• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://plus.google.com/Google/posts
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam73
Toplam Ziyaret476133
Resim Tanıtım Köşesi

Adnan Bey'in Tabloları, Resim Sanatının Biçimsel Özellikleri

Pop biçimsellik, evrensel bağlamda, dünyada, 1960’lı yıllardan beri sorgulanmaktadır. Türk resminde ise sanatçıların, tümden olmasa da, ara devrelerinde zaman zaman uğradıkları pop yaklaşım konusu, Yalım’ın elinde, sanatının yaşamsal amacı haline gelmiştir. Sanatçı, pop biçimselliğin kendine özgü ironik, figüratif yaklaşımlarını benimserken, diğer taraftan kendine ait fantastikleşen renk vurgularını  da gözler önüne sermekten kaçınmamaktadır. İşte bu noktada sanatçının değişik ve kendine ait olan yanı da, öncelikle biçim dili bağlamında ortaya çıkmaktadır. Çünkü renk tercihleri, tamamen resimlerinin kosmozunu da belirleyen bir özellik olmaktadır. Ayrıca resim yüzeylerini gerek boyayı kullanarak iki boyutlu, gerekse -ptik espriyi değerlendirerek üç boyutluşan tuval gövdelerine ayırmaktadır. Bu ayırmalar mekânla ilgili boyutlaştırma çabaları olarak ayrıca dikkat çekmektedir.

Özkan Eroğlu

Anasayfa

www.kosektas.net 


Köşektaşlı resim sanatçısı Adnan Yalım`ın resimlerinde, bilişsel iletişim araçlarının etkisiyle gerçeklikten uzaklaşan ve sanal bir dünyada yaşamaya başlayan insanlarla ilgili
yorumları görürsünüz. Onun resimleri yaşamın her
aşamasında karşımıza
çıkan uyumsuzluğu ifade eder.

YAŞAMIN VE PRATİSYEN DOKTORLUĞUN KIYMETİNİ BİLMEK



"Tıpta uzmanlık eğitiminde, eğitimden çok, kültürlenme vardır. Tıp eğitimindeki başat kültürün ana özellikleri şunlardan oluşmaktadır: Hastayla ilgili tüm işleri en kıdemsiz asistana yıkmak, eli cebinde vizit yapıp haftada ya da ayda bir - iki saat ders anlatmak, hoca parası yatırılmış ise muayeneye veya ameliyata girmek yoksa girmemek, kalan zamanda rektörlük ya da dekanlık seçimleri ve idari bir görev kapmak için kulis ve rakip gördüklerinin dedikodusunu yapmak ya da muayenehanecilik başta olmak üzere para kazanmaya yönelik işler çevirmekten ibarettir. Üniversite özerkliği ve öğretim üyesi dokunulmazlığı keyfilik, işe gelmeme ve şahsi işlerle uğraşmak olarak görülmektedir. Şüphesiz bu kültüre uymayan bazı istisnalar vardır. Ancak bunlar oldukça nadirdir."

DR. BESİM ŞEREF

16 Nisan 2017, Cumartesi l Yaşamın ve Pratisyen Doktorluğun Kıymetini Bilmek l Dr. Besim Şeref


"Yaptığın işten aldığın zevk, ondan kazandığın parayı harcarken alacağın zevkten büyük ise yaşamış sayılırsın. Mutluluğun tılsımı sevdiğin
işte doya doya çalışmak ve sevdiğinle
doya doya sevişmektedir."
Çetin ALTAN

Ben de pek çok pratisyen gibi TUS derdinden, ne özel ne de mesleki hayatımın değerini bilmiyordum. Benim yaşamımı bir zurnacı değiştirdi. Evet yanlış okumadınız; bir “zurnacı". Bildiğiniz, davulun yanında çaldığı müzik eşliğinde halay çekilen, üflemeli çalgının icracısı.

Çok iyi bildiğiniz gibi zurnada peşrev olmaz. Zart diye ana temaya girer. Biz de hemen konuya girelim. Tüm derdim tıpta uzmanlık sınavıydı. TUS'u kazandığım zaman her şey değişecekti.

