Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam23
Toplam Ziyaret590737
Top Sahamız


TOP SAHAMIZ
Hacı ÇÖL


Gündoğusu ilkokul, güneyi ortaokul, batısı Hidayet’in (şimdi Ünal’ın) evi, kuzeyi İdris’in evi ve harımı ile sınırlı alan top sahasıdır. Eskiden harman yeri ve mera olarak da kullanılır, koyun kuzu otlatılırdı.

Yer yer küçük taşlar çıkmasına rağmen, zamanla taşları temizlenmiş, yumuşak  toprak ve çimenli bir alandı top sahası. İlkbaharda karın kalkmasıyla birlikte çimlerde bir canlanma olurdu. Yeşil çimenlerin arasında rastlanan, yalnız erken baharda ortaya çıkan kırmızı kadife böcekleri ayrı bir hoşluktu. Kabaran toprak ve yemyeşil otların üzerinde top oynamak, oynarken düşmek, yuvarlanmak büyük bir çocuk mutluluğuydu.

Top sahası düzlük olsa da bölgenin topoğrafik yapısına uygun olarak güneyi yüksek, kuzeye doğru meyilli idi. Maçlarda yukarı kaleyi alan daha şanslı olurdu. Kale direkleri görevini yapan taşlar nedeniyle gol olup olmadığı anlaşılmadığından az tartışma ve kavga çıkmamıştır. Kaleler, bazı yıllar güney - kuzey doğrultusunda olurken, bazen de doğu - batı yönünde olurdu. Buna kim karar verir, ne zaman değişirdi, pek kimse bilmezdi.

Çocukluğunu köyde geçirmiş çoğu kişinin top sahası ile ilgili anıları vardır. Bir öğleden sonra top sahasına bir kamyon; kasası adam dolu, bir de minibüs yanaştı. Gelenler Aşağı Barak ve Belbarak köylüleriydi. Tarafsız sahada maça gelmişler. Bir ara ortada para olduğu  söylentisi de yayıldı. Takımlar sahaya çıktı. Hakem olarak, o güne kadar hiç top oynadığını görmediğim Yılmaz’ı (Özdemir) seçtiler. Maçın ilk yarım saatinde bir nizah, bir gürültü… maç ortada kaldı. Arabalarına bindiler, gittiler.

Gün dönümüyle birlikte sahanın çimeni kurur, açık kahverengi bir hal alır. Top sahası artık sığır yolu olur. Kocayol’un başından Barak yoluna doğru kesen bir hipotenüs, sahayı iki dik üçgen şeklinde böler. Yazın bazıları harman döker, sonbahara doğru devramer çırpma alanı olurdu. Bütün bu iş ve işlemler toprağı besleyen, çimlerin daha sağlıklı olmasını sağlayan şeylerdi.

Paletli bir dozerin top sahasında çalışma yaptığını görünce sevinmiştim. Standart bir futbol sahamız olacaktı. Binlerce yılda oluşan bir karışlık üst toprak, dozer kepçesi ile karıştırıldı, dağıtıldı. Yerini boz kireç taşlı bir toprak aldı. Saha toprak altından çıkan beyaz kireç taşlarıyla doldu. Top sahası artık tesfiyelenmiş, tartışmalara neden olmayacak şekilde demir kale direkleri dikilmişti. Bununla da kalınmadı, etrafı tel örgüyle çevrildi.

Bilmiyorum bu halinden sonra beş kez maç yapıldı mı, yapılmadı mı. Kabaran toprakla birlikte çıkan çimler, kadife böcekleri ve sahayı dolduran çocuk, genç sesleri bir daha geri gelir mi? Kara kamunun elinin değdiği çoğu yer gibi top sahası da; patoz ve biçercilerin yağ atıkları ile beslenirken, karşılıklı kale direkleri ile derin yalnızlığını yaşamaya devam edecek.

Hacı ÇÖL
24.02.2010

Köşektaş Kayası III

ÖYKÜ, EFSANE VE SÖYLENCELER

KÖŞEKTAŞ SÖYLENCESİ

Lütfullah Çetin


Köşektaş Köyü, bulunduğu coğrafi konum itibarıyla; vaktiyle ortasından şırıl şırıl pınarların aktığı, yemyeşil bir bölgenin hemen tepebaşındadır. Ancak, bölgenin günümüzdeki doğal bitki örtüsü tamamen bozkır görünümündedir. Bu bozkır görünümünün eskiçağlarda bölgede geniş yer kapladığı söylenen ormanların yok olmasıyla oluştuğu anlatılır. Günümüzde bölge, Türkiye’nin orman açısından en yoksul olan bölgelerinden biridir. Ağaç topluluklarına ve yeşilliklere sadece bölgeyi kuşatan tepeliklerin alçak kesimlerinde ve su boylarında rastlanır.

