Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam12
Toplam Ziyaret560366
Mainz Karnavalı


Komik figürlar, kostümlü danslarla siyasal gelişmelere, gündemdeki olaylara mizahsal anlamda göndermeler yapılarak ırkçıların, politikacıların yerden yere vurulduğu, maskeli ve kostümlü insanların şarkılar eşliğinde dans ettiği, şeker ve çikolataların havada uçuştuğu, „helau“ naralarının yeri göğü inlettiği renk cümbüşü Rosenmontag kutlamalarına
500.000’in üzerinde insan katılır.

17 Şubat 2020, Pazartesi
Lütfullah Çetin

Mainz Karnavalı, her yıl, yılın beşinci mevsimi olarak, çok çılgınca kutlanan bir halk şenliğidir. Mainz Karnavalı aynı zamanda, „Mainz bleibt Mainz, wie es singt und lacht“ adlı televizyon programı sayesinde, Mainz sınırlarını aşmış ve adını tüm dünyaya duyurmuş bir kültür görüngüsüdür de. Son derece ziynetli ve süslü bir sarayda (Kurfürstliches Schloss Mainz) toplanılarak yapılan kutlamalar, televizyon ekranlarından tüm Almanya, Avusturya ve İsviçre’den kalabalık bir izleyici kitlesi tarafından izlenir.

Karnaval kutlamalarına her yıl 11 Kasım günü, saat 11:11:11’den itibaren, „kaçıklar anayasasının“ (Das Närrische Grundgesetz) ilanıyla başlanır. Yapılan bu anayasa ilanının hemen ardından Schillerplatz (Schiller Meydanı) adlı bir meydanda toplanan on binlerce kostümlü ve maskeli kaçık (Narren), Narrhalla-Marsches ve Ritzamban adlı müzik parçaları eşliğinde, çılgınca dans etmeye, coşkulu bir şekilde eğlenmeye başlar.

Noel’in gelişiyle ara verilen kutlamalara 1 Ocak’tan itibaren yeniden başlanır. Çok sayıda dernek ve vakıf tarafından düzenlenen eğlence ve kutlamalar, müzik bandoları ve şarkılar eşliğinde yapılan şehir turları, lokal ve büyük salonlarda yapılan balo ve eğlencelerle, Şubat ayındaki büyük kutlamalara kadar devam eder.

Akıl almaz miktarda alkolün tüketildiği Karnaval kutlamaları son bir haftasında hızını giderek artırmaya başlar. Açılışı Perşembe akşamı Schillerplatz adlı meydandaki Karnaval Çeşmesi (Mainzer Fastnachtsbrunnen) önüne kurulan büyük bir sahne önüne toplanmış on binlerce kadının şarkı ve türküler eşliğinde dans etmesiyle yapılan ve kutlanmasına disko, gazino ve lokallerde gece boyunca devam edilen Weiberfastnacht (kadınlar karnavalı) ile hız kazanan kutlamalar, büyük geçişler eşliğinde, sokak kutlamalarının yapıldığı Rosen Montag (Pembe Pazartesi) günü en doruk noktasına ulaşır.

Komik figürlar, kostümlü danslarla o yılki siyasi gelişmelere, gündemdeki olaylara mizahsal anlamda göndermelerin yapıldığı, ırkçıların, politikacıların yerden yere vurulduğu, maskeli ve kostümlü insanların şarkılar eşliğinde dans ettiği, şeker ve çikolataların havada uçuştuğu, „helau“ (sevinç çığlığı) naralarının yeri göğü inlettiği renk cümbüşü Rosen Montag (Pembe Pazartesi) kutlamalarına 500.000’in üzerinde insan katılır.

Salı gününden itibaren hızı kesilmeye başlayan kutlamalara Aschermittwoch adı verilen Çarşamba günü, bir kukla (Nubbel) yakılıp külleri defnedildikten sonra son verilir.

Anlatılanlara göre bu kutlama geleneği çok eskiye, kış mevsiminin kovulması geleneğine dayanmakta.

Lütfullah Çetin, 06.02.2013.

Bilgi: Bu yılki büyük geçiş, 24 Şubat 2020, Pazartesi günü gerçekleşecek.

