kadar severse sevsin, yine de belirleyici olan, her iki tarafın anne ve babasıydı. Temelleri atılmaya çalışılan evliliğe, bazen karşı çıkardı taraflardan biri ve genellikle de kız tarafı. Israrlar beyhudeydi. Yalvar yakar kar etmez, başka da çıkar yol kalmayınca, sevgililer çareyi kaçmakta bulurlardı. Her ne hikmetse, hep, oğlanın kızı kaçırdığı dedikodusu dolaşırdı dillerde!

Kızlarının kaçtığını öğrenen anne ve babanın nutku tutulur, sıtkı sıyrılırdı. Zaman, evliliğe karşı çıkan tarafın öfkesini bastırır, inadını kırar ve aklıselim galebe çalardı yanlışa; olması gerektiği gibi. Kaçak sevgililer 5-6 gün sonra köye döner, oğlanın babasının evine yerleşirlerdi. Konu komşunun da telkiniyle ortalık biraz daha sütliman olunca, kızın babasıyla barışılır ve düğün hazırlıklarına başlanırdı. Öyle kolay değildi ev bark sahibi olmak.

Güzün yapılırdı genellikle düğünler: Hasattan sonra yani. Koç kesilir, düğün yemeği kazanlarda, tecrübeli kadın aşçıların nezaretinde pişerdi. Sinilerde yufkalar, sehen sehen yemekler: düğürcük aşı, etli bulgur pilavı, kavurma, dolma mantı, kıyma mantı, sütlü, topalaklı, gumpür cacığı, yarpızlı tarhana çorbası, İlahne cacığı, cıngıllı veya helkede yoğurt… Öbek öbek kurulan sofralarda, yemeklerin hangi sırayla yeneceğine deneyimli büyüklerimiz karar verirlerdi.

Haside ve un helvası; köyümüzün vazgeçilmez geleneksel tatlılarıydı.

Düğünlerde, başta hısım akraba olmak üzere tüm evlere okuntu gönderilirdi. Okuntunun yanında; peşkir, eşarp, masa örtüsü… gibi bir de hediye bulunurdu. Bu nedenle, düğün evine gidenler, okuntuda gönderilen hediyenin ağırlığına uygun düşecek bir takı takarlardı.

40 gün 40 gece sürmese de 3-5 gün süren anlı şanlı düğünler yapılırdı. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımdan aklımda kalan iki düğün var: sonbaharda yapılan Haceli’nin düğünü ki deve donatılmıştı ve Gülsüm ebenin oğlu Fevzi Yılmaz’ın düğünü. Yine anımsadığım kadarıyla, Fevzi Yılmaz’ın düğününde hava soğuktu, gelin başka bir köyden getirilmişti. Evimizin önünde gelin arabası durdurulmuş, gelinin duvağı üzerinden bir şeyler saçılmış ve benim de sehmime, delikli iki buçuk kuruş düşmüştü: bir diğer adıyla yüzpara.

Bacanaklar arasındaki ilişki, kendi biraderleriyle olan ilişkilerinden bile daha samimi olurdu. Eltiler de birbirlerini kardeşçe severlerdi. Gelin-görümce ve gelin-kaynana ilişkisi ise, yurdumuzun diğer yerlerinde nasılsa; bizim köyümüzde de öyleydi: kasıntı olanlar da vardı, cıfıtlık yapanlar da. Hatta ve hatta, “illallah” deyip, yaka silkenlere bile rastlanırdı.

Yaşlıların başucunda Kur’an, karasevdalıların başucundaysa; Ferhat ile şirin, Karem ile Aslı ve Arzu ile Kamber arasındaki aşkları anlatan kitaplar bulunurdu.

Sevgilisini düşünde görmek isteyen oğlan, “Acep görür müyüm?” hayaliyle, gece yatmadan önce “tövbe estağfurullah” der ve yastığının altına ekmek koyardı.

Haber yollanarak, o gün hangi mevkideki tarlada çalışacaklarını; birbirlerine duyururdu sevgililer. Oğlan, yerini tahmin ettiği 5-6 kilometre ötede burçak yolan sevgilisine ayna tutar, gönderilen aynanın şavkına; nazlı yârinin tuttuğu aynanın yansıyan şavkı cevap olarak gelirse, saadetten mest olurdu.

Ucuz olduğu için, yaşlı tiryakiler genellikle, inhisar idaresinin çıkardığı “köylü” adlı sigarayı içerlerdi. Yani “ikinci” adlı sigarayı. “Üçüncü,” en ucuz sigaraydı ve paketinde yeşil renkli motifler olduğundan dolayı, “Yeşilova” da denirdi. Genç tiryakilerin tercihi “Bafra” idi. İçimi daha kolay ve fakat daha pahalıydı “Yenice” adlı sigara. En sert sigara ise, “Kulüp” dü.

Onlarca kere sigarayı bırakıp, her başlayışında “keşke içmeseydim!” diyen ve daha sonra da nargileye başlayan rahmetli Ali emminin (Yılmaz) sigara konusunda ilginç bir tespiti vardı. “ Yav çocuklar, kızlar türkü yakmış: ‘oğlanın yakışığı, elindeki cigara’ diye. Ne yapalım? Serde yakışıklılık da var ya; başladık içmeye. Epeyce de içtik ve iyice alıştık merete. Kızlar sigara içmeseler de zamanla sigaranın zararlarını evlenen arkadaşlarından ve büyüklerinden duymuş olacaklar ki değiştirdiler türküyü ve bu sefer de ‘Ben varmam tiryakiye’ şeklinde çığırmaya başladılar. Haydi, büzüğün sıkıyorsa bırak bakalım.”

Düşünüyorum da her birimiz otlakçılık yaparak başladık ve alıştık sigaraya. İzmarit topladığımız günler de oldu, yalancı filtresi bulunan sigara da içtik.Tiryakilik baş belası. 15 yıl kadar önce sigarayı bırakan kızım, yurt dışındayken telefon etti ve çayın tadının sigarasız da çok güzel olduğunu söyledi: bak bak! Lafa bak, lafa! Bir kımık başıyla, kendi aklınca, aklımı çelmeye çalışıyor gene. Haydi hayırlısı.

İlk gençlik yıllarımızdı. Akşamüzeri, 7-8 arkadaş bir ufak şişe “derdalan” şarabı almış ve kimse görmesin diye Öz’de içmiştik. Bilmiyorum; belki de kelepirdi şarap. İlk alkol alışımızdı bu. Her birimize birer çay kupası şarap düşmesine rağmen, hepimiz de sarhoş olmuştuk! İşin garibi; sulama sırası bizdeydi ve mezarlığın yanından iki arkadaş korkusuzca geçerek, Mehmet Ağa’nın çeşmesinden akan suyla, elmalıktaki bahçemizi sulamıştık.

Her birimiz, analarımızı emerek geçirdik bebeklik dönemimizi ve bulamaç içerek büyüdük. “Te, te” denilerek yürütüldük. Köyümüzde sünnetçi yoktu, aynı yıl doğan oğlanlar; köye gelen sünnetçi tarafından aynı gün sünnet edildik. Sopa yeme pahasına; ana-avrat küfretmeyi ve “lan” demeyi arkadaşlarımızdan öğrendik ve tıfıl halimizle sapan ördürüp, taşlaştık. Delikanlılık dönemindeki tüysüz yüzümüzü, “job” marka jiletle her gün kazıdık. Bereket versin, Alamancılar “wilkinson” marka jilet getirdi de yüzlerimiz bayram etti.

Erkek büyüklerimiz, tıraş olmadan önce usturalarını bileyler ve daha sonra da sinekkaydı tıraş olurlardı. Yüzlerindeki çopurluktan anlardık; ana, baba ve dedelerimizin çiçek hastalığı geçirdiklerini.

Genellikle, babalarımızın başlarında şapka ve ellerinde de Oltu taşı veya kehribardan yapılma bir tespih olur, bağ bıçağı, ayna ve kibriti ceplerinden eksik etmezlerdi. Şayet varsa, yelek ceplerine taktıkları köstekli saatin zinciri dışarıdan görülürdü. Birkaç kişi foter şapka da giyerdi. Foter deyince benim aklıma, Üç- kuyudaki Ahmet emmi (Ahmet Çelik. Namı- diğer Deli Ağa) ve evlerinin önündeki akasya ağacı gelir ve zihnim, Zeki Müren’in söylediği “Akasyalar açarken” adlı şarkıyı çağrıştırır.  

Dini bayramlarda nizahlı olanlar ve dargınlar barışır, arife günü akşamı kına yakardı analarımız ellerimize. Ayaklarımıza yeni çedikler ve üstümüze acer urba giydirilir ve poşularla süslenirdik. Gören, ”Maşallah! Pek keleş olmuşsun!” derdi her birimize. Büyüklerimizin, “bayramınız mübarek olsun” diyerek ellerini öper; harçlık veya şeker toplardık: paşa şekeri, sormuk şekeri, akide şeker… Biriktirdiğimiz harçlıklar; genellikle mantar tabancası ve mantar alımı için harcanırdı.