Kazanana kadar tüm insani faaliyetleri tatil ettim. Nihayet TUS'ta birinci tercihime girdim. Fakülteye nakil işlemlerim tamamlanana kadar öforik bir psiokoljide dolaştım durdum. Daha asistanlığımın ilk gününde ortamda bir tuhaflık hissettim. Bir hafta geçmeden tuhaflığı çözdüm. Ne asistanlar ne de öğretim üyeleri uzmanlık alanlarını ve işlerini sevmiyorlardı. Çünkü kendilerini işlerine ve öğrencilerine vermiyorlardı. Hep bir şeylerden şikayet ediyorlar ancak bir şeylerin değişmesi için en ufak bir çaba göstermiyorlardı. Hep birileri suçluydu. Kendileri çok mükemmel ve asla kıymetleri bilinmeyen birer dahiydiler.

İhtisas süresinin sonunda, “yeterince işini sevmemeyi, sağlık ocağından kaçmayı, bir konunun özü yerine ufak ayrıntılarıyla uğraşmayı ve mutsuz olmayı öğrendiğime” karar vermiş olmalılar ki, üç profesör ve iki doçentten oluşan beş kişilik sınav jürisi beni oy birliğiyle uzman ilan ettiler.

Şimdi uzmandım. Bir gün bile ara vermeden dört profesörün kararıyla bir tıp fakültesine öğretim üyesi atadılar. Kendimi çok önemli bir şey olmuş zannettim. Tam altı ay öforik halde dolaştım.

Altı ayın sonunda hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anladım. Öğretim üyeleri mutsuz ve işlerini sevmiyorlardı. Haftada bir iki saat derse girip, derslerde yıllar önce asetatlara yazdıklarını okuyup, tekrarlamaktan başka öğrenci ve eğitimle bir ilgileri yoktu. Herkes kendi dalgasındaydı. Hemen herkes bir birinin ardından konuşuyor, yüzüne karşı gülüyordu. İşleri güçleri, anabilim dalı başkanlığı, müdürlük, dekanlık ve en önemlisi rektörlük seçimleri için kulis yapmak ve kim güçlüyse onun yanında görünmekten ibaretti.

Çalışıp ter dökmenin ve bir şeyler üretmenin, öğrencilerle ilgilenmenin anlam ve önemi yoktu. Halk sağlığı anabilim dalında öğretim üyesiydik ama halkın sağlığına yönelik zerre kadar bir şey yapmıyorduk. Sağlık Ocakları ve birinci basamak bize yıldızlar kadar uzaktı. Sağlık Ocakları'na uğramak basit, küçük ve aşağılık bir işti. Büyük öğretim üyelerinin Sağlık Ocakları'nda işi yoktu. Biz her şeyi biliyorduk. Çünkü öğretim üyesiydik. Halk sağlığından başka işlerle uğraşıyorduk. Bir tek eğitim ve halk sağlığıyla uğraşmıyorduk. Biz, çalışmak bir yana, semtinden bile geçmediğimiz birinci basamakla ilgili herşeyi biliyorduk. İşi biliyor, işe gitmiyorduk. Tüm insanlardan ve doktorların cümlesinden daha önemliydik. Çünkü biz öğretim üyesiydik.

Öğrenciler ve asistanlar “Hocam!” diye çevremde dolaşıyordu. Devlet üst seviyeden maaş bir o kadar da döner sermayeden para veriyordu. Rektörlük seçimlerinden önce rektör adayları odama kadar gelip hatırımı soruyor, “kendilerine oy verirsem seçildiklerinde her istediğimi yapacaklarını” söylüyordu. Yerel gazetelerde yazılarım çıkıyor, radyolarda konuşma yapıyor, televizyonlarında açık oturumlara katılıyordum. Beş yıl sonrasında profesörlük göz kırpıyordu: “Lüküs hayat, yan gel de keyfine bak!..”