Gürsel Şeref

GÜRSEL ŞEREF
1969 yılında Hacıbektaş'ta doğdu. Kırşehir Eğitim Yüksek Okulu Sınıf  Öğretmenliği ve Anadolu Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü'nde okudu. Halen, Nevşehir'de,
sınıf öğretmeni olarak, görev yapıyor.

Ahşap Yakma Resimler
Ahşap Yakma, çizilmek için tasarlanmış herhangi bir nesneyi, tahta bir zemine
kopyalayarak, tonlama, dağlama ve süsleme sanatı.











Yağlıboya Resimler...











Köln Ziyareti



Gurbet bize biz gurbete alıştık
Özer AKDEMİR

Tek tük yağmur damlalarının atıştırdığı kasvetli bir günün öğleden sonrası vardık Köln’e. İnsanların, hayvanların, sokakların ve gri bulutların dahi alışkın bir düzen içerisinde hareket ettiği tipik bir Alman kenti idi Köln.

Bizi kente getiren arkadaşımız yıllardır Almanya’daydı. Dortmund’da oturuyordu ve onlarca kez gördüğü Köln onun için misafirlerini gezdirmeye getirdiği bir kentti artık sadece. Türkiye’den misafirler geldiğinde, onları yüz kilometre uzaklıktan Köln’e getiriyor, nehrin yanındaki özel hastanenin otoparkına aracını park edip, Ren Nehri’nin kıyısına iniyor, “Buyurun, Köln’ü gezmeye buradan başlayabiliriz” diyordu.

AŞIKLAR KÖPRÜSÜ

Bize de aynısını yaptı. Nehir boyunca sıralanan Alman evlerinin güzelliğini fotoğraflamaya çalışırken sabırla bekledi bizi. Sonra, her iki ucunda ata binmiş yeşile boyalı imparator heykellerinin bulunduğu Hohenzollern Köprüsü’ne doğru yürüdük. Üzerinden neredeyse dakikada bir tren geçen köprünün girişindeki demir korkuluklara on binlerce rengarenk kilit asılmıştı. Anadolu’da çaput, bez bağlanan adak ağaçlarının yerini burada köprü korkulukları almıştı! İrili ufaklı kilitlerin üzerinde sevgililerin adları yazıyordu. Sevgililer bu asma kilitlerin anahtarlarını Ren Nehri’ne atıyorlardı. Böylece anahtar nehirden çıkarılıp kilit açılmadığı sürece aşklarının ölümsüz olacağına inanıyorlardı.

Asma kilitlerle dolu korkuluklar tren rayları ile yaya yürüyüş yolunu ayırarak Köln Katedrali’ne doğru uzayıp gidiyordu. Biz de köprünün üzerinden katedrale doğru memleket muhabbeti yaparak yürüdük.

KÖLN KATEDRALİ

Yüzlerce insan vardı katedralin içinde. Dilek mumları ve pencereden giren solgun gün ışığının aydınlattığı katedraldeki her bir köşe bir başka sanat eseriydi. İncil’den sahnelerle süslü renkli camlar, heykeller, taştan oyulmuş vaftizhane, etrafı taş işlemeli bir lahdin üstünde elinde kılıç ve İncil tutan sırtüstü uzanmış bir şövalye heykeli, yüzlerce yıllık ahşap dua masaları ile saatlerce seyretseniz doymayacağınız görsel bir şölendi katedrali gezmek.

Katedrali görmeye gelen turistlerin kovana gelen arılar gibi dolandığı batı kesimindeki giriş kapısının önünde dizlerinin üzerine çökmüş bir adam, futbol topu büyüklüğünde çizdiği dairelerin içine renkli tebeşirlerle ülke bayrakları resmediyordu. O ülkenin vatandaşı olan turistler de kendi bayraklarının olduğu dairenin içine bozuk paralar bırakıyorlardı. En çok para Türkiye bayrağının olduğu dairenin içinde birikmişti.

