Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam20
Toplam Ziyaret635587
Refah ve Özgürlük

Yeterli beslenmeyi, barınmayı, nitelikli eğitimi imkânsız kılan, borç ve faturaları ödeyememe korkusuyla insanın aklını başından alan gelir adaletsizliği ve yoksulluğun, sağlığı, mutluluğu mahvettiğine dair araştırmaların sayısı giderek artıyor.

Yoksulluk beraberinde, artan hastalanma, sakat kalma ve erken ölüm riskini getirirken, kaliteli tedavilerden yararlanma şansını azaltıyor.

Yoksullukla birlikte eğitim düzeyi düşüyor, şiddet düzeyi yükseliyor.

Çocuklar için yoksulluğun uzun vadeli zihinsel sağlık etkileri daha da endişe verici.
Ailelerinin yoksulluk nedeniyle yaşadığı yoğun stres ve travmaya maruz kalmaları, çocukların beyin gelişimini, hatta genlerini kalıcı olarak etkileyen zararlı stres hormonlarını tetikliyor.
Yalnızca fiziksel gelişimlerini değil, zekâ ve öğrenme kapasitelerini de sınırlandırıyor.
Çocuk gelişimine verdiği zarar o denli büyük ki, artık yoksulluğun erken dönem etkileri bir çocukluk hastalığı olarak tanımlanıyor.

Applied Research in Quality of Life’ dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, ekonomik ve siyasi özgürlükle mutluluk arasında güçlü bağlar var.

Araştırıcılar özgürlüğü, ‘seçme imkânı’, mutluluğu ise ‘yaşamın öznel keyfi’ olarak tanımlıyor ve şöyle diyorlar:
“Siyasi özgürlük arayışının nedenlerinden biri, özgürleşmenin daha fazla sayıda insanın mutluluğuna katkıda bulunacağı inancıdır. Bu inancın arkasındaki teori ise yaşamımızı istediğimiz biçimde yönlendirdiğimizde, daha doyurucu yaşamanın mümkün olmasıdır.”

Bu saptamalara katılmamak mümkün mü!

Mutluluk, ekonomik ve siyasi özgürlükten beslenir; sağlığımızın düzeyini belirler...

Yoksulluk yalnızca parasızlık değil, kişinin insan olarak kendi potansiyelini gerçekleştirme imkânına da sahip olmaması demektir.

Ve insanların büyük çoğunluğu, yeterli kaynaklara sahip olup özgür seçimler yapabildikleri sürece, kendi mutluluklarını tasarlama yeteneğine sahiptirler.

Dr. Şafak Nakajima

Türk Toplumu Nasıl Tutucu?

Türk Toplumu Nasıl Tutucu?
Doğan Kuban



Vitrinde gördükleri her şeye sahip olmak, televizyon karşısında saatler geçirmek, otomobil kuyruklarında sıraya girmek de çağdaş olmakla eşit değildir. Ama tutuculuk da değildir. Amerika tutucu bir toplum. Fakat çağdaş olan her şeyin neredeyse yaratıldığı ülke.

Bizde korunmak istenenler sadece dini vecibeler, oruç, bayram, cenaze ve namazla sınırlıdır. Gerçi her namaz kılan tutucu değildir. Annem özellikle yaşlandığı zaman beş vakit namazını kılardı. Ama bütün düşünce ve davranışlarıyla çağdaş bir insandı. Bizde geleneklere sahip çıkmak bir iki törensel gösteriye dönüşmüştür.

Toplum tarihten gelen bütün konut geleneğini apartmana feda ettiyse, tarlalarını bırakıp kentlere dolduysa geleneğe sahip çıkmanın başka bir anlamı olmalı. İngiltere’ de neredeyse yeni bina görmediğiniz küçük kentler var. Bizde apartmansız köy bile kalmadı. Bu davranışı hangi nedene bağlarsanız bağlayın, tümüyle arkada bıraktığınızı yadsıyamazsınız. Bir Avrupalı bu bağlamda Türk’ten daha tutucudur. Fakat çağdaş bir kimliği olduğunu yadsıyamazsınız. Bizimkinin adı tutuculuk değil, cehaletle birleşen yozlaşmadır.