Eskiçağlarda taşımacılık, günümüzdeki gelişmiş taşımacılık taşıtlarının üretilmesine olanak sağlayan buluşlar gerçekleştirilmeden önce, yük hayvanlarıyla yapıldığından, hem çok yavaş, hem çok pahalı, hem çok güç, hem de çok tehlikeli bir işmiş. Her babayiğidin yapabileceği bir iş olmayan taşımacılık, sadece korkusuz ve kendine güvenen cesaretli insanlar tarafından yapılırmış. O çağlarda kendine güvenen cesaretli insanlar, çevrelerinde yaşayan ve bölge koşullarına en iyi şekilde uyum sağlamış olan hayvanları kullanarak, taşımacılık yaparlarmış.

Köşektaş’ta yıllardır anlatılagelen bir söylenceye göre, eskiçağlarda su ve yeşil zengini olan Köşektaş’a yakın bu bölge, develeriyle taşımacılık yapan tüccarlara, konaklama ve dinlenme bakımından, çok cazip gelirmiş.

Günlerden bir gün bir tüccar yüklü deve kervanıyla yola çıkmış. Epey bir yol aldıktan sonra Köşektaş’ın altbaşındaki pınarlı ve bol sulu alana varmış. Develeri de, kendisi de aç, susuz, yorgun ve uykusuzmuş. Develeri yemleyip suladıktan sonra, kendisi de yemek yemiş, su içmiş, namaz kılmış ve uykuya yatmış. Biraz uyuduktan sonra kalkmış. Yeni ve uzun bir yolculuğa çıkacağı için develerin yem ve su tedarikini yeniden yapmış. Tam hareket edeceği sırada, bir deve ile yavrusunun kervan içerisinde olmadıklarını farketmiş. Zaman kaybetmeden aramaya koyulmuş. Dağ dememiş, taş dememiş, aramış ama bulamamış. Sanki yer yarılmış, deve ile yavrusu içine girmiş. Tüccar, kayıp deve ile yavrusundan umudunu kesmiş olacak ki, hemen oracıkta diz çökmüş ve Tanrı’ya el açmış; kervanı terkeden deve ile yavrusunun bulundukları yerde ‘taş’a dönüştürülmelerini dilemiş. Tüccar’ın bu dileği Tanrı katında kabul görmüş olmalı ki, deve ile yavrusu bulundukları yerde taş oluvermişler.


Bilgi: Yıllardır anlatılagelen ve herkes tarafından bilinen bu söylence Lütfullah Çetin tarafından yazıya yansıtılmıştır.


Ramazan Çelik’in yıllardır anlatılagelen Köşektaş Adı ve Köşektaş Kayası ile ilgili söylencelerden etkilenerek yazmış olduğu uyaklı kafiyeli iki dörtlük:


Kervan konaklamış, salmış deveyi,
Karış karış adımlamış ovayı,
Bulamamış köşek ile deveyi,
Çaresizlik el açtırmış yolcuya;

Taş olup kalmış köşek ile deve,
Anlatılır durur dilden dile,
Aşık Ramazan'a kulak ver hele,
İhtişamı ile adın Köşektaş.


Kervan: Bir yerden bir yere yolcu ve ticaret eşyası taşıyan yük hayvanı katarı.
Tüccar: Ticaret yapan, ticaretle uğraşan kimse; tacir.
Söylence: Efsane, hayali hikaye.
Köşek: Deve yavrusu.
İhtişam: Görkemli, gösterişlilik, gözalıcılık, büyüklük.


Yukarıdaki iki dörtlükten oluşan tekerlemeyi sitemize gönderen sayın Ramazan Çelik'e çok teşekkür ediyoruz! kosektas.net


 


Yorumlar - Yorum Yaz
Yusuf Karatekin


Yusuf Karatekin Kimdi?
Halim KARATEKİN

Yusuf Karatekin, 1890'lı  yıllarda Köşektaş’ta doğmuştur. Ali Kahya oğludur. Köyde okul olmadığından beş yıllık Rüştiye’yi Avanos’da okumuştur. 0 yıllar, köyde olsun, ülkede olsun, yaşam koşullarının pek iyi olmadığı yıllardır. Her ne kadar Osmanlı’nın dış devletlerle girdiği savaşlardan biri olan Yunan Savaşı’nda ölüp kalmış olabileceği sanılsa da, yıllar sonra köye geri dönmüştür. Burada bahsettiğim o savaş ve kıyım yıllarını tam olarak hatırlayamayacağımdan, vaktiyle duyduklarımı aktarıyorum.