Amma ve lakin insanlar neden işlerine yan çiziyor ve işini yapmak isteyene çelme takıyordu? Bu durum bana kazık gibi batıyordu. Birinci basamağın semtine bile uğramayıp, haftada bir iki saatliğine fakülktede birinci basamağın önemine ilişkin öğrencilere nutuk atma iki yüzlülüğünü gösteriyorduk. İki yüzlülük meşru, dürüstlük - dayak dahil- her yolla cezalandırılacak bir suçtu.

Öğrenciler iki yüzlülüğümüzü anlayıp halk sağlığını önemsemiyorlardı. Mezun olduklarında bize benzeyip, bizim yaptıklarımızın aynısını yapıyor; kendilerini önce uzmanlık eğitimine sonra fakültelere atıyorlardı. Sonra bizim gibi yan gelip yatıyorlardı. Tüm eğitim kuramları bunun böyle olacağını söylüyordu.

Eğitim kuramlarından vazgeçtik, öğrencilere mutsuzluk, araştırma görevlilerine ve yardımcı doçentlere, işten kaçma ve yolsuzluk öğretiyorduk. Dekan ve rektör yolsuzluğa çanak tutuyor. Akademik kurulda yolsuzluğun belgeleri bayrak gibi sallanmasına karşın 1.125 öğretim üyesinden bir teki bile “Burada yolsuzluk yapılamaz” diyemiyordu.

Akademik kurulda çıkıp bir tek kelime bile söyleyemeyenler, ıssız koridarda dürüstlüğü savunana yumruk atıyordu. Aklı başında olduğunu sandığım hocalarım (!); “Sen bunlarla uğraşma, profesör olmana bak” diyorlardı. Profesör olmak kolay, öğrencilerle ilgilenip, eğitimin hakkını vermek imkansızdı.

Mevsimlerden ilkbahar, aylardan mayıs, günlerden pazardı. Yer Meriç nehrinin kenarıydı. Ağaçlar yeşermiş, çimenler diz boyu uzamış, çiçekler açmıştı. Öğretim üyesi adayı doktor arakadaşlarım ve eşlerimizle birlikte piknik yapıyorduk. Çevrede davul zurna çalıyor, insanlar halay çekip oynuyordu.

“- Filan şöyle, falan böyle...”

“- Herkes çok kötü, biz çok iyiyiz.”

“- Biz her şeyi biliriz. Biz öğretim üyesiyiz. Bizim kıymetimizi bilmezler.”

“- Biz dahiyiz, başkaları bir bok bilmiyor.”

“- Rektörlük seçimleri yakın, ben filanın adamıyım. O seçilirse kadrom çantada keklik.”

Bak yan masadakailer nasıl göbek atıyor. Meriç salına salına akıyor.

“- Yav ağbi şu kadroyu bir kapsam!”

Köfteler pişti, salata hazır, rakıyı açtım. Bak şu söğüdün dalları suya değiyor.

“- Ağbi ben her şeyi bilirim. Ben herkesten üstünüm. Ben öğretim üyesiyim.”

Yav, anladık, hadi siz böyle yetiştiniz. Öğretim üyesisiniz. Çok önemli, çok karamsar, çok mutsuzsunuz. Sizde akıl çok, başka kimselerde yok. Ama eşlerinize ne oldu? Onlar niye mutsuz?

Yan masadaki zurnacıyı çağırdım:

“- Buyur ağbi, mastika mı çalayım?”

“- Yok kardeşim, bir şey çalma. Otur masaya önce bir şeyler yiyelim.  İki kadeh içelim. Sonra çalarsınız.”

Davulcu ve zurnacı çekinerek masaya oturdu. Arkadaşımın eşi iğrenerek baktı. Zurnacının, gömleğinin yakası aşınmış, koluna yama yapılmış, pantolunu biraz bol, ayakkabılarının her ikisi de yanlardan patlamış ve ökçesine basılmıştı. Ama adam neşeli, gözleri ışıl ışıl. Hiç çekinmeden gözlerimizin içine bakıyor. Gözleri güven veriyor insana, dalgasız, limanlar gibi duru. Adam gözlerinden okunacak kadar mutlu.