Yeni dünyanın her şeyini isteyip ben geleneğime bağlıyım demek yalandır. Bunda, öbür dünyayı yeğlemesi gereken bir Müslüman davranışı da yok. İnsan yeni marka peşinde koşarken, istese de tutucu olamaz. Tüketime bu denli gömülmüş bu cahil toplum tutucu değil. Yaşamı bir taklit kültürü üzerine oturtmuşuz. Kullandığımız araçları doğuran kültür bizim değil. Halk, TV ya da telefon istiyor ama onların nasıl çalıştığını merak etmiyor. Yerli de pek yapamıyor. ‘Marka’ sözcüğü çok moda. İkisi de ithal sözcük.

Dinin temel koşullarını yerine getirmek tutucu olmayı gerektirmiyor. Bu günlerde ‘riyazet’ten söz edildiğini hiç işittiniz mi? Peygamberin davranışlarının kendine örnek alan kimse biliyor musunuz? Ölümünde kalan malını fakir fukaraya dağıtan adam kaldı mı?

GELENEKSELDEN GERİDE KALAN

Kırsal alandan kentlere dolan ve Türkiye’nin iktidarını, eski kent kökenli bürokratlardan devralan Türk toplumunun çoğunluğu yeni bir oyuncak gördüğü zaman elindekini hemen bırakan çocuklara benziyor. Alışveriş merkezlerinde çağdaş giysili ya da tutucu denilen kadınları vitrinler karşısında biraz seyredin. Elbise, ayakkabı, otomobil, telefon kuyruklarında bekleyenlere bakın. Bu toplumun yüzyıllar süren bir kıtlıktan çıktığı açık. Çocukluğumun, gençliğim Türkiyesi yok. Toplumun yüzde 70’i kentlerde oturuyor. Müslümanlık bir temel kimliktir. Ama otomobili ile ailece Bodrum’a tatile giden bir aile geleneksel bir aile değildir.

Eski gecekondu ve yeni çirkin apartman toplumu, bildiğimden bu yana köyde de kentte de Müslümandı. Dinlerine sadık kalan halkın geçmişlerinden kalan neleri sakladığını incelemek gerek. Geleneksel kültürümüzden geriye ne kaldı?

Tarlalarını bırakıp kente indikleri için artık Türkiye bir tarım toplumu olmaktan çıktı. Gençler köylerdeki boş topraklara dönmek istemiyor. Türkiye’nin tarımı halkını beslemiyor. Peki tarım toplumu olmaktan çıkıp bir sanayi toplumu mu olduk? Şimdi turizm bile bir sanayi olduğu için böyle bir sıfat hoşa gidebilir. Kuşkusuz sanayimiz gelişiyor. Fakat içeriğini düşünmeden ‘sanayi toplumuyuz’ demek biraz abartma olur. Belki ithal sanayisi toplumu diyebiliriz.

Burada bir soru daha var: Her ülkenin sanayi toplumu olma parametreleri farklı mıdır? Türkiye’ye göre çok daha kalabalık, daha fakir ve geleneksel kültürü olağanüstü zengin Çin gibi bir ülke sanayileşirken geleneklerinden hangisini korudu?

ÇİN VE TÜRKİYE

Bu bağlamda Le Monde Diplomatique’in yayımladığı ‘Maniere de Voir’ Sayı 123, sayısında ‘Chine, Etat Critique’ adlı makaleden öğreniyoruz kiÇin’deki hızlı kentleşmenin topluma getirdiği hastalıklar bizimkinden farklı değil: zoraki istimlak ve büyük spekülasyon, geleneksel ‘habitat’ın yok edilmesi, insan varlığına boş veren yapılaşma nedeniyle bilinen tarihi ve insani röperlerin ve eski değerlerin yok oluşu, geleneklerin sulandırılması, toplumun katılaşması, yani insan ilişkilerinin kuruması ve biçimselleşmesi, tüketici toplumun yoğunlaşması.