Askerlik görevini icra edip köye döndükten sonra, çalışmak için gittiği yerlerde, tren yolu, tünel ve köprü yapımlarında çavuşluk yapmıştır. Daha sonra, köye döndüğünde ise, Kara Yusuflu aile mensubu Recep’in kızı Saniye Özdoğan ile ilk evliliğini gerçekleştirmiştir. Gerçekleştirmiş olduğu bu evliliğin hemen sonrasında kendisine öğretmenlik teklif edilmiş, ancak o bu görevi, çeşitli etkenlerden dolayı, üstlenememiştir. Zira o yıllarda karşılaştığı olumsuz bir takım olaylar, kendisini bu yönde hareket etmeye zorlamıştır. Recep Özdoğan vefat etmiştir o yıllarda. Amacı, babaları öldükten sonra yetim kalan Yeter (Altuntaş) ile Rıza’yı (Özdoğan) evlat edinerek, öksüz kalmamalarını sağlamaktır. Neticede her ikisini de yanına alarak bakmış ve büyütmüştür.

İzleyen yıllarda eşi Saniye’den (Yılmaz) çocuk sahibi olamamıştır. Bu nedenledir ki Katip İhsan’ın (Yıldız) kız kardeşi Cennet (Gökduman) ile ikinci evliliğini yapmıştır. Ama ne var ki, birkaç yıl sürdürdüğü bu evlilikten de çocuk sahibi olamamıştır. Bu durum hem kendisini hem de eşini bir hayli huzursuz etmiş, sonuçta eşi ayrılma taraftarı olmuştur. Aç ve açıkta olmadığını, ancak ayrılmalarının daha uygun olacağını kocasına iletmiştir.  Bunun üzerine Yusuf Karatekin şu dörtlüğü söylemiştir:

Git gelin de gönülceğin hoş olsun
Karnın dolu, kucağın boş olsun
Eğer sen de beni atıp gidersen
Ölene dek senin işin güç olsun.

Her iki eşinden de çocuk sahibi olamamış olması, onu bir hayli yıprattı denilebilir.

İlginç gelebilir ama, o yıllarda aşağı yukarı iddiası çok yapılırdı. Mahalle büyüğü ve ileri geleni olarak, biraz da epey ihmal edilmiş olan bu tarafın, aşağı mahallenin, hakkını korumak adına, 1930’lu yıllarda aday olmuş ve muhtar seçilmiştir. O yıllar, Ragıp Uçar’ın, Cafiye’yi sürüyerek kaçırdıktan sonra, hapse düştüğü yıllardır. Muhtarlık görevini dürüst bir şekilde tamamladıktan sonra, odasını köy ve yöre halkına açmıştır. Yine aynı yıllarda, Kızılağıl’da, henüz küçük yaşlarda iken annesini kaybetmiş olan Ayşe’yi (Şambıtlı'nın Hacı Ali'nin kızı, Rıza Özdogan'ın eşi) yanına alıp büyütmüştür.

1933 yılında, babamın (Seyit Karatekin) ölümünden sonra, bana ve kardeşlerime sahip çıkmıştır. Biz hepimiz onun himayesinde büyüdük.

Hiç unutmamışımdır ve halen aklımdadır. Babamı kaybettikten sonra şu dörtlüğü söylemiştir:

Emmim üstünden atmış ağır yorganı
Nasip oldu cümle alemin Kur`an-ı
Benim emmim kuduretten yaralı
Halim tutmaz babasının yerini.

Bizim görüşümüze göre ileriyi iyi görebilen, dürüstlükten taviz vermeyen, doğru bildiği yolda yürüyen bir şahıstı. Yapı ve tarım işlerini olağanüstü bilir, bu alanlarda köy insanına rehberlik ederdi. Vaktiyle tüm engellemelere ve karşı çıkmalara rağmen, mezarlıktan söktürüp kağnılarla taşıttığı taşlarla Soğukpınarın Dere’nin altını sekmen sekmen ördürerek, coşkun sel sularının o bölgede yarattığı erezyonun tam anlamıyla önüne geçilmesini sağlamıştır!

Böyle bir iki satır yazı ile onu anlatabilmek elbette çok güçtür. Bütün insanlara selam ve sevgiler sunuyorum.

Halim Karatekin