Zaten mutsuz olan arakadaşlarımın, mutsuzlukları bir kat daha arttı; densiz arkadaşları, masalarına davulcuyla, zurnacıyı çağırmıştı.

Arakadaşlarımın hepsinin gözlerine baktım, gözleri donuk, hiçbir ışıltı ve sevinç yoktu, basit hesaplar ve riyakarlık akıyordu.

Zurnacının gözleri cam gibi duru, güneş gibi aydınlıktı. Bir zurnacıya, bir arakadaşlarıma baktım ve zurnacıya dönüp, duru gözlerine bakarak sordum:

“- Dünyaya bir kere daha gelsen yine zurnacı olmak ister misin?”

Duru gözleri kadar pürüzsüz, tereddütsüz, tok ve gurur dolu bir ses tonuyla; "Hiç başka bir şey olmam, yine zurnacı olurdum. Benim dedemin zurnası, Selanik Müzesi’ndedir" dedi.

İşte ben o an kararımı verdim.

Bir tarafımda; üç - beş kuruş bahşiş için Meriç boylarında zurna çalıp halkı eğlendiren, sırtında gömleği, ayağında ayakkabısı olmayan ama mesleğinden, hayatından memmun, soylu bir zurnacının dünyası vardı. Diğer tarafımda; profesör adayı, zurnacının bir yılda kazandığını bir ayda kazanacak kadar cebi paralı, altı arabalı, işini sevmeyen, işi bilip işe gitmeyen, öğrencilerine mutsuzluk, araştırma görevlilerine iki yüzlülük ve yolsuzluk öğretenlerin dünyası. O dünyanın içinde bulunan ve gittikçe onlara benzeyen, onların suçlarına ortak olan ben.

Çok önemli (kerameti kendinden menkul), işini sevmeyen, işine önem vermeyen, karamsar insanların arasında; mutsuz, işini sevmeyecek, pratisyen doktorluğunu önce kendisi küçümseyecek, karamsar doktor yetiştirme suçuna yeterince ortak olmuştum. Daha fazla suça bulaşmanın bir anlamı yoktu. Mutluluğun parayla hiçbir ilgisi yoktu: Ben ve profesör adayı arakadaşlarımın aldığı para zurnacıdan kat be kat çoktu ama zurnacı mutlu, biz mutsuzduk.

Soyluluğun, makam, sıfat ve eğitimle hiçbir ilgisi yoktu, hatta bunlarla ters orantılıydı: Biz önemli sıfatlara (!) sahiptik ve bu sıfatlar yakın bir gelecekte çok daha büyüyecekti.

Zurnacının hiçbir sıfatı yoktu. Zurnacı mesleğiyle onur ve gurur duyacak ve de gözünü kırpmadan tekrar zurnacı olacak kadar soylu, biz ise mesleğimize iki yüzlülük ve her tür yolsuzluğu, kepazeliği katacak kadar.

Daha fazla gecikmenin hiçbir anlamı yoktu. Ömrümün, tam kırk yılını çaldırmıştım. Zararın neresinden dönülürse kardı.

Ömrümün kalanını çaldırmanın hiçbir alemi yoktu. Olmuş ve de olabilecek sıfatlarımın tamamını derhal Meriç nehrine attım. Oh be dünya varmış. Sevincimden halay çektim. Asil ve soylu zurnacıyla kucaklaştım.

Ömürümün kırk yılını çalanlara, geri kalanını çaldırmamak için tüm köprüleri yakıp, yıktım. Artık, ben öyle her şeyi bilen, önemli bir öğretim üyesi değildim. Sadece ve sadece zurnacı sınıfından pratisyen doktordum. Şimdi işimi iyi yapmak için var gücümle uğraşmaktayım. Fakültede bana aşılanan, kötü huylardan kurtulmak için tüm öğrendiklerimi unutmaya çalışıyorum. Dostluğu, insanlara çıkarsız bakmayı, kendimi, eşimi, çocuğumu ve sonra diğer insanları sevmeyi öğrenmeye çalışıyorum. İşten kaytarmak yerine, baygın düşene kadar çalışıyorum.

Kendilerine öğretilmeye çalışılan tüm mutsuzluk ve kötülüklere karşın, bu ülkenin sağlık yükünü, içlerindeki insanlık değerlerini köreltmeyen doktorların taşıdığına ve hakkı verilerek yapılan pratisyen doktorluğun kutsal olduğuna inanıyorum. Şimdi yaşamın ve pratisyen doktorluğumun keyfini çıkarıyorum.

Dr. Besim Şeref l Yaşamın ve Pratisyen Doktorluğun Kıymetini Bilmek l 16 Nisan 2017

Bilgi: Köşektaşlı Dr. Besim Şeref tarafından yazılmış bu yazı "Günlüğümden" adlı bir yayın organından aktarılmıştır. kosektas.net

 


HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası
  
 

Ağ: www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme:  3 Nisan 2017

Öğretmenliğimin ilk yıllarında Kurtuluş Savaşı Gazilerimiz yetmişli yaşlarda idiler. Ben bu Gazilerimizi Cumhuriyet Bayramlarında okula davet eder, anılarını anlatmalarını rica ederdim. Hiç nazlanmadan gelirler anlatırlardı. Ama ne yazık ki, ne yazılı ne sözlü hiç birini kayıt altına almayı düşünemedim ve geçip gittiler. Bu yüzden daima içimde bir pişmanlık yaşarım. Galiba bu pişmanlıktan olacak nerede yaşlı birini görsem eşelerim. Konuşturur, kayda değer bulduklarımı not alırım.
02.09.2016
Sonbahar ve Eskibağ, birbirine çok yakışan zaman ve mekan. Çocukluğumdan beri beni çeken bir yanı vardır Eskibağ´ın. Bozkır ortasında az da olsa bitki örtüsüne sahip olması, belki de bende ormanlık alan izlenimi bırakmış olmalı. Zerdali, badem, alıç, kara erik ağaçlarının kapladığı alanın zemini harap kalmış bağlarla kaplıdır. Yirmi yıl öncesindeki yangında büyük zarar görmesine rağmen, hala o özgün yapısından izler taşıyor.
27.01.2016
Kuş Ali, yılın birinde, Almanya’dan izine gelirken teyzesi Cülü’ye donluk, eşinin teyzesi Kamalı’ya da seksen marklık yün hırka getirmiş. Ancak Cülü’ye donluk gizli verilmiş. Cülü’nün yorumu:
28.04.2012
Öğretmen Vahdettin ŞEN`in yıllar önce yazmış olduğu ölçülü biçili bu şiirini siz ziyaretçilerimizle paylaşmaktan kıvanç duyuyor, kendisini bir kez daha saygıyla anıyoruz! kosektas.net --- Vahdettin Şen – Emekli öğretmen. Yazdığı şiirlere tüm Köşektaşlıların ortak duygularını yansıtır. Bundan başka büyük bir duygu, anlam ve içerik yoğunluğu vardır şiirlerinde. Köşektaş’ı ve insanını arı ve berrak, anlaşılır ve özgün bir dille anlatan amatör bir ozandır.
21.03.2012
Son günlerde sitemizde Çanakkale Savaşları’yla ilgili tartışma yazılarını ilgiyle izliyorum. 18 Mart tarihi yaklaştıkça konunun daha da güncelleşeceğini düşünüyorum. 18 Mart savaşın başlangıcı olarak kabul edilir, öyle bilinir. Oysa İngiliz birlikleri 19 Şubat 1915 tarihinden itibaren Settülbahir ve Kumkale mevkilerini bir ay boyunca bombaladı. Çanakkale Savaşı’nı bir bütün olarak değerlendirecek olursak 19 Şubat’ı başlangıç olarak kabul etmemiz gerekiyor.
17.03.2012
Aliağanın oğlu Mustafa Yılmaz bir zamanlar kahve işlettirdi. İyi çay yapar yapamaz bilinmez ama veresiye hesabını iyi yapardı! Çay fiyatları aynı olmasına karşın on liralık bir borç ödeme zamanı gelince en az yirmi lira olurdu.
15.03.2012


Teyyareler Köye İndi

Unutulmaya yüz tutmuş konuları, berrak bir dille yazıya yansıtarak, Internet ortamında manşetleştiren seçkin öğretmenimiz Hüseyin Seyfi'ye çok teşekkür ederiz!

kosektas.net

Teyyareler Köye İndi
Hüseyin Seyfi


Köyde kiremitli derme çatma üç binadan biri okul, biri sağlık- ebe evi, buna, köylü ‘ebe damı’ diyordu. Diğer kiremitli ev ise askerlik görevini yaparken gözlerini kaybeden Omar Emmi’ye devlet tarafından yaptırılmıştı. Bunlara bir de çinko kubbeli camiyi sayarsak biraz modern görünümlü dört bina. Bu modern görünümlü dört binadan dolayı köye iki uçak indiğine tanık olmuştuk.

Islak bir mart ayında dört kızdan sonra Doyduk Teyze’nin üçüz doğurduğu seneydi. Mahallede yedi sekiz yaşlarında birkaç çocuk bebekleri merak edip, Doyduk Teyze’nin evine bebekleri görmeye gitmiştik.

Bebeklere sevgi ile bakarken dışarda şiddetli bir gürültü işittik. Ara sıra köye gelen motorlu araçların gürültüsüne koşan biz çocuklar, bebekleri beşiklerinde bırakıp dışarı fırladık. Toprak evlerin tepeleri bir anda insanlarla dolmuştu. Gökyüzünde iki uçak alçaktan uçuyor köy üzerinde sanki şov yapıyordu. İnsanlar uçaklara el sallıyor, şapkası olan yetişkin erkekler şapkalarını ellerine almışlar uçakları selamlıyorlardı. Bir iki kişi de bayrak gösteriyordu. Uçaklar gökyüzünde üç beş kilometre kadar uzaklaşıyor, tam ayrılacaklar sanıldığı anda geri dönüyorlar alçaktan köy üzerinde uçuyorlardı. Sonunda bu kadar kalabalığın merakını ve selamlayışını kıramadı uçaklar ve arka arkaya iki kuş gibi harman yerine indiler. O zamana kadar değil uçak, doğru dürüst makinalı araç bile görememiş çocuklar ve köylüler karşıya, harman yerine hücum ettiler. Uçaktan birer pilot inerek köylüleri, köylüler de onları karşıladı.

Çok geçmeden uçakların iniş nedenleri anlaşılmıştı. Köyü Hacıbektaş sanmışlar geçerken Hacıbektaş Veli Türbesini ziyaret etmek istemişlerdi. Ebe evinin iki bayrağı sağlık ocağı, caminin minaresiz kubbesi Hacıbektaş Veli Türbesi görüntüsü vermiş pilotlar köye inmişlerdi. Taşıt olarak sadece at arabalarının kullanıldığı bir zamanda, tüm köylü ilk ve son kez köye inen tayyare görmüşlerdi.

Hüseyin Seyfi


Gerçekte bu bahçe eteğinde çiçeği olan herkese açıktır. Çiçeği bu bahçeye dikmek için; çiçeğin sağlam, sağlıklı ve kaliteli olması, çiçeğin güzel kokması gerekmektedir.

Hem bir bütün olarak hepimizin, hem de ayrı ayrı her birimizin olan bu bahçeyi çiçeklerinizden mahrum etmeyin! kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

İsteyenler, videoyu başlattıktan sonra, ekranın sağ alt köşesinde gözükecek altyazı etkinleştirme  düğmesine bir kez
tıklayarak dil seçenek listesine ulaşabilir ve
Türkçe alt yazıyı etkinleştirebilirler.
kosektas.net