Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam41
Toplam Ziyaret518052
Gazetenin Yararları

Senelerce seni ne hâlden
ne hâle soktuk.

Sineklik yaptık vurduk, perde yaptık gerdik. Açtık masaya serdik, katladık masa ayağının altına koyduk. Origami ile şapka ve oyuncak yaptık. Manav, balıkçı, pazarcı için kese kâğıdına, yemişçi için külaha döndürdük. Kasaba, bakkala manşetli, bulmacalı ambalaj kâğıdı yaptık. Yelpazenle serinledik, hurdanı sattık sebeplendik. Maçlarda minderimiz, kazalarda kefenimiz oldun. Raflarımız seninle kaplandı, taşınırken bardaklarımız sayende kırılmadı. Boya badanada kirden yerleri, mısır kestane yerken de sıcaktan ellerimizi korudun. Yasaklı kitapları da seninle kapladık. Uçaklar, uçurtmalar yaptık uçurduk, patronlar yaptık kumaş biçtik. Top oldun oynadık, ayakkabımız delinince pençe yaptık. Donmuş mazot tanklarımızı seninle açtık. Ayakkabılarımız formunu seninle korudu. İnşaatlarımızın, marangozhanelerimizin, tamirhanelerimizin vazgeçilmez malzemesiydin. Pilavımız seninle güzel demlendi. Yıkanan sebzelerin suyunu, kızartmaların yağını sen aldın. Güvertede, taraçada uçuştuğun, otobüste katlanmadığın için sana kızdık. Camlarımızı tertemiz yaptın, telefon numaralarını, notlarımızı tuttun. Kuponlarınla evlerimizi döşedin, vitrinlerimiz çanak çömlek, ansiklopedi ve kitap doldu. Sayende müzik setlerimiz, televizyonlarımız, kap kaçaklarımız oldu(!) Sobamız, mangalımız, şöminemiz senin aşkınla tutuştu. Sırtımıza VICKS sürülünce üstüne örttük, iyileştik. Baca deliklerini seninle kapadık, kedimizin, kuşumuzun pisliğinden seninle arındık.

Seni yeterince okumamış olmaktan da: - Aman canım okunacak ne var ki(!) dedik, kurtulduk. Velhasıl, okumak için daha az söylesek de her iş için: - Versene ordan bi gaste! dedik. Adını bile doğru söyleyemedik. Bak! Ne hâle geldik.

Kapatıldın açıldın, alındın satıldın. Okunman bazen suç oldu yasaklandın ama zaten pek okunmadın. Seni okumadığımıza kızmadın umarım.

Hoş, seninle bu kadar işimiz varken nasıl okuyabilirdik ki?



Öncel İPEKÇİ, Metin Yazarı,

6 Eylül 2012

Anasayfa



Karadeniz Şahidim
Söz ve müzik
: Umut CESUR

ÇOBAN VEYSEL'İN AKŞAMI

ÖZER AKDEMİR

7 Ekim 2018, Pazar

Çoban Veysel'in Akşamı, Özer AKDEMİR

Çoban Veysel tam karşısında, ince bir pusun içinde mağrurca dikilen başı dumanlı Erciyes Dağı’na baktıkça içlendi. Hep rahmetli dedesine benzetirdi bu heybetli dağı. Yanık buğday tenine yakışan kır sakalları vardı dedesinin. Çoğunlukla güleç olan yüzü her daim efkarlıydı. Kan oturmuş gözleri bilinmez bir uzaklığa dalıp gitmişken sararmış parmaklarının arasında özenle sardığı cigarası tüterdi. Genelde sakin bir adamdı ama bazen öyle bir öfke tufanına kapılırdı ki...

Çobanlığı da, üzüm kesmeyi, bağ budamayı, tırpan sallamayı, kükürt atmayı da hep dedesinden öğrenmişti. Toprağı bol olsun iki yıl önce kalp krizinden ölmüştü. Babasını da daha bebekken kaybetmiş bir yetimdi Veysel. Hem dedesi hem anası ona baba özlemini yaşatmamak için çırpınmışlardı yıllar yılı.