Bunlar bizdeki hastalıkların aynısı. Fakat buna karşın bizde olmayan ve bu değişimleri yani yozlaşmayı, dengeleyen yeni gelişmeler var orada. Çin’de akıl almaz bir öğretim gelişmesi var. Bizimle karşılaştırılması olanaksız uzman yetiştiriliyor. Sanayi üretimi Amerika’yı geçmiş. Ve bunu bizim insan başına yıllık gelirimizin yarısı kadar bir gelirle yapıyor. Buna dünyadaki musiki ve resim eğitimini nerede eşitleyen sayılarla yapıyor. Olimpiyatlardaki başarılarını herkes biliyor.

Daha ilginç bir olgu daha var: Çin’de Türkiye nüfusunun üç katı, yani 200 milyonu geçen bir orta sınıf yetişmiş.

ÇEK ÇEK İLE 15 GÜNDE TRABZONA

Temel yaşamsal kategorilerde geçmiş yaşamımızdan neler kaldığını daha ciddi irdelemek gerek. Ben Cumhuriyetin başında annemin Trabzon’dan Erzurum’a, çek çek arabasıyla on beş günde gittiğini biliyorum. Türkiye’nin iktidara 600 yıl hiçbir şekilde katılmamış halkı okuma yazmasız, sultan kullarından oluşuyordu.

Bu halkın nesi vardı? Yerel teknikle yapılmış, ilginç özellikler gösteren evleri vardı; Mescitleri, cemevleri vardı. Kendi gereksinmesini karşılayan dokuması, kilimi, küçük kentlerin deri, dövme demir, marangoz işçiliği vardı. Batı Anadolu dışında kara sapanlı gelişmemiş bir tarımı vardı. Büyük kentlerde birkaç medrese ve bir han ve çarşı olurdu. İstanbul dışında birkaç büyük kentte daha gelişmiş, zenaatkârlık düzeyinde bir mimari ve diğer zenaatler. Bayramlar, düğün törenleri, âşık edebiyatı. Kültürel varlığın özeti bu.

Bugün iktidarda olan kırsal halkın Cumhuriyet başındaki kültürü bu sınırlar içinde tanımlanabilir. Bugün yüzde 70’i kentlerde yaşayan halkın günlük yaşamına girmiş yaşam araçlarının ve kentlerdeki fiziksel ortamın Anadolu’nun geçmişi ile ilgisi yok. O ilişkiyi saptamaya çalışanlar da kent kökenli okumuşlar.

EĞİTİM SİSTEMİ ÇÖZÜLÜYOR

Bizim az okumuş, az düşünen insanlarımız bir şey daha öğrenemedi. Bir ülkenin kültürel birikimini inceleyen, irdeleyen, yaşatan ve yenileyen ve o birikimi topluma hediye edenler köylülerden, bürokrat ve politikacılardan çıkmaz. İyi yetişmiş, dünyadan haberli aydınlardan çıkar.

Eğer geleneklerimizi değerlendirmek istiyorsanız işletmeciler yerine, antropologlar, folklor araştırmacıları, kültür tarihçileri yetiştirin. Bunu yapana kadar gelenek camiye namaza gitmekle kısıtlı kalır. Dinsel kültürün çağdaş atılım yapması olanaksızdır. O zaman Hıristiyanın ya da Çinlinin müşterisi olmaya razı olmak gerek. Bu bağımlılığın günümüzde adı ekonomik bağımlılık. Yani çağdaş sömürge olmaktan farkı yoktur.

Çağdaş dünyada gelişmenin öğretim temeli üzerine kurulduğu açık. Bizde öğretimi çığrından çıkaran üç faktör var: a) Sayısal baskı b) bilimsel konuların gereken ilgiye kavuşamaması c) Devlet öğretimine paralel dershane sistemi. Bugün buna bir yenisi eklendi. Hem de ilk ve orta öğretimde.

Kanımca bunun içeriğini tartışmadan önce neredeyse bir yüzyıllık bir sistemin akşamdan sabaha değişmesi gibi, dünyanın hiçbir yerinde gerçekleşemeyecek, bir operasyondan söz ettiğimizi unutmayalım. Bu yaşta öğrencilere öğretim yapacak öğretmen de yok. Bu kargaşa bütün öğretim sisteminin çözülmesidir. Ve teknoloji çağının gerektirdiği insanın yetiştirilmesini olanaksız kılacaktır.