Fazla oyuncağımız yoktu: balon, aşşık, top, topaç, bilye; aklımda kalanlar. Bir de farklı kalınlıktaki söğüt dallarını kavlatarak, mızıka şeklinde düdük yapardık. Mahir arkadaşlarımız, söğüt dalının birçok yerini kerterek, düdüğü kaval şeklinde de yaparlardı. Okul dışında fırsat bulduğumuzda; körebe, söbe, elim sende, birdirbir gibi oyunlar oynardık.

Komşumuz Gülfidan bacının (Gökduman) kızı Meryem bir arkadaşıyla cimcik oynarken, ip atlamaktan yorulan birkaç arkadaşı yanına yaklaşır ve tempo tutarak:

“Meryem, Meryem mendiri

Niye yedin pendiri?

Anan seni öldürü,

Kır eşşeğe bindiri

Kır köprüde indiri.”

 

tekerlemesiyle kızdırırlardı.

Devrameri yeşilken de yerdik, kurutulduktan sonra da. Bazıları fıs çıkar, ifrit ederdi bizi. Cebimizden eksik olmazdı şemşamer ve kavurga. Hasetlik etmez, arkadaşlarımızla üleşirdik. Abur cubur yiyerek geçerdi özellikle de yaz günlerimiz. Her toplumda olduğu gibi, bizim de hödük, pimpirikli ve çenebaz arkadaşlarımız vardı ve düzenci arkadaşlarımızla olan ilişkilerimize daha bir dikkat ederdik.

Uçurtma yapardık. Allah aşkına! Gelecekte uçurtmaların da vurulacağını nereden bilebilirdik ki?  Çiseleyen Nisan yağmurunda, semada oluşan ebemkuşağının yedi rengiyle süslenirdi köyümüzün üzeri. Turnalar geçer veya arada bir tayyare sesi duyulur; gökyüzüne bakar ve gurbetteki akrabalarımıza selam yollardık.

Her yeni yıl, tüm mevsimleriyle bıldırın tekrarı olarak geçerdi. Ekilecek alanların yarıya yakını ekilir, diğer yarısı herk olarak nadasa bırakılırdı. Topraktan daha çok mahsul alarak, daha çok zahire elde etmekti amaç. Tarlayı ekip biçmeyecekse, icara verirdi sahibi. Bazı evler çok şanslıydı; hemen, yanı başlarında birkaç evlek harimleri vardı ve öncelikle onların ekimi- dikimi yapılırdı.

Cemrelerin düşmesi ve ilkbaharın eli kulağında olması nedeniyle; yoğunlaşırdı yapılması gereken işler: koşum ve hamut bizle delinip kınnapla dikilerek onarılır, teliz ve çuvalların sökük veya yırtıkları çuvaldızla dikilir, anadut, yaba, belden at, dirgen, övendere, elden geçirilirdi. Orak ve tırpanların bilenmesi, düvenlerin eksik dişlerinin çakmak taşı çakılarak tamamlanması, çarık ve töngü yapılması, eksikse; bel, kazma, kürek, çakı, meses, tırmık, tapan gibi alet ve edevatların tamamlanması; pulluk, kağnı ve arabaların bakımlarının yapılması, atların nallatılması, urgan, kendir ve sicim tedarik edilmesi; yaklaşmakta olan ırgatlığın göstergeleriydi.

Her yıl ırgatlıktan önce, yani, paraya en çok ihtiyaç duyulan dönemde, köylü bankası olarak bilinen Ziraat Bankası mensupları köye gelirler; isteyene, tapulu tarlaları veya ekili alanları mukabilinde, faizle kredi verirlerdi. Alınan kredi, faiziyle birlikte hasat sonrasında geri ödenir veya takside bağlanırdı.

Akşamdan hazırlanan çıkınını yanına alarak, tan ağarmadan koşardı yazıya; gücü yerinde olanlar. Tarlalar ve bahçeler ekilir, açılan karıklara kırmızı sitilleri dikilerek zamanı geldiğinde gübrelenir, bağlar bellenir, ağaç ve asmalar budanırdı. Suyu gören maydanoz ve kıska, çabukça boy atardı salataya katılmak için.

Uzun süre rahmet yağmazsa şayet, yağmur duasına çıkılırdı. Toprağa hor davranmaz ve işini noksansız yapardı herkes: Toprak ana, yarım yamalak iş yapanı affetmezdi.

Ahırdaki hatıla konulan saman, arpa, küspe ve kepek gibi yemler azalmaya başladığında; at, eşek, inek, öküz gibi büyükbaş hayvanlar; yayılmaları için ot olan bir alana örklenirdi. Bu hayvanlar da toprak ve tandırla birlikte, en önemli üretim aracıydı köyümüzün. Zor baş edilir, yerinde duramaz ve biraz delice olurdu dana, tosun ve düveler.

Bağların ve ağaçların budanmasıyla oluşan çubuklar ve çalı çırpı toplanarak şelek yapılır; sırtta veya hayvanın sırtında eve taşınarak, tandırda veya sobalarda yakmak için kullanılırdı.

İlkbaharda, sebze ve meyveler kıttı köyümüzde. Bu nedenle; o zamanlar Hacıbektaş’ın pazarının da olduğu Cuma günleri, merkeple Hacıbektaş’a gidilirdi. Gidenler, turfanda sebze ve meyve alırlar, köyümüzün bakkallarında bulamadıkları; eksik, gedik ne varsa tamamlarlar, varsa, resmi dairelerdeki işlerini de görürler ve merkebin sırtında dönerlerdi köye.

Hemen hemen her evin davarı vardı ve yine her evde inek bulunurdu. Her mahalle bir çoban tutsa da tek sığırtmaç yeterdi köyümüze. Hayvan başına ödenecek hak, pazarlık yapılarak ve pazarlık gereği el sıkışılarak belirlenirdi. Çobanlar koyun ve keçileri, sığırtmaç da büyükbaş hayvanları güderdi kırlarda. Çapar itleri olurdu çobanların. Soğuk ve yağışlı havalardan korunmak için, deri kürk veya keçeden yapılma kepenek giyerlerdi. Kendilerine yardımcı olarak çeltek tutarlar ve çelteklerin çömezlikleri birkaç yıl sürerdi. Çobanların yaptığı lepenin kendine özgü tadını, söylemeye bile gerek yok.

Her çobanın önünde, güdülecek en az 5-6 yüz koyun olurdu. Çobana verilmeden önce toklu ve koyunların kulakları delinir veya bir yerleri dağlanarak damgalanmış olurdu. Her hanenin işareti farklı farklıydı. Hangi koyunun kime ait olduğu, kolayca anlaşılırdı taşıdığı damgalardan.

Koyunlar öğle vakti eve gelir, ağıllarda su verilir ve kaya tuzu yalarlardı.

Akşam inekler, öğle vakti ise yayılmaktan gelen koyunlar sağılırdı. Memedeki sütün tamamı sağılmaz ve bir kısmı, kuzuların emmesi için memede bırakılırdı. Kuzular ağıla bırakılıp koyunlara katıldığında, her kuzu kendi annesini bularak iştahla emerdi. Anne koyun, emmek için kendi yavrusu dışında başka bir kuzu yaklaştığında, huysuzlanır ve emzirmezdi.

Sağılan süt kazanlarda kaynatılır; yoğurt, ekşimik, çökelek, peynir, kaymak yapılırdı. Sütün kremasını ayıran süt makineleri vardı. Bir yandan, sütü kaynamış kazanın tutmuş dibini kazıyarak yerken, bir yandan da evin dulda bir yerinde, duvardaki çiviye asılmış beyaz torbadan süzülen yoğurdun, yere damlarken çıkardığı tıp, tıp seslerini duyardık. Çalınan süt yoğurt olarak tuttuktan sonra, analarımız mutlaka bir, iki kaşığını damızlık olarak ayırırlardı.

Zamanı geldiğinde atlar kunnar, koyunlar kuzular, tavuklar da gurk yatardı. Akşam vakti koyun sürüleri köye yaklaştığında, koyunların boynundaki zil ve çanın çıkardığı sesler eşsiz bir orkestra oluşturur;  belki kuzulayan koyun olmuştur umuduyla, koşuştururduk sürüyü karşılamak için. Doğmuş kuzu varsa; sahibini öğrenir, kucağımıza alır ve evlerine götürerek müjdeyi verir; genellikle yumurtayla ödüllendirilir ve kendimizi bakkalda bulurduk. Çocukluğumuzun en güzel günleriydi.

İnekler doğurduktan sonra sağılan ağızı, hem biz yerdik hem de buzağılar. Sarımsı bir rengi ve kendine özgü tatlı bir lezzeti vardı.

Köyümüzün mümbit ortamında, kısa süre sonra semirir ve toklu haline gelirdi kucağımızda taşıdığımız kuzular. Koyun olacakları için; kancıkları muteberdi tokluların. Erkek olanları ya enenerek şişek yapılır, ya da koç olurlardı.