O akşam, İsmail Sivrisi’nin eteğinde köyünü uzaktan gören kıraç bir tepeciğe koyunları çekti. Yayvan eteklerinden zirvesine doğru gittikçe sivrilen, uzaktan piramide benzeyen bir dağdı İsmail Sivrisi. Adı da buradan geliyordu. Bazı günler geceyi bu dağın yamaçlarında geçirmeyi artık adet edinmişti.

Yaz günü tam da ekin biçme zamanı yaklaşmışken, koyunları ekili tarlaların arasından, içlerine girmelerini engelleyecek biçimde eve götürüp getirmek bildiğin zulümdü Veysel için. Bütün gün sürünün peşinden gitmek, sabahleyin gün doğarken koyunları önüne katarak dağa çıkmak ve yine güneş İsmail Sivrisinin sarp kayalıklarından ağır ağır yitip gitmeden önce eve dönmek epey yorucuydu ama sürüyü tarlaların arasından geçirdiği anlardaki kadar hiç gerilmiyordu sinirleri.

Doğru dürüst ne yol vardı köyle dağ arasında ne bir kuru dere yatağı. Silme tarla doluydu köyün güney tarafı. Arpa, buğday, yulaf, mercimek, nohut ekili tarlaların kelilerinden sürüyü ince bir kervan halinde geçirmek, bu sırada hayvanların tarlalara girmesini önlemek zorundaydı. Aksi takdirde muhtarlıktan şimdiye kadar iki kere yediği ceza kağıtlarından birisinin daha eline tutuşturulacağını çok iyi biliyordu.

En iyi otlar dağa çıkan yamaçlardaydı. Bozkırın her türlü otu bulunurdu bu yamaçlarda. Koyunların bayıla bayıla yediği çayır gülleri, mor tomurcuklu karanfiller, sarı sarı uzayıp giden sığır kuyrukları, yavşan otu, gelincikler dağın eteklerinde sere serpe biterlerdi.

Çoban yastıkları da boldu tepelerde. Beyaz, pembe küçük çiçekleri olan top top çoban yastıklarının üzerine kepeneğini atıp, koyunların sakince yayılışını izlemek en keyifli anıydı koca günün. Bu dinlenme zamanlarında tepelerden topladığı üzerliklerden türlü türlü işler çıkarır, süs eşyaları yapardı. Özene bezene uçlarına göz boncukları taktığı nazarlıklar, kapı pencere sineklikleri ya da atların, katırların gözlerinin önüne, alnına takılan süslemeleri herkes beğenir, bazen iyi de para verirlerdi Veysel’e.

Gün İsmail Sivrisi’nin doruğunu aşıp, ötelere devrildiğinde sürüyü eski çobanların yaptığı derme çatma bir ağılın içine aldı. Dört bir yanı uzun ince ağaç dalları, çuval parçaları, hasır ve sazlardan örülü, çeyrek evlek kadar bir yerdi ağıl. Tam ortasında kocaman bir kaya tuzu vardı.

Eşeğin semerini çözdü. Ağıla gidip, heybenin gözünden aldığı küçük helkenin içine süt sağdı. Kendinden önceki çobanların yıllardır kullandığı, isten kararmış iri düzgün taşlarla yapılmış ocağa topladığı tezekleri, kuru çalı çırpıları, nereden geldiğini bilemediği ağaç dallarını doldurup tutuşturdu. En yakın ağacın belki de bir kilometre ötedeki iğde çalısı olduğu bir yerde önüne çıkan bu eski, kabukları soyulmuş, renkleri beyaza çalmış, insan iskeletlerine benzeyen ağaç dallarına şaşırır kalırdı hep. Bunları yanına alır, eşeğinin terkisindeki heybeye atardı. Çok iyi yanardı bu ağaçlar.

Birinde de bir deniz kabuğu fosili bulmuştu. Denizden bin metre yüksekte bulduğu taşlaşmış ama boğum boğum katmanları belli olan bu fosili cebinde taşır, arada çıkarıp bakarak kendisini deniz kenarında, ya da dalgalar arasında yol alan bir gemide hayal ederdi.

Ocağın üzerinde sütü kaynattı. İçine peynir, yeşil soğan, taze nane ve domates koyduğu yufkayı dürüm yaptı. Dürümü ocağa yerleştirdiği ince yassı taşta kızarttı. Yufkanın içindeki peynirin eriyerek pişen domatese karışıp, soğanın ve taze nanenin kokularıyla birleşmesinden oluşan tadı çok severdi. Yanında tuzlayıp yiyeceği ekşi hardal otu da varsa tam bir ziyafet olurdu yemek Veysel için.

Yemeğin ardından kepeneğini semere yaslayıp közde demlediği dağ çayını keyifle yudumlarken önünde uzanan ovada görünen köyünün ışıklarına baktı. Güneş battıktan sonra başlayan akşam yeli serin serin esiyordu. Ovada tek tük başka ışıklar da vardı. Belki çoban ateşleri belki tarlalara girmiş biçerdöver ışıklarıydı bunlar. Köyü ile ova arasında Ankara asfaltından geçen araçların farları da bir görünüp bir kayboluyordu.

Sol yanında kalan epey uzak tepelerde aynı anda yanıp sönen kırmızı ışıklar rüzgar direklerinin ışıklarıydı. Bu direklerin dibindeki köyden bir de arkadaşı vardı Veysel’in. İlçedeki tek ortaokulda aynı sınıfta okumuşlardı Cengiz’le. O da kendisi gibi liseye devam etmedi, edemedi belki de. Çoban oldu Veysel gibi, koyunların ardı sıra gün gece bozkırı adımlayıp durdu.

Önceleri çok sevimli bulurdu bu direkleri Veysel. Cengiz, “Rüzgar direklerinin uzaktan sevimli görünmesine aldanma” demişti birisinde. “Onu gel bir de bizim köyden gör. Tepende gece gündüz homurdanıp duran bu devler, hiç susmazlar. Koyunlar bile yanına yaklaşmıyor, altlarından geçmiyorlar. Sadece köyün köpekleri çevrelerinde dolanır hep. Etraflarından kuş ölüleri toplayıp yerler.”

Onlarca kırmızı ışığın parladığı tepeye yanını döndü Veysel. Neyse ki kendi dağlarına, tepelerine gelmemişti bu devler daha. Hiç gelmesinler diye de dua ederdi Cengiz’in anlattıkları aklına düştükçe.

Göğe baktı. Gökyüzünde binlerce yıldız zifiri karanlık boşluğun içerisinden göz kırpıyor, bazıları bir anda, ardında ateşten bir kuyruk bırakarak hızla kayıp yok oluyordu. Bu yıldızların arasında sürekli hep aynı yöne doğru yavaşça hareket eden uyduları bulur, gözden yitene kadar takip ederdi. Uyku da tam o zamanda, uyduyu izlerken gelir çöreklendi göz kapaklarına.

Veysel çay içtiği metal bardağı yanına bıraktı. Akşam yeline karşı kepeneğine sokuldu. Ellerini göğsünde birleştirip dudaklarını çocuk gibi sündüre sündüre yavaşça uykuya teslim oldu.

Uyandığında eteğinde gecelediği İsmail Sivrisi’nin mavi dumanı henüz dağılmamıştı. Daha doğmamış olan güneş hiç acele etmeden karşıda görünen Erciyes’in beyaz doruğunu turkuaza boyuyordu. Bu arada dağın tepesinde dolanan bulutlar da pembe pamuk şekerleri haline gelmişlerdi. Erciyes, gün  erdiğinde beyaz sakalları döşüne inen bir dede gibi ovanın orta yerine bağdaş kurup oturacaktı.

Çiğ düşmüş mine çiçeklerinin arasından çıkardığı testideki suyla elini yüzünü yudu. Islak ellerini ensesinde, saçlarının arasında, çıplak kollarında gezdirdi. Uykusu açılınca ocağa kuru ot gövdeleri, çer, çöp, tezek koyarak tutuşturdu. Akşamdan kalan sütü ısıtıp, çökelekli dürümüne katık etti. Koyunlar ağılda birbirlerine sokulmuşlar hâlâ sakin sakin uyuyorlardı.

Köpeği Garip’i aradı gözleri. Evde bıraktığı, yanına almadığı neden sonra geldi aklına. Köyün diğer köpekleri ile boğuşmuş, ayağından ciddi biçimde ısırılmıştı. Çok fena topallayan köpeği dinlensin diye o gün evde bırakmıştı.

Kahvaltısını acele etmeden yapıp kalktı Veysel. Uzun uzun gerindi. Bütün kasları dirildi, kemikleri kütürdedi. Önce ateşin üzerine toprak atıp söndürdü. Az ötede, örklediği yerde miskince yayılan eşeğine semeri vurup, kap kacağını heybelere doldurdu. Ağıla doğru yürürken önünde bir öbek halinde boy atmış hayıtları okşadı. Elini burnuna götürüp hayıtın baygın kokusunu içine çekti.

Yonca çiçeklerine basarak açtı ağılın kapısını. Çiçekler hemen sonra yeniden göğe diktiler başlarını. Acıkmış, susamış koyunlar birbirini iterek ağıldan çıkıp, tepenin eteklerinde, iki arkı lezzetli soğuk sularla dolu kır çeşmesine aşağı alıp yatırdılar.

Veysel, boyunlarındaki çan sesleri ve ayak tıpırtıları birbirine karışan koyunların meleyerek koşturmalarına mutlu gözlerle baktı. İçi huzur doluydu. Eşeğinin sırtına binerek onların ardından seğirtti. Diline ıslıkla çaldığı bir türkü gelip konmuştu.


Özer AKDEMİR

Çoban Veysel'in Akşamı

 






HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası
  
 

Ağ: www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 11 Ekim 2018

Soluk soluğa girdi muayenehaneye ve “Kocam ölüyor, yetişin doktor bey,” dedi; felfecir okuyan gözleriyle. Kısa bir soruşturmadan sonra, kocasını arı soktuğunu, arı zehrine karşı alerjisi olduğunu öğrendim; acil çantamı alarak ve Park Taksi durağından bir taksiye binerek, Dikili’nin İsmet paşa Mahallesinin yukarı kısımlarına doğru çıkmaya başladık. Hem hastaya nasıl bir tedavi uygulamam gerektiğini düşünüyor, hem de arabanın geçtiği sokağa bakıyordum.
27.01.2016
20. yüzyılın başta gelen bilim felsefecisi Karl Popper 1973 yılında Cambridge Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta "anlamlılığın anlamı nedir?" (what is the meaning of "meaning"?) sorusunu irdelemekteydi. Popper, insanı insan yapan, adına “dil” dediğimiz çok yönlü ve karmaşık mekanizmanın niteliğini ve günlük yaşamdaki işlevliliğini, kendi bünyesindeki dilbilgisi, sesbilgisi, sözdizimi, anlamlılık (semantik) yapılarıyla, somut ve şeffaf matematik - fizik işlemleri gibi, bir yandan saat gibi tık tık çalışan düzenli bir sisteme, öte yandan, algılanması güç soyut ve bulanık kara bulutlara benzetiyordu. Başlığı “Dil, bir saat ve karabulutdur” şeklinde olan konferansını, “Tüm fizik ve matematikçiler dilbilimci olma özlemindedir. Her dilbilimci de fizikçi veya matematikçi olma özlemindedir” (!) sözüyle konuşmasını bitiriyordu.
23.02.2013
Geçen hafta, 31 Mart 2012 Cumartesi günü, Brüksel’de, Köşektaşlı Muhterem Fidan ile Bayram Fidan’ın kızı Nurdan’ın düğünündeydik. Avrupa‘nın dört bir yanından kalkıp düğüne gelmiş Köşektaşlılarla sohbet ederken, Yusuf Şeref, salonun giriş kapısını işaret ederek, „Bakın, bakın kim geliyor? dedi. Hepimiz birden başımızı o yöne çevirdik, ancak şaşırmadık. Şaşırmadık, çünkü gelen Oğuz Akdemir’di ve orada bulunan herkes biliyordu ki, her kim, her ne zaman, Avrupa'nın her neresinde olursa olsun, Oğuz Akdemir‘le karşılaşabilirdi.
06.04.2012
Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesine çok büyük emeği geçen dilbilimci yazar Emin Özdemir'in "Anlatım Sanatı" kitabı Bilgi Yayınları'ndan Mart 2012'de çıktı. Anlatımda yaratıcı olamayan diyalogda başarılı olamayacağı gerçeği bilindiğinden kitabın herkes için yazıldığı daha başlığından anlaşılıyor. Kitap, Türkçeyi doğru, güzel ve etkili bir biçimde konuşmak, yazmak isteyen herkes ve öncelikle Türkçeyi kullanma yetilerini geliştirmek isteyen yerli yabancı tüm öğrenciler ve öğretmenler için önemli bir başvuru kaynağı olma amacını taşıyor.
21.03.2012
Günlerden 14 Mayıs 2011 Cumartesi. Pırıl pırıl ve masmavi bir gökyüzü. Her şeyiyle çok iyi tertip edilmiş bir tur. Manzara kelimelerle tarif edilemeyecek bir muhteşemlikte. İnsan etraftaki güzelliği seyredeyim derken, yüyüyüş istikamatini gösteren işaretleri takip edemiyor. Yürüme müptelası birisi için kolay ele geçmez bir fırsat. Parkur 42 km uzunluğunda ve oldukça sert. İdmanllı olmayan birisinin bu parkuru yürümesi imkansız. Aslında genç ve kondisyonlu insanların yürüyebileceği bir parkur ama yetmişini aşmış insan sayısı da oldukça fazla.
14.03.2012