KUŞLARIN ŞARKISI

Katedralden çıktıktan sonra modern sanatlar müzesini es geçip “illa da çikolata müzesi” diye tutturan çocukların ardı sıra Ren kıyısı boyunca 1.5 kilometre yol yürüdük. Köln de gün akşama doğru devrilirken, yol boyunca etrafta bulunan çınar ağaçlarındaki kuşların şarkısını duymalıydınız!.. Yüzlerce kuş dalların, tek tük kalmış yaprakların arasında sanki akşamın gelişini, havadaki kasveti, Ren’in huzurla akışını, nehre bir kemer gibi dolanan köprüleri, köprülerden geçen arabaları, insanları, sularda hafif hafif salınan gemileri, ışıklarını yakmaya başlayan katedrali, kiliseleri ve kuzey göğünün gittikçe koyulaşan maviliğini anlatıyor, şakıyorlardı...

Çikolata fabrikasına kapanış saatinden yarım saat önce gidebildik ve dönüşte, serin sularıyla sessiz sakin akan nehrin kıyısında bir kafeye oturduk. Köln Katedrali’nin sivri kuleleri tam tepemizdeymişçesine yakındı bize. Akşam olmak üzereydi. Puslu, kasvetli soğukça bir ocak günüydü. Bulutsuz ama kapalı bir havada akşamın ilk alacası nehrin lacivert yanağını okşarken gökte tek tük erkenci yıldızlar parlamaya başlamıştı bile...

Sağıma kendine özgü bir güzelliği, estetiği olan Hohenzollern Köprüsü’nü, soluma heybetli Köln Katedrali’ni alarak oturmayı tercih ettim. Karşımdaki arkadaşım ise bana muhteşem gelen her iki yapıya da sırtını dönmüş, önümüzde uzanan Ren Nehri’nin sularına dalıp gitmişti. Ben yerel biralardan birisini söyledim o yeşil çayı tercih etti. Çocuklar biraz ötede nehrin yanı başındaki yeşil alanda kendi dünyalarına dalmışlar, birbirlerinin, akşam üzeri yanan ışıkların yansıdığı renkli suları ile her geçen an daha da büyülü bir güzelliğe bürünen Ren’in fotoğraflarını çekiyorlardı.

Boynumu kabanımın içine çekip soğuktan korunmaya çalışırken arkadaşım yeşil çayını acele etmeden yudumlayarak bıyık altından bana gülüyordu. “Biz alıştık artık bu soğuklara” dedi. “Gurbet bize biz gurbete alıştık...”

MÜLTECİ ÖYKÜLERİ

Bir bira içimi süresince oturduk ve bana siyasi mülteci olarak Almanya’ya gidişini anlattı. Gurbete alışmak hiç de kolay olmamıştı aslında.

Meriç Nehri’nden geçerken iki kere boğulma tehlikesi geçirişini, nehrin karşı tarafında sazlıklarla kaplı bataklıkta saatlerce Yunan askerlerinden kaçışını ve en sonunda dayanamayıp insanlıktan çıkmış bir halde askerlere teslim oluşunu, mülteci kampı günlerini, sonra bir pasaport uydurup Almanya’ya gidişini anılara, acılara dalıp giderek anlattı.

Almanya’da olduğumuz birkaç gün boyunca böylesine birçok mülteci öyküsü dinledik. Her birinin kendine özgü bir kederi, her birinde özgürce yaşayabilmek için ölümü göze alanların gözü pekliği ve dil-diş bilmediği topraklarda iliklerine kadar hissettikleri eziklik duygusu vardı.

Bugün de başka biçimlerde, farklı yol yöntemlerle ve son yıllarda sayıları hızla artan bir şekilde mülteci göçü devam ediyor batıya. Yaşamak, çalışmak, çocuklarına güvenli bir gelecek bırakabilmek için savaşı, kanı, mahpus duvarlarını geride bırakıp bilinmezliğe yol alıyorlar. Tarifsiz acılara katlanıyorlar. Hep çok özlüyorlar doğdukları, büyüdükleri toprakları. Yine de kan doğruyorlar ekmeklerine, yaralarına tuz basıyorlar. Gurbet onlara onlar gurbete alışıyor...

Özer AKDEMİR,
Pazar Yazıları/Evrensel