Koyun, kuzu ve koçlar ayrı ayrı güdülürdü. Ben, 2-3 yıl koç da gütmüştüm. Sonbaharda, koç katımı zamanını tecrübeli büyüklerimiz tespit ederdi ve zaten, koyunların huzursuzlaşması ve melemelerinin değişmesinden; katım zamanının geldiği az buçuk anlaşılırdı. Koçlar, kına ve kök boyayla boyanarak süslenir, yularları kısa tutularak gezdirilir, tokuşturulur ve salınırdı koyunların içine.

Tek tük de olsa, bazı haneler birkaç keçi de beslerlerdi. Çığırtkan oğlaklarla, yanık yanık meleyen kuzular; dört gözle beklerlerdi, annelerinin kırdan dönmesini. Dişi keçilerin süt taşan memeleri yerde sürünürdü adeta ve tipik olurdu tekelerin sakalı.

Annelerimiz ya çökelekli bir dürüm verir, ya da yağlamacı veya sahanda sadeyağla pişirilip yufka içine konan yumurtayı bir bohçaya koyar, bohçayı da sıcak sıcak belimize sarar ve sabahın serinliğinde; usul usul kıra götürürdük kuzuları. Kuzular tevir tevir otları yayılırken; bizde göbelek arar, yemlik, buhur ve ebe gömeci toplardık.

Isınan havaya uygun olarak bazı tarlalarda, köslüler tombak tombak toprak yığını oluşturur, ürüne zarar verirlerdi. Büvelek tutan bir büyükbaş hayvan, kurtulmak için delirmişçesine çırpınırdı. Doğaldı her şey ve her canlının tek bir amacı vardı: hayatta kalmak.

“Leylek, leylek lekirdek; hani bana çekirdek?” sözleriyle karşıladığımız leylekler, her yaz mutlaka gelirlerdi köyümüze. Osman emminin (Uçar. Kör Çeşmeye yakın evleri var.) evlerinin önündeki ağaçtaydı yuvaları. Birkaç ağaçtan oluşan dulda bir alandı orası ve altında, serinleyerek sohbet eden birileri mutlaka bulunurdu.

Albustanın altın başakları sararmaya yüz tuttuğunda firik ütülür, kelilerden kangal, tarlalardan fi, kırdan çiğdem ve çalık ve dağ eteğinden de kenger ve alıç toplanır; afiyetle yenirdi. Bekleyen fi hemen sasılaşırdı. Bir tas su, bir maşrapa ayran, özenle hazırlanan kırmızı ve hıyar salataları serinlik verir; kuruturdu alın terini. Tüm bileşenleri doğal olan yiyecekler; güçlü kılardı emeği ırgatlıkta.

Ekinler genellikle erkeklerin kullandığı tırpanla biçilir veya kadınların kullandığı orakla yolunarak yığın yapılır ve daha sonra da bu yığınlar; kağnı veya at arabasına kurulan sallarla harman yerine taşınırdı. Burçak, nohut, mercimek gibi hububatlar da kadınlar tarafından yolunur ve yine, bahçelerdeki çapalama işlerini de genellikle kadınlar yaparlardı.

Görüldüğü anda ve görüldüğü yerde tek tek yolunurdu ayrıklar, ama nafile! Köküne kibrit suyu da döksen, kuruturdun ama kurtulamazdın. Eski yerlerinden, yeni sürgünler hemen gövermeye başlardı.

Irgatlık vakti devrilen bir salı görenler, işini gücünü bırakıp yardım etmek için koşarlardı. Patozlar yaygınlaşınca, pabucu dama atıldı düven ve yabanın. Gayri, ılgıt ılgıt esen yelde savrulmaz oldu tınazlar: çünkü patoz, saman ve ceci ayırıyordu birbirinden. Irgatlıkta, üstü başı pıtrak dolardı çalışanların; temizlenmesi nispeten kolaydı. Oysa ayağa batan bir çakırdikenini çıkarmak öyle zordu ki! Meret, ağrıttıkça ağrıtırdı battığı yeri.

Kuşluk vakti düven süren emmimin oğlu öğleyin mola verir; atları yemler, dulda bir yerde karnını doyurur ve sürahideki suyu tepesine dikerdi. Emimin söylemesine fırsat bile bırakmadan, atları alıp en yakındaki çeşmeye veya Öze sulamaya götürürdü. Emmimin yanında içemediği sigarasından birkaç tane tüttürür, rastladığı 1-2 arkadaşıyla hal-hatır sorup sohbet eder ve gecikirdi işe. Sağa sola bakar, kendi kendine söylenir, celallenir ve zıvanadan çıkardı emmim. Atlar geldiğinde, “Ne halt ettin lan?” diye payladığı oğlu, zevahiri kurtarmak için bin dereden su getirirdi.

Tüketimi çok fazla olmadığı için, her aile kendisine yetecek kadar kımızı pancar ekerdi. Endüstri bitkisi olan şeker pancarı ekimi, 1960 lı yıllarla birlikte başladı. Rastgele değil, planlı olarak tabi. Kimin, nereye, ne kadar şeker pancarı ekeceği önceden tespit edilirdi. Bu işin köyümüzdeki sorumlusu, Halil çavuş idi. (Zübeyde’nin babası) Her gün bisikletine biner ve karış karış dolaşarak kontrol ederdi ekili alanları. Benim açımdan, köyümüzde velespite binen ilk kişi, Halil emmidir. (Halil Dündar)

Şeker pancarları, İdiris amcanın Austin marka kamyonuyla Himmetdede’ye taşınır ve üreticiler aylarca sonra alırdı paralarını. Paralar ödenirken, bir torba da şeker verirdi fabrika. Bedavaya alınmış gibi gelirdi bu şeker, ama ücretini, ödenen paradan keserlerdi.

Vasıta olarak bir de köyümüzde İbrahim abinin (Özsoy) opel marka bir otobüsü vardı. Sıkı sık arıza yaptığı için, uzun süre kullanamadı.

Tipik bir kara iklimi vardı köyümüzde: yazları ve gündüzleri sıcak, geceleri ve kışları soğuk geçerdi. Yazın çalışmaya gitmeyenler ve çalışacak durumda olmayan yaşlılar; sığınacak bir dulda ararlardı. Kışın bitlenirdik: özellikle köyneklerimizin dikiş yerindeki bitleri analarımız; ellerinin iki başparmağı arasında sıkıştırıp; çıtır çıtır öldürerek temizlemeye çalışırlardı. Unutulmamalıdır ki ikinci Dünya savaşı biteli henüz on-on beş yıl olmuş ve Avrupa’ya emek göçü henüz başlamamıştı. 

Hasat sonunda harmanlardaki ürün kileyle ölçülür, dört çinik bir kile ederdi. Urupla, daha küçük bir tahıl ölçü birimi idi. Tınazların savrulmasıyla oluşan saman, çetenlerle çekilip samanlığa depo edilir; fazlası ise loda yapılarak saklanır ve ihtiyaç duyulduğunda kullanılırdı. Saman biraz fazlaysa, lodanın cesameti de büyük olurdu. Hasadını zamanında bitiremeyene, imeceyle yardım edilirdi.

Bazen ekine kımıl musallat olur; düşük olurdu verim. Kışı nasıl geçireceğini kara kara düşünürdü köylülerimiz. Horanta sayısı fazla olanlarda, bu kaygı daha da çok olurdu. Muhannete muhtaç olmak istemezdi hiç kimse.

Kulak tırmalayan sesleriyle ivezler rahat bırakmasa da bazı köylülerimiz, yığınlar taşındıktan sonra harman yerinde yatarlar; kuşluk vaktinden önce, seherin serinliğinde çalışmaya başlarlardı. İster kendi işinde isterse ırgat olarak çalışsın; çalışanlar hiçbir zaman avara edilmezdi. Gücü yettiğince herkes çalışır; hımbıl hımbıl oturana pek rastlanmazdı.

Velespiti vardı bazı arkadaşlarımızın. İnsafa gelip verirlerse, binebilirdik. Demşek olan arkadaşlarımıza, çoğu sırlarımızı söyleyemezdik; ifşa olmasın diye. Pinti arkadaşlarımıza karşı biz de kıptı davranırdık ve bazı arkadaşlarımız malakacılıktan hoşlanırlardı. Bizde fazla olan bir şeyi, ihtiyaç duyduğumuzda, arkadaşımızda fazla olan bir şeyle trampa ederdik.

Büyüklerimize saygılıydık, söylenen yumuşları hemen tutardık. Yumuş tutmayanlar, zılgıtı yerdi doğal olarak. Özellikle kadınlar, ısrarcı tutum ve davranışta bulunup mızmızlandığımızda; “maradın dibi!” diyerek azarlarlardı bizleri.

Beceriksizliğimiz ve inatçı davranışlarımız; hasminallah çektirirdi babalarımıza. Sonradan pişman olsalar da o kızgınlıkla bir iki şaplak yediğimiz de olurdu.

Zaman zaman çerçiler gelirdi köyümüze. Sattığı harnıp, leblebi ve iğdeyi; birkaç yumurta veya bir urup buğdayla değiş tokuş ederdik.

Bağlarımızın ilk meyveleri; filiz, koruk ve çağla idi. Bunları yazarken bile dişlerimin kamaştığını söyleyebilirim. Ham meyveler karın ağrısı yapar, bazen de amel olurduk.

Irgatlık boyunca bağlardaki üzüm ve zerdaliler, zembil ve sepetlerle taşınırdı evlere. Eşeğin sırtında çul, çulun önünde imbal, üzerinde heybe ve iki gözünde iki sepet ve içinde de üzümler: kara üzüm, bulut üzümü, parmak üzümü ve keklik üzümü.

Çalı gülleri olurdu bazı bağların kelilerinde, mis gibi kokarlardı. Bağlardan dönerken bunları toplar, dikenleri illet etse de bizi, tek tek temizler ve yakalarımıza takardık.

Bostanlıkta, farklı zamanlarda olgunlaşan kelek ve bostanlar, toprak ananın sıcak koynunda toplanmayı beklerlerdi. Çakıya bile gerek yoktu kesmek için. Yerdeki bir taşa vurup kırardık; ham ve şalak çıkardı bazıları, tenezzül edip yemezdik.

Boyam toplar, ağzımızda yavaş yavaş sorardık. İnanılmaz derecede tatlıydı. Elleham, meyan kökü bitkisinin bizim yöremizdeki adıydı boyam. İtburnu da bulunurdu bazı yerlerde. İçini temizlemek de gerektiği için; pek tercih etmezdik.

Umumiyetle bahçelerin keliye yakın yerlerine, bahçeyi kuşatacak tarzda ekilirdi misir. Doğal bir set oluştururdu adeta. Haşla, közle, tanelerini çıkarıp kavur; ye, yiyebildiğin kadar. Bağ, bahçe ve tarlalarda efelekler özgürce uçuşur, kirpiler ve tosbağalar kaygısızca dolaşır ve yiyecek bir şeyler ararlardı. Kör olası çekirgeler eksik olmazdı ekin tarlalarımızdan.

Bağ bozumundan sonra, biz çocuklar da yeniden gezerdik bağları. Unutulan üzümleri toplar ve okul günleri için püs arardık ağaçlarda. Zebil olmasın diye tüm kayısılar toplanarak kurutulur; çir yapılırdı. Kuru üzümle yapılan hoşafa, mayhoş bir tat verirdi katılan çir ve kış aylarının enerji kaynağıydı.

Üzümlerin bir kısmı, şirahnede çiğnenerek suyu çıkarılıp pekmez yapılır, bir kısmı kurutulur ve bir kısmı da saklanırdı: bağ bozumuyla birlikte, hezene çakılmış mıha asılı hevenk hevenk üzümler, suyunu az çok kaybetse de çürümeden aylarca beklerdi. Ve yine, evimizin tavanındaki hezene veya duvara şemene asılır; hoş bir koku verirdi hane halkına.

Yazın koyunlar kırklıkla kırkılır, elde edilen yapağı temizlenip kabartıldıktan sonra iğ veya kirmen ile eğrilir ve oluşan bu yün ipinden, annelerimiz ve kız kardeşlerimiz; mil veya tığ ile çorap, eldiven ve fanille örerlerdi.

Kışın yazıda iş olmadığı için genç kızlar, rengârenk makaralardaki tirelerle oya işlerler, eğer ihtiyaç varsa; sedire, şilteye veya ranzaya serilecek yeni minder yaparlar ve sındıyla kesilen işe yaramaz çaputlardan palaz üretirlerdi.

Dokunan halı ve kilimler, işlenen kanaviçeler, hoşa gittiği için alınan bir kupa takımı, tedarik edilen şimşir kaşıklar; gelecek için çeyiz sandığında saklanırdı. “Singer” marka dikiş makineleri her genç kızın rüyasıydı. (Radyolardan dinlediğimiz, bu içerikte bir reklamı da vardı galiba.)

Söküğünü-dikiğini herkes evinde onarırdı. Esvap yırtılmışsa şayet, giymeyecek kadar zengin ve bonkör değildik; analarımız yamar, yeniden giyerdik. Pejmürde dolaşmazdık hiçbir zaman. Daha kapsamlı dikiş işleri için ihtiyaç duyduğumuz terzilerimiz de vardı. Eşref emminin kardeşinin eşi Saniye bacı, bana kırmızı bir işlik dikmişti.

Zemherinin gelmesiyle birlikte hava soğurdu ve sert geçerdi kış. Bakkala, okula ve çeşmeye; iki kişinin zar zor geçebildiği, açılan bir çığırdan gidilirdi. Kışın evlerimizin en sıcak yeri ahırlardı. Bu nedenle analarımız, kazanda kaynattıkları suyu ahıra götürerek, biz çocukları, üşüyüp hasta olmamamız için ahırda yıkarlardı.

Kışta kıyamette her canlı ekmek derdindeydi. İtlerin huzursuzca havlamalarından ve tavukların gece vakti gıdaklamasından; canavarların köyümüzün çevresinde olduklarını anlar ve ulumalarını duyardık. Yağmur ve karın bolca yağdığı, sellerin aktığı ve tabiatın tahrip edilmediği yıllardı, o seneler. Her şeyin beti bereketi vardı.

Sonbahar akşamları imeceyle, türküler eşliğinde bulgur çekerdi genç kızlar. Hangi evde bulgur çekileceği daha gündüzden belli olurdu. Oğlanlar yoldaş gruplarıyla seyreder, birbirine vurgun olan oğlan ve kız, mütenasip bulunursa siniye koyulur ve böylece o kıza başkalarının asılması önlenmiş olurdu. Artık o kıza, hiçbir oğlan elleşmezdi.

Ne kadar sağlıksız olursa olsun, evlerimizin yanı başında bulunan basmalar köyümüzün bir gerçeği idi. Evlerdeki hayvanların dışkıları; ahırdan geçgereyle alınıp taşınarak basmalarda biriktirilir, dağıtılır ve güneşte kurumaya bırakılır, parçalar halinde bellenerek ters yüz edilir ve kerme olarak kışın sobalarımızda yakılırdı. Biz öğrenciler, kermeleri, sırasıyla okulumuza da götürürdük ısınabilmek amacıyla.

Hele de Güneş battıktan sonra, zifiri karanlıkta, korkardık mezarlığın yanından geçerken: ıslık çalar, sesli türküler çığırır, şahbaz şahbaz yürürdük. Her geçişimizde besmele çeker, üç Kul-Hü, bir Elham okuyarak yâd ederdik rahmete kavuşanlarımızı.

Ölü evine üç-beş gün süreyle yemekler götürülür, birlikte yenir, kaybın oluşturduğu yas birlikte paylaşılırdı. Yürek dağlatan ağıtlar yakılırdı ölenin ardından.

Radyolardan, Muzaffer Sarısözen yönetimindeki “Yurttan sesler korosu ”nu dinlemeyi ihmal etmezdik. Önceden sözleşerek, 10-15 kişiden oluşan bir arkadaş grubu bizim evde toplanır, babam da sevgili Kazım Abiye (Yalım) rica eder ve kadife sesiyle sunduğu eşsiz konsere doyum olmazdı.

Evimize yakın olduğu için, Caminin yapılmasını da kıt-zat hatırlıyorum. Hayır-hasenat işleriyle uğraşanların özverisi ve üstün çabalarıyla yaptırılabilmişti. Kubbesini, “Burunsuz usta” yapmıştı. Burnunun ön yarısı yoktu ve sanırım lakabı, bu durumundan kaynaklanıyordu. Bastı-bacak herifin biriydi; hergele, kubbeyi oluşturacak çatının üzerinde cambaz gibi korkusuzca dolaşırdı. İyi bir zanaatçıydı.

Ramazanda ücretle vaaz hocası tutulurdu. Hoca vaaza “Ey cemaati Müslüm’ün…” diye başlar ve bir saat kadar süreyle, kendi bildiği kadarıyla dinin gereklerini anlatırdı. Duaları hızlı okuyan ve teravi namazını hızlı kıldıran hocalar yeğ tutulurdu umumiyetle.

Teravi ve Cuma namazlarında kalabalık olurdu Cami. Irgatlıkta, Cuma salasını duyan, işini gücünü bırakıp koşardı namaza yetişebilmek için. Diğer günlerde, beş vakit namazını Camide kılanların sayısı, bir elin parmaklarından fazla değildi. Kimseye gösterip duyurmadan, seccadesini yere serip, yönünü de kıbleye dönerek, evinde kılardı çoğu insan namazını.

İki gözüm önüme aksın yalanım varsa: Örtünen tek bir Allah’ın kulu kadın yoktu köyümüzde.

Ekmek nimetti ve Arapça yazı mukaddesti: Yerde bulunduklarında; günaha girmemek için, euzü besmele çekilerek yerden alınır, üç defa ve her seferinde alına götürülerek öpülür ve daha sonra da en yakın taş duvarın bir kovuğuna koyulurlardı. Bunu yapmayanı, cin çarpardı bilesiniz.

Camide Sakal-ı Şerif vardı bir şişenin içinde. Özel dini günlerde, “Allahumme salli ala…” diye koro şeklinde salavat getirilerek, ziyaretçilere öptürülürdü. Zamanı geldiğinde aşure yapmak ve konu-komşu herkese dağıtmak adettendi.

Kadınlar, köyümüz yollarında karşıdan karşıya geçerken, sanki yoğun bir trafik varmış gibi sağ ve sollarına bakmak zorundaydılar. Yaşı ne olursa olsun, yaklaşmakta olan bir “erkek” varsa, sırtlarında yük de olsa beklerler ve “erkek” önlerinden geçtikten sonra yolun karşısına geçebilirlerdi. Allah’a şükürler olsun ki bu iptidai ve çağdışı gelenek, okumuş ve münevver gençlerimizin kararlı tutumlarıyla yavaş yavaş söndü ve ortadan kalktı.

Dört tane bakkalı vardı köyümüzün. (Salih Erdem, Halim Karatekin, Eşref Çelik, Mehmet Çelebi.) İğneden ipliğe, ihtiyaç duyulabilen her öteberi bulunurdu bakkallarımızda. Alışveriş; varsa parayla veya yün, yumurta, buğday, arpa gibi tahıllarla trampa edilerek ya da veresiye olarak yapılırdı. Veresiye yapılan alışverişin borçları, hasat sonrasında ödenerek sildirilirdi. Veresiye alışveriş yapanlar bakkala, aşağı yukarı kaç kayme borçları olduğunu tahmin ederlerdi.

Kıttı köyümüzdeki imkânlar ve bu nedenle cıbırdı köyümüz halkı. Hiç kimsenin tuzu kuru değildi. Akşam evde pişirilecek bir şey yoksa culhur yapardı annelerimiz. Üzerine toz biber serpilirdi. Yani yağlı ekmeği, ekmekle yerdik anlayacağınız. Bin bir meşakkat içinde, kıt kanaat geçinirdi herkes.

Bazı evlerde birkaç kovan arı da bulunurdu. Fenni değil, doğaldı kovanları. Bal kesildiğinde, arısı olmayanlara, tadımlık da olsa mutlaka bir tasın içinde gönderilirdi.

Hasattan sonra sonbaharda, kış hazırlıkları başlardı: teneke veya küplere turşu kurulur, dam başında, sap üzerine serilen tarhanalar kurutulur, salça yapılır, erişte kesilir, pekmez ve hedik kaynatılırdı. Kepçe ve çömçeyle karıştırılan hedikten avuç avuç alır, yerdik. Şahman buğdayın hediğinin tadına doyum olmazdı. Hedik daha sonra sokuda; dört kişinin karşılıklı olarak salladığı tokmaklarla dövülürdü. Zaman içerisinde, sokunun yerini seten almaya başladı. Kalburda elenip ve daha sonra yıkanarak temizlenen buğday; un, bulgur, düğürcük ve yarmaya dönüşürdü.

İki tane değirmeni vardı köyümüzün. Irgatlık bittikten sonra, yani güzün, her ev kendisine yetecek kadar buğdayı at arabasıyla veya eşeksırtında değirmene taşırdı. İşi bir anda yoğunlaşan değirmenci, buğdayın öğütüleceği gün ve saati söyler ve zamanı geldiğinde tekrar değirmene gidilerek, kocaman değirmen taşları arsında, buğday un ufak edilirdi. Değirmenci emeğinin karşılığını, öğütülecek buğdaydan hak olarak keserdi. Hiç kimsenin hakkı diğerine geçmez ve gerektiğinde, “hakkını helal et” denilerek helalleşilirdi.

Yazın otla ve gevenle beslenen hayvanlar için de kış hazırlığı yapılırdı. Hasadı yapılan arpa ve yulaf depolanır, küspe ve kepek temin edilir, yonca kurutularak uygun bir yere konurdu. Hayvanların kışın en iştahla yedikleri yiyecek, kes idi.

Evlerimiz gaz lambasıyla aydınlatılır, büyüklüğüne göre farklı numaraları olan şişelerini isli ise şayet, akşamları külle yıkar ve fitilinin yanmış ucunu hilal şeklinde keserek yeni geceye hazırlardık. Lamba şişeleri bir de çabuk kırılırdı ki! Bazı evlerde fener ve etrafı daha çok aydınlatan lüks de olurdu. Yine aydınlatma aracı olan çıra, çok isli yanardı ve bu nedenle de ahırlarda iş yaparken kullanılırdı. Lambanın yakıtı olan gaz, Kızılağıl köyünden getirilirdi. Bazen gaz tenekesi akar ve sızıntı, akan yere incir veya sakız sürülerek durdurulmaya çalışılırdı.

Yazları cingan ve kışları da mutlaka köşker gelirdi köyümüze. Cinganlar çadır kurarak bakır kapları kalaylar, köşker ise, çok az kişide bulunan iskarpinlerin, genellikle çabuk yıpranan nalçalarını veya müstamel pabuçları onarır, yırtık çizme, nalın ve lastik ayakkabıları sülüs veya solüsyonla yapıştırırdı.

Turp, pürçüklü ve yerelması; kırağıya ve kışın sert koşullarına dayanırdı toprağın altında. Gumpür ve soğan çabuk çillenirdi. Kışın bir de tumutma vurulurdu tandıra. Doğal ve tatlı tadı, damaklar için eşsiz bir ziyafetti.

Kışları soba kurmak biraz hüner isterdi. Kermeler öyle lap lap üst üste yığılmaz, hava alacak şekilde itina ile dizilirdi. Aksi takdirde, isli duman kaplardı oturma odasının içini. Bir süre yaktıktan sonra, iyi yanmıyorsa ve boruların ek yerlerinden dumanlar çıkıyorsa, boruları temizlemek mecburiyetindeydik. Her temizleme ameli, kir-pas içinde bırakırdı her birimizi. Akşamları, ince ince dildiğimiz gumpür parçalarını, yanmakta olan soba borusuna yapıştırır, ters yüz eder ve iki tarafın da piştiğine emin olduktan sonra, yerdik. Ateşin üstü küllenmeye başladığında, maşayla karıştırmak gerekirdi.

Tandırda ve sac üzerinde yapılan yufkalar, sini veya kalbur üzerine koyularak üst üste yığılır ve ihtiyaç duyulduğunda alınıp sulanarak büküm yapılırdı. Beş ekmek bir büküm ederdi. Yemeklerimizi, tahta kaşıklara bile hacet kalmadan, banarak ve sokum yaparak yerdik. Soğan, çökelek, halva veya haşlanmış yumurtayla yapılan bir dürümün eşsiz tadını bir düşünsenize… Çok olan ve kolay erişilebilen şeylerin kıymeti maalesef bilinmiyor. Nankör değildik, ama çarşı ekmeği ve Hacıbektaş simidi daha tatlı gelirdi bizlere.

Okuldaki tüm öğrencilerin önlükleri vardı. Kızların önlükleri siyah, erkek öğrencilerin önlükleri ise gri renkte idi ve önlüklerin üzerine, boynumuza, beyaz renkte yaka takardık. Ders kitaplarımızı, saman yapraklı veya sarı kâğıtlı defterimizi; gönye, pergel ve cetvelimizi; unutmamak için geceden hazırlardık.

Öğle arası okuldan çıkıp eve gelir, birkaç sokum bir şeyler yer; varsa sızgıttan bir, iki tike atıştırır veya pendiri yufkaya katık ederek, tekrar dönerdik okulumuza. Ya da analarımız, tez pişirilebildiği için, folluktan aldıkları iki yumurtayı kırıp mıhlı yaparlardı.

Tükenmez kalem henüz kullanımda değildi; güvezi kalemlerimiz vardı. Sil, sil çıkmazdı yazısı ve yazılan sayfa mor renge boyanırdı. Okula gitmeden önce; Mont-Blanch, Parker, Pelican veya Sckrıcs marka dolmakalemlerimizi hokkadaki mürekkeple doldururduk. Divitlerimizle yaptığımız rengârenk harf tabloları ve kerraat cetvelleri, sınıflarımızın duvarlarını süslerdi.

Zayıfımız yoksa karnelerimizi sevinçle götürürdük anne ve babalarımıza. İftihara geçenler daha büyük sevinç yaşarlar; ikmale kalanların, zehir olurdu yaz tatilleri. Karnelerimizde; matematik, fen bilgisi, sosyal bilgiler… gibi ders notlarımızın yanında, öğretmenlerimizin ölçüp değerlendirdiği iki notumuz daha vardı: “Hal ve gidiş” ve “Diş koruma.”

Dördüncü ve beşinci sınıfta Türkçe dersinde öğretmenimiz, okuma ile ilgili parçaları yüksek sesle okutur, fakat sadece Ömer (Kırkoğlu) hariç, hiçbirimizin okumasını beğenmezdi. Bugün düşünüyorum da imla kılavuzuna uygun olarak ve konuşuyor gibi ve de okuduklarını yaşıyormuş gibi okurdu Ömer.

Köyümüzde fotoğrafçı yoktu. Fotoğrafa pek ihtiyaç da duyulmazdı üstelik. Tapu filan için gerekli olduğunda, ilçeye gidenler zaten çektirirdi. Beşinci sınıf talebeleri mezun olacakları vakit; diplomaya yapıştırmak için fotoğrafa ihtiyaç duyulduğunda; fotoğrafçı Hacıbektaş’tan gelir, her birimizin tek tek fotoğrafını çekerdi. Çekimden önce saçımızı, başımızı düzeltsek de ceketimizin sol yaka cebine taktığımız dolmakalemin görünmesini, özellikle sağlardık.

Ulusal bayramlarımızı coşkuyla kutlardık. Her yıl mutlaka “yerli malı haftası” düzenlenir, anne ve babalarımızın da katılımı sağlanırdı: köyümüzde üretilen her şey mektebimize getirilir, okul dışına çıkarılmış olan masaların üstünde sergilenirdi. Kimi sandalye ve taburelere oturarak, kimi de ayakta, hoşuna giden yiyeceklerden keyifle atıştırırdı.

1 Mayıs Bahar Bayramında muallimimiz bizleri Kayaaltı Köyü yakınındaki çayırlığa götürürdü. Diğer birkaç köyün öğrencileri de öğretmenleriyle gelir ve çeşitli müsamereler yapılırdı. Yanımızda götürdüğümüz kumanyaları, birlikte yerdik arkadaşlarımızla.

Kayaaltı köyü yakınındaki çayırlığın genişçe bir kısmı sulak ve bataklıktı. Bu alanda hem balık ürüyordu ve hem de camızlar için bulunmaz bir coğrafyaydı.

Ortaokul ve lise yıllarında önlüklerimiz yoktu, fakat saçlarımızı yine en fazla 3 numaralı makinayla kestirmek zorundaydık. Oysaki biz kendimizi büyümüş sanıyorduk. Bu nedenle, Kekilli saça kavuşmak ancak yaz tatilinde nasip oluyordu. Lisedeyken okul şapkalarımız vardı: lisenin, ticaret lisesinin, sanat okulunun ve imam hatip lisesinin şapkalarının sırmaları farklı renkte olurdu ve kimin nerede okuduğu kolayca anlaşılırdı.

Radyoların, 15-20 cm yüksekliğinde bir pili ve bir de küçük pillerden oluşan bataryası vardı. Bataryanın ömrü bittiğinde, içinden çıkardığımız yazar-bozarla düz bir zemine dama çizerdik. Kendi aramızda veya kalender bir insan olan Ali Emmiyle (Ali Yılmaz) dama oynardık. Bir şartı olurdu Ali Emminin: normal taşları bize verir, kiremit kırıklarını kendisi alırdı ve derdi ki, “yenersem bu kırmıtı burnunuza sokarım!” Genellikle biz üterdik ve bazen de fazla kızdırıp, küfrettirmeyelim diye, pata kalırdık.

Zeytinyağı sadece Ramazan aylarında tüketilir ve annelerimiz çığırtma yaparlardı. İftar yaklaştığında biz çocuklar, ellerimizde zeytin, incir, hurma gibi şikâr yiyeceklerle caminin önünde toplanır ve hoca ezan okumaya başladığında, “Ezen okundu hooo” diye bağırarak, iftar vaktinin geldiğini herkese duyurur ve üstelik de sevap kazanırdık.

Köyümüzün bekçisi veya ücretle tutulan bir kişi, davul veya teneke çalarak ev ev dolaşır ve evin reisinin ismini lakabıyla bağırarak, herkesi erliğe kaldırırdı.

Hemen hemen her evde tavuk vardı. Ligorin tavuklar... Eşref Amca’nın ördek ve kaz da beslediğini hatırlıyorum. Yine anımsadığım kadarıyla, bir- iki evde culuk ta vardı. Çobanların mutlaka köpekleri olurdu. Tazılar uysal hayvanlardı, fakat benim favorim yine de zaarlardır: o kadar ödlek değildim ama çok korkardım onlardan. Eşref emmi, iyi bir avcıydı da aynı zamanda. Keklik yakalar, bağırtlak ve toy vururdu.

Bili, bili, diye cücükleri çağırarak yemlerini yere serpen anam, tavuk ve piliçlerin de hücum etmesiyle yemin tükendiğini görünce nevri döner, afakanlar basar ve “gıran giresiceler” diyerek tavuk ve piliçleri kovardı cücüklerin yanından.

Şenol’ların (Şeref) “Yetiş” adında irice bir köpekleri vardı ve sanırım kangal cinsindendi. Tasmasına bağlı ipinden tutarak Şenol gezdirir, bazen de bırakacakmış gibi yaparak, bizleri ürkütüp korkutur ve “hoşt” diyerek kaçışırdık dört bir yana. Zamanı geldiğinde, yalını da verirdi Şenol. Maşallah, aslan gibi bir köpekti.

Gerektiğinde, deller okunurdu: merkezi yönetimin veya muhtarlığın bir duyurusu varsa; köyümüzün bekçisi, herkesin duyabileceği, köyümüzün orta mahallesindeki bir evin damının başına çıkar, "Ey ahali, duyduk duymadık demeyiiiiin…" diye başlayarak, kendisine söylenen duyuruyu bağırarak birkaç kez okurdu. Anlamayanlar veya duymayanlar; dellerin içeriğini duyanlardan öğrenirlerdi.

Tarlalar sürülüp biraz kuruduktan sonra, yani tam tavında iken, hamile kadınlar, o bulgur bulgur toprağı telhise doldurup eve getirirler ve doğuracakları bebek için höllük olarak kullanırlardı. Ve yine annelerimiz, “kis” adı verilen killi bir toprağı el altında bulundurur; bitmişse konu-komşudan öndüç alır ve yerlerdi. Sanıyorum kis, gebeliği önlemek amacıyla yenir ve aşırı kansızlığa neden olurdu.

Dumandan kıpkırmızı olmuş gözleriyle, tüten tandırı, eteğiyle külbesinden yellemeye çalışan kaynana, ağlayan torununa, “münafık münafık ağlama” diye çıkışır ve gözü kapıda olurdu: Testiyle çeşmeye gidip de geciken gelini için, “Boyun devrile Gâvurun dölü” diye beddua eder ve “etme-bulma dünyası” diyerek de dizlerini döverdi.

Ameliyat olan veya hastanede bir süre yatıp da taburcu olarak köye dönen hastalar evlerinde ziyaret edilir, “geçmiş olsun” denilerek acil şifalar dilenirdi. Hastaya, adeta ahiret sualleri sorulur ve hasta, her ziyaretçi ile birlikte, yeni baştan yaşardı hastalığını.

Bazı insanların gözünün değdiğine inanılırdı. İyi ve güzel bir durumla karşılaşıldığında; “Tu, tu” diye 3 kez hafifçe tükürülür veya “Allah nazardan saklasın” diye, 3 kez yerdeki bir eşyaya vurulurdu. Çocukluğumuzda analarımız, köyneklerimizin sırtına göz boncuğu veya muska dikerler ve böylece kem gözlerden sakınmış olurduk.

Verdiği sözü tutmayanlara, “nankörlük etme” diye çıkışılır, foyası sonradan ortaya çıkanlar ise ele güne karşı malamat olurlardı. Ağız dalaşına giren kadınlardan biri ötekine, “kele bacım var git” diyerek hoşnutsuzluğunu ifade eder, fakat cinler de tepesine üşüşürdü.

Arkadaşlarla bir araya geldiğimizde, bazen işmarlaşarak bir arkadaşımızı mahsustan kızdırır veya iddiaya tutuştururduk. İddiayı kazanamaz, madara olurdu kerata, ama yine de “dediğim dedik, çaldığım düdük” inadından vazgeçmezdi. Biz ise, ketem pereye gelen arkadaşımıza hınzır hınzır gülerdik.

Bazı arkadaşlarımız, mızıkçılık yapardı oyun oynarken ve oyunun tadı tuzu kalmazdı. Biz de sık sık zıllayan arkadaşlarımızı bir daha oyuna almazdık. Keyifli olurdu arkadaşlarımızla oyun oynamak. Bazen oyuna dalar, gün batmasına rağmen evin yolunu unuturduk. Gecikerek eve vardığımızda bizi merak eden babamız, “Lan zibidi, bu saatte mi gelinir eve?” diye haklı olarak paylardı.

Sığırtmaç, çoban, bekçi ve erlik davulcusunun alacağı ücret; muhtar ve köyün ileri gelenlerinin yaptığı pazarlıkla tespit edilirdi. Güzün gelmesine en çok da bu görevleri yapanlar sevinir ve köyün bir ucundan öteki ucuna kadar ev ev dolaşarak, hak toplarlardı.

Her şey güllük gülistanlık değildi tabi ki köyümüzde. Ana ve babalarımız zaman zaman kavga eder ve analarımız küsüp evi terk ederek, kendi ana-babasının evine giderdi. Memesine muhtaç bebeği varsa, onu da götürürdü yanında. Diğer büyük çocuklar babalarıyla kalırlar ve uğrun uğrun analarını görmeye giderlerdi küslük süresince. Aradan birkaç gün geçer, kavga küllenir ve komşulardan hatırı sayılan birkaç kişi, küs anamızın kaldığı eve gider ve büyüklerine; kavganın bir daha tekerrür etmeyeceği konusunda söz verir ve kefil olurlar ve bunun sonucunda da yeniden analarımıza kavuşurduk.

Kafa kâğıtlarımız çok sayfalı idi ve benim kafa kâğıdımda, doğduğum vilayet olarak “Kırşehir” yazmaktaydı. Demek ki daha “Kırşehir” ilçe yapılmamış ve kazamız olan Hacıbektaş da henüz Nevşehir vilayetine bağlanmamıştı.

Bazı yıllar, ırgatlık bittikten sonra at arabası ve kağnılarla, cümbür cemaat Hamampazarı’na gidilir; çadırlar kurulur, yunulup ak pak olunurdu. Irgatlığın yorgunluğu atılmalı, kaş- göz eden kapıdaki kışa, zinde girmeliydi beden.

Çoğunuzun, “Köyümüzdeki politikadan ne haber?” diye sual sorduğunu duyar gibi oluyorum. Anlatayım: Köyümüz insanlarının büyük çoğunluğu oylarını, Osman Bölükbaşı’nın genel başkanı olduğu Millet Partisine verirlerdi. Hemşerimizdi ne de olsa. Bir de üstelik köylülerin partisiydi Millet Partisi. Adnan Menderes bu duruma kızmış ve Kırşehir vilayetini, Kırşehir kazası yapmıştı. Yine Ali emmiyi zikretmeden geçemeyeceğim. Millet Partisinin şekli şemali değiştikten sonra, Allah gani gani rahmet eylesin Ali emmi, daha önceleri oy verdiği için kendi akılsızlığına kızar, “Elim kırılsa da ona oy vermeseydim” diye basardı kalayı.

Her konuda ve her bakımdan kendi kendine yeterli olmaya çalışırdı köyümüzün rençber insanları:

At, eşek, katır gibi hayvanlardan tepik yemeyle veya kaza sonucu oluşan kırık-çıkık gibi yaralanmaları; Mustafa amca iyileştirirdi. (“Zavrak” tı yanılmıyorsam lakabı. Marangoz Mulla amcanın babası.) Travmaya maruz kalan uzuvu kontrol ve muayene eder, gerekli düzeltmeyi yapar, çıtayla veya kurumuş gün-doğdu çubuklarıyla destekleyerek sabitleştirir, kaput beziyle birkaç kat sarar ve doladığı kınnapla, adeta alçıya alırdı. Kendimden bilirim; işinin ehliydi ve komşu köylerden de gelenler olurdu. Allah rahmet eylesin, köyümüzün tek sınıkçısıydı Mustafa emmi.

Doğumları, deneyimli ve yaşlı ebelerimiz yaptırırdı. Benim doğum ebem, komşumuz Yaylacının anası Sultan teyze imiş.

Hastalandığımız veya ateşimiz yükseldiğinde, penisilinleri vurmak için, sıhhiyecimiz Necip emmi (Taşkıran) yetişirdi imdadımıza.

Zonklayan, çürük ve ağrıyan dişlerimizi bakkalımız Eşref amca, (Çelik) hazırda bulundurduğu kerpeteniyle alimallah bir solukta çeker; ıstırabımıza son verirdi. Ve yine Eşref emmi, cildimizde oluşan dermaları; güvezi kalemiyle çiziktirerek tedavi etmeye çalışırdı.

Ellerimizdeki siğillerin geçmesi için, işinin ehli yaşlı ebelerimize giderdik. Ebelerimiz, bir tas veya sehen içine tuz koyar, biraz da su koyarak nemlendirir ve siğilli ellerimizi bu nemli tuzla ovuştururken; bir şeyler de okuduğunu, dudaklarının kımıldamasından anlardık.

Boşa denmemiş: “Mal, canın yongasıdır” diye. Temsilde hata olmaz. Farzımuhal, ineğiniz yitti;  fellik fellik aradınız, bulamadınız diyelim. Hayvanın sağ salim eve dönmesi için, koşardınız Akif amcaya. (Cesur) Akif emmi okuyup üfleyerek kurdun ağzını bağlar ve ineğinizin sağ olarak tekrar evinize dönmesini sağlardı.

Vesvese illetine tutulanlar, okutacak hoca ararlardı; yana yakıla.

Kolları ve bacakları ağrıyanlar ovalatır, yaarnı ağrıyanlar kupa tutturur ve müzmin hastalığı olanlar ise; hacamatla veya sülüğe kan emdirerek dertlerine derman ararlardı.

Askerlik, okumak veya çalışmak amacıyla köyden ayrılıp da tekrar köye dönenler, yaşça büyük kadın akrabaları tarafından, “Gadan alırım senin, kurban olurum sana,” gibi, içtenlik ve sevgi dolu, hasret yüklü deyişlerle karşılanırlardı.

Nedeni ne olursa olsun, “Haydi eyvallah” diyerek gurbete gidenler; gözlerinde tüten sılalarına geri döndüklerinde, “hoş geldin, sefa geldin” ziyaretine gidilir, kavuşanlara da “gözün aydın” denirdi. Gurbetten dönenler, yakınları için aldıkları hediyeleri, “Çam sakızı, çoban armağanı” diyerek sunarlardı.

Testileri Orta çeşmede doldurarak salına salına eve getiren bacım, tam dış kapıdan girecekken sakarlığı tutmuş ve duvara çarparak su dolu testiyi kırmıştı. “Elinin körü!” diye bağıran anamın suratı asılmış ve o gün bacıma hiç yüz vermemişti. Sakarlığının bedeline katlanmaya müstahaktı bacım.

Kadınlar, “kele bacım” sözcükleriyle başlarlardı dertlerini arkadaşlarına anlatmaya. Hava atarak bilgiçlik taslayana ve burnundan kıl aldırmayana, “Kubarma, senden büyük Allah var” diye sitem edilirdi. “Boyundan utan” diye intizar edilirdi; züppelik ve yaramazlık yapanlara. Fazla muzurluk yaparsak ümüğümüz sıkılır ve kötek de yerdik.

Cemile bacı harman yerindeki taşlığı süpürür, gözerle eler, telhise doldurup sırtına aldığında bir “abov” çeker ve tutardı evin yolunu. Güneş batmak üzereydi ve yapılan iş, aş isterdi. Aşı pişirir, köşedeki bostanlardan irice olanını kınısayla keser, içi boş çıkınca bir diğerini denerdi.

Çocukluğumun ilk yıllarında, kadanalarla, ayağı potinli cendermelerin köyümüze geldiğini, zar zor da olsa hatırlıyorum. Ve yine, evlerimizdeki iç kapılardan birinin arka kısmına yapıştırılmış, dikdörtgen şeklinde, üzerinde yazılar bulunan bir karton vardı. Sanırım, çocuklara yapılan aşılar yazılıydı üzerinde.

El elden üstündü. Bilinmeyen bir şey, gocunulmadan, bilenlere sorulup öğrenilirdi. Boşboğazlık edilmezdi çalışılırken. Birini gammazlamak gibi veya göz boyamak gibi çetrefilli işleri olmazdı hiç kimsenin. Söylenen yalanı, kızaran yüz ve kem küm ediş hemen ele verirdi ve söyleyen, boyundan posundan utanır; bakamazdı hiç kimsenin yüzüne.

Bacı, emmi, teyze ve yoldaştı horanta dışındakiler. Kaba-saba olarak algılanmasın; herkes kendini zorlamadan, içinden geldiği şekilde; “Nöriyon lan? Gözün kör olsun,” gibi deyişlerle konuşurdu. Muallim efendilerin konuşmaları biraz tumturaklıydı.

İş için, aş için, üst-baş için oluşan her yeni; “Hayırlı olsun, Allah utandırmasın,” dilekleriyle kutlanır, “Allah razı olsun, dostlar başına,” temennileriyle ve “âmin” denilerek, karşı dilek iletilirdi.

Farklı birçok okulda leyli olarak okuyan arkadaşlarımız ve abilerimiz oldu. Mezuniyet sonrasında her ne kadar zorunlu hizmete tabi tutulmuş olsalar da meçcane okudukları için, ailelerini büyük bir yükten kurtarmış oldular.

5-6 sülaleden oluşan köyümüzde, herkes birbirini tanır ve herkes birbirinin huyunu suyunu çok iyi bilirdi. Tanısın tanımasın, başka biriyle karşılaşan her birey, karşısındakine “Selamün aleyküm” der; karşısındaki, “Aleykümü’s- selam” diyerek mukabelede bulunur; hal-hatır sorulur, dertleşilir, hiç kimse diğerinin tavuğuna kışt demez ve ayrılık-gayrilik olmadan; gül gibi geçinip giderdi tüm ahali.

Kıtlıkta, beli büküle büküle geven yiyen; cünüpse şayet, günaha girmemek için gusül abdesti alan; ramazanda şerbet yudumlayarak hatim indirip, düğünlerde şarap içen; tasa ve kıvançta; aynı duyguları üleşerek aynı yoğunlukta yaşayan; üreten, kandırılan, haddini bilen; bağrı yanık insanların diyarıydı Köşektaş.

Yorum yapacak olursanız eğer, sakın bana, ”köprünün altından çok sular geçti!” deyip de

efkarlandırmayın beni:

Ben, Öz’den şırıl şırıl akan suları da biliyorum, azgın sel sularından yıkılan Derindere köprüsünü de. Bırakın! Bırakın da bende kalsın: benim Köşektaş’ım ve Köşektaş’ımın keleş insanları.

Eksiği var, fazlası yok: Vallahi de billahi de köyümüzdeki hayat tıpatıp böyleydi.

Benden bu kadar.

Ha, az kalsın unutuyordum: Pardon! İzin verirseniz, köyümüzde de kullanılan bir isim daha yazacağım; son anda düştü aklıma.

Yazacağım bu isim bana:

-Küçük yaşta yetim kalan; Murat Güneş, İsmail Yıldız, Fedai Çelebi, Muhsin Şeref ve Şenol Şeref adlı mektep arkadaşlarımı,

-Modern fizik kursu için gittiğim Giresun’da; beş parasız, tığ-teber kalan kendimi,

-Irak ve Suriye’de sürmekte olan savaşta, anne veya babası katledildiği için şeker yemesi bile engellenen çocukları, ( Bu nedenle savaş karşıtıyımdır. Bu nedenle, “Yurtta barış, Dünyada barış” diyen ulu önderimiz Atatürk ve devrimlerine; sarsılmaz bir inançla ve sevgiyle bağlıyımdır.)

-Parkta, gumpür kızartması yiyen yaşıtına, dudaklarını yalayarak ve imrenerek, iştahla bakan bir veledi,

-Sevgiyi, içtenliği, yoldaş olmayı,

-Yanık sesiyle, türkü mırıldanan gariban bir ameleyi,

-Hak ve adalet için mücadele etmeyi,

-Umudu, öfkeyi, feleğe isyanı,

-Gurbeti, sılayı, kışlayı, kabiri,

-Yaşama direncini,

-Özetle: insan olmayı, insan kalabilmeyi anımsatır: köyümüzün, güzel köyümüz KÖŞEKTAŞ’ımızın karlarından fışkıran “öksüz oğlan çiçeği.”

Şair Dr. Salim Çelebi

Bir diğer yazısı: Hasretin Hası



 


Köşektaş Köyü Internet Sayfası'nda yer ıalan tüm metin, resim, fotograf ve benzeri içeriklerin hakları sahiplerine aittir! Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda, kaynak gösterilse bile, izin alınmadan,
kullanılamaz, yayınlanamaz! 
kosektas.net,

Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

 

www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 10 Temmuz 2022

Öykülerinde okurlarını güldürmeyi, bir yandan da onlara gelgeç savaşları, altı boş telaşlarıyla hayatı sorgulatmayı amaç edinmiş bir yazar Hüseyin Rahmi... Aslında bu öğüdü Hüseyin Rahmi değil, onun 1933 yılında, Mazhar Osman’ın hazırladığı Sıhhat Almanağı’nda yer alan ve o tarihten beri yeniden yayımlanmayan “Bu da Bir Tedavi” öyküsündeki doktor karakteri veriyor. Ama Hüseyin Rahmi de öyküsündeki doktor gibi romanları ve öykülerinde okuyucularını güldürmeyi, bir yandan da onlara gelgeç savaşları, altı boş telaşlarıyla hayatı sorgulatmayı amaç edinmiş bir yazar. Yani öykünün baş karakteri Basri Bey, doktora değil de Hüseyin Rahmi Bey’e gitse ve derdini anlatsaydı, o da ‘yaşamanın büyük bir ilim, mühim bir sanat; hayatın ve sıhhatin asıl, hastalıklarınsa arızî’ olduğunu söyleyerek gam yükünü omuzlarından atıp bol bol gülmesini salık verirdi muhtemelen.
27.12.2019
Soluk soluğa girdi muayenehaneye ve “Kocam ölüyor, yetişin doktor bey,” dedi; felfecir okuyan gözleriyle. Kısa bir soruşturmadan sonra, kocasını arı soktuğunu, arı zehrine karşı alerjisi olduğunu öğrendim; acil çantamı alarak ve Park Taksi durağından bir taksiye binerek, Dikili’nin İsmet paşa Mahallesinin yukarı kısımlarına doğru çıkmaya başladık. Hem hastaya nasıl bir tedavi uygulamam gerektiğini düşünüyor, hem de arabanın geçtiği sokağa bakıyordum.
27.01.2016
Türkler kendilerini tutucu (muhafazkâr) sanıyorlarsa kendilerini aldatıyorlar. Kuşkusuz aldanma da bir gerçek olgudur. Fakat insan gerçek kimliği sandığı kimlikle örtüşmeyebilir. Vitrinde gördükleri her şeye sahip olmak, televizyon karşısında saatler geçirmek, otomobil kuyruklarında sıraya girmek de çağdaş olmakla eşit değildir. Ama tutuculuk da değildir. Amerika tutucu bir toplum. Fakat çağdaş olan her şeyin neredeyse yaratıldığı ülke.
30.09.2012
Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesine çok büyük emeği geçen dilbilimci yazar Emin Özdemir'in "Anlatım Sanatı" kitabı Bilgi Yayınları'ndan Mart 2012'de çıktı. Anlatımda yaratıcı olamayan diyalogda başarılı olamayacağı gerçeği bilindiğinden kitabın herkes için yazıldığı daha başlığından anlaşılıyor. Kitap, Türkçeyi doğru, güzel ve etkili bir biçimde konuşmak, yazmak isteyen herkes ve öncelikle Türkçeyi kullanma yetilerini geliştirmek isteyen yerli yabancı tüm öğrenciler ve öğretmenler için önemli bir başvuru kaynağı olma amacını taşıyor.
21.03.2012
Köşektaş Hikayeleri

Köşektaş'ta altına bakmadık
taş bırakmadık!

Celalettin ÖLGÜN

Kimi öyküler sık okunduğunda ya da dinlendiğinde,  
insanda bir bıkkınlık yaratır; kimileri ise  
şiddetli etkiler, derin izler bırakır!

kosektas.net


Aliağa; Bizim Nasrettin Hocamız

Aliağa (Ali YILMAZ) köyümüzde, Samcak Ali veya Cebic’in Ali adlarıyla  bilinir. Hazırcevap, lafını sözünü esirgemeyen, kimi zaman küfür bile etmekten çekinmeyen yönaa, tök birisidir. Köylüler onu kızdırıp sevmediklerine; hatta kendilerine bile sövdürüp söyletirlerdi. Onun bu sözleri, küfürleri kimseye dokunmazdı.
Gençlik yıllarının hızlı geçtiği, Avanos inlerinde kadın oynatma alemlerine katıldığı anlatılır.

Aliağa’nın konukseverliği de meşhurdur. Odasına oturmaya gelenlere her akşam  kendi eliyle yaptığı kahveden ikram eder, yolda kalanları, çerçileri, dilencileri odasında ağırlardı.



Ali Ağa, 1950’li yılların sonlarına değin aşırı dercede Bölükbaşıcı imiş. Yeğeni Nail’in Ahmet’i ayağındaki rahatsızlığı nedeniyle Ankara’ya götürüp Bölükbaşı’dan bizzat ilgilenmesi ricasında bulunmak için evine gittiklerinde, Bölükbaşı’nın onları gecelik giysiler içinde karşılayıp olumsuz tavır göstermesine çok üzülmüş. Bu olaydan sonra köye geldiklerinde ulu orta, her yerde, giydiği geceliğe gönderme yaparak; “Bölükbaşı bizi kadın entarisi giyinmiş olarak  karşıladı, ben onun erkekliğinden bile şüpheliyim!” diye sık sık anlatması, küfürler etmesi üzerine, o günlerin aşırı Bölükbaşı yandaşları  Zavrak’ın Mulla, Havuz’un Dede ve başkalarının saldırısı sonucunda dayak yemesi ile Halk Partili oldu, ölesiye değin de son partisini bırakmadı, diye anlatılır.

Yaşamının son yıllarında sakal bırakmış, sözüm ona yaşamına çekidüzen vermişti. Buna rağmen yazın tatil için memleketine dönen Almancıların aşırı ısrarları sonucu(!) bir iki kadeh içki içtiği de olurdu. Fakat kendini tümden salıvermez, üzerine içki dökülmesin diye sakalını mendille kapatır ya da yemek niyetine içiyormuş gibi içkinin içine bir çimdik tuz katardı.

Köydeki sülalelerin kökenleriyle, özellikleriyle ilgili espirili tesbitleri olurdu: “Karayusuflunun iti, Handillinin selesi, Kırımlının uşağı, Kızılhalillinin kızı, Şehirliuşağının konağı olsam; Delioğlanlıya akıl danışsam, Kırımlı ile tarla bölüşsem, gibi.

Ölmeden önce iki kez yüksek tansiyon nedeniyle felç tehlikesi geçirdi. İlkinde biraz düzeldiyse de ikincinde birkaç gün komada kaldıktan sonra öldü.

Aliağa ile ilgili öyküler, köyümüzün sözlü anlatımlarında önemli yer tutar. O, bize ait bir Nasrettin Hoca’dır. (Ö.1973).

Yönaa: Aksi (yönü eğri).

Tök: Aksi, kendi bildiğinden şaşmaz.       


Aşağıda, Aliağa’ya ait 26 anı aktaracağız!

Celalettin Ölgün