Köşektaş Hikayeleri


YARENLER

Köşektaş'ta Altına Bakmadık
Taş Bırakmadık
-
Aliağa Hikayeleri

Celalettin ÖLGÜN

Gerek Köşektaş’ta gerekse çevre köylerde görülmeyen nargile içme alışkanlığı Aliağa ile başlayıp Aliağa’yla da bitmiştir. Aliağa, özel nargile tütünü (tönbeki) bulabilir miydi, yoksa kağıtlara sarılan tatlısert tekel tütünü mü sarardı bilinmez, bir taraftan nargilesini tüttürür, bir taraftan da odasında, özellikle de kış günleri, komşuları ve sevenleriyle birlikte söyleşiler yapar, kubuz atarmış. Bu odalarda yolda kalmış yolcular, konuklar ağırlanır, sohbetler edilir, görapa alınırmış.

Kıştan çıkılıp havaların ısındığı bir gün, Aliağa, odasının önüne minderini serer, nargilesini yakar ve fokurdatmaya başlar. Eğitmen Yahya’nın üç kızdan sonra doğan, el bebek gül bebek edayla, nazla büyütülen beş altı yaşlarındaki oğlu Osman ile yaşıtı Rıza’nın Lütfullah, Aliağa’nın içtiği o fokurdakla ilgilenmeye başlarlar. Ucun kıyın yanaşırlar bilmedikleri bu uzun saplı fokurdağa. Aliağa onlarla hem ilgilenir, hem şakalaşır hem de arada bir nargileden çektirir. Üç beş çekmeden sonra Osman da Lütfullah da sersemleyip düşerler. Biraz sonra Eğitmen Yahya, oğlu Osman’ı suyla, ayranla ayıltır ve götürüp yatırır. Lütfullah da kusarak kendine gelir ama Aliağa’yı bir korku sarar. Bu korku da, onu sürekli söyletip işleten komşusu Sülü’nün de payı vardır. Sülü sürekli Aliağa’ya suçunun büyüklüğünü hatırlatmakta, Sabriye gelirse şöyle yap, böyle yalan söyle, diyerek onu telaşlandırmaktaymış. Aliağa da gelip gidenlere: “Şimdi Sabriye gelir de, edeceğini ettin, Osmanımı öldürdün!” derse ben ne yaparım! Jandarmalar gelip kolumu bağlar da, “Aliağa yarenlik ettiğin arkadaşların  bunlar mıydı?” diye sorarsa,  ben ne cevap veririm, diye söylenirmiş.

Aliağa: Ali Yılmaz.
Tatlısert tekel tütünü: Tekelin Bitlis tütününden elde ederek piyasaya sürdüğü sarmalık sigara tütünü.
Tönbeki: Aromasız, sert içimli, hakiki nargile.
Eğitmen Yahya: Yahya Doğan.
Rıza: Rıza Özdoğan.
Kubuz atma: Boş konuşma, dereden tepeden söyleşi.
Görapa alma: Hoş karşılama, iyi ağırlama.
Sabriye: Sabriye Doğan.
Sülü: Süleyman Çelebi.
Yarenlik
: Arkadaşlık, dostluk, ahbaplık.

Ekleme Tarihleri:
2006-04-16, 21:32:30
2012-01-28, 23:03:26
2018-10-11, 20:48:51