Şu sırada Türkiye’de bir küçük çocuğun hangi konuları işleyerek bir kimyager ya da biyolog olacağını bilen ya da düşünen biri var mı acaba?

Bizimkinin adı tutuculuk değil, cehaletle birleşen yozlaşmadır... Çin’de akıl almaz bir öğretim gelişmesi var. Bizimle karşılaştırılması olanaksız uzman yetiştiriliyor. Dinsel kültürün çağdaş atılım yapması olanaksızdır... Çağdaş dünyada gelişmenin öğretim temeli üzerine kurulduğu açık. Eğitimdeki yeni kargaşa bütün öğretim sisteminin çözülmesidir... Ve bu, teknoloji çağının gerektirdiği insanın yetiştirilmesini olanaksız kılacaktır.



 

  
677 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Şiir Tanıtım Köşesi

İyi Bir Yurttaş Aranıyor
Ataol Behramoğlu

Şiir çalışmalarım arasında “İyi Bir Yurttaş Aranıyor”un özel bir yeri vardır. Ismarlamayla yazılmış bir şiirler toplamıdır… 1980 darbesinin sonrasındaki ilk aylardan birinde bir gün bir karşılaşmamızda Deniz Türkali, “Benim için bir siyasi kabare metni yazsana..” dedi. İstediğinin  ne olduğunu tam olarak anlamamış da olsam bir esinle oturup “İyi Bir Yurttaş Aranıyor” adı alında topladığım şiirleri yazdım… Şiirler ortak arkadaşımız Maksut Göksu tarafından bestelendi. Sahneye koyucumuz Rutkay Aziz usta bir iskambil oyuncusunun kartları karıştırması gibi benim sıralamamı el çabukluğuyla değiştirdi. Sahne düzenlemesini Vecdi Sayar gerçekleştirdi. Cem İdiz ve dört kişilik orkestrası eşliğinde Deniz Türkali 23 Mart 1981’de Ankara Sanat Tiyatrosu sahnesinde unutulmaz bir tek kişilik performans sergiledi… Örneğin, hepsi şarkı olmuş şiirlerden “Avrupa’ya Aşk Türküsü”nün  “Avrupa anla bizi, sev bizi Avrupa” dizelerini, ironik yakarışlarla, yerlerde sürünürek yorumlaması, şu andaymışçasına göz ve kulak belleğimdedir… Oyun defalarca sahnelendi. Sonra İstanbul’a turneye de geldi. Sonraki zamanlarda genellikle amatör topluluklarca da yorumlandı. Metni oluşturan 18 şiir ise, önce oyun öncesinde minik bir kitapçık olarak yayımlandı. Sonra yeni basımlar yaptı. En sonunda da Toplu Şiirler’imin üçüncü kitabı olan “Kızıma Mektuplar”da yerini buldu… Dinletilerimde bu şiirler toplamından bazılarını arada bir, kimilerini sıklıkla okurum... “İyi Bir Yurttaş Aranıyor” bir baskı döneminin ürünüdür… Eh, pek de farklı bir dönemde olmadığımız için, şiirlerden bazılarını, yerim ancak yeteceği için şimdilik birkaç tanesini bu yazıda sizlerle paylaşmak istedim… Ben yaştakilerin biraz o günleri anımsayarak “nostalji” yapması, daha gençlerin belki bir karşılaştırma yapabilmesi için…

***

BİR ÜLKE NEDİR?

Bir ülke nedir diye sordum
Düş kuranın birine
Ülke düşlerdir dedi
Gerisinden bana ne!(…)

Bir ülke nedir diye sordum
Kırda açan çiçeğe
Ülke kokumdur dedi
Gerisinden bana ne!(…)

Bir ülke nedir diye sordum
Gökte uçan şahine
Ülke avımdır dedi
Gerisinden bana ne!(…) 

Bir ülke nedir diye sordum

Cebi dolu birine
Ülke paramdır dedi
Gerisinden bana ne!(…)

Bir ülke nedir diye sordum
Cebi delik birine
Şöyle bir süzdü beni
Dedi ki git işine!(…) 

Ataol BEHRAMOĞLU