Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam52
Toplam Ziyaret598378
Refah ve Özgürlük

Yeterli beslenmeyi, barınmayı, nitelikli eğitimi imkânsız kılan, borç ve faturaları ödeyememe korkusuyla insanın aklını başından alan gelir adaletsizliği ve yoksulluğun, sağlığı, mutluluğu mahvettiğine dair araştırmaların sayısı giderek artıyor.

Yoksulluk beraberinde, artan hastalanma, sakat kalma ve erken ölüm riskini getirirken, kaliteli tedavilerden yararlanma şansını azaltıyor.

Yoksullukla birlikte eğitim düzeyi düşüyor, şiddet düzeyi yükseliyor.

Çocuklar için yoksulluğun uzun vadeli zihinsel sağlık etkileri daha da endişe verici.
Ailelerinin yoksulluk nedeniyle yaşadığı yoğun stres ve travmaya maruz kalmaları, çocukların beyin gelişimini, hatta genlerini kalıcı olarak etkileyen zararlı stres hormonlarını tetikliyor.
Yalnızca fiziksel gelişimlerini değil, zekâ ve öğrenme kapasitelerini de sınırlandırıyor.
Çocuk gelişimine verdiği zarar o denli büyük ki, artık yoksulluğun erken dönem etkileri bir çocukluk hastalığı olarak tanımlanıyor.

Applied Research in Quality of Life’ dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, ekonomik ve siyasi özgürlükle mutluluk arasında güçlü bağlar var.

Araştırıcılar özgürlüğü, ‘seçme imkânı’, mutluluğu ise ‘yaşamın öznel keyfi’ olarak tanımlıyor ve şöyle diyorlar:
“Siyasi özgürlük arayışının nedenlerinden biri, özgürleşmenin daha fazla sayıda insanın mutluluğuna katkıda bulunacağı inancıdır. Bu inancın arkasındaki teori ise yaşamımızı istediğimiz biçimde yönlendirdiğimizde, daha doyurucu yaşamanın mümkün olmasıdır.”

Bu saptamalara katılmamak mümkün mü!

Mutluluk, ekonomik ve siyasi özgürlükten beslenir; sağlığımızın düzeyini belirler...

Yoksulluk yalnızca parasızlık değil, kişinin insan olarak kendi potansiyelini gerçekleştirme imkânına da sahip olmaması demektir.

Ve insanların büyük çoğunluğu, yeterli kaynaklara sahip olup özgür seçimler yapabildikleri sürece, kendi mutluluklarını tasarlama yeteneğine sahiptirler.

Dr. Şafak Nakajima

Türkiye'de bilim anlayışı ve dilbilim

Popper, insanı insan yapan, adına “dil” dediğimiz çok yönlü ve karmaşık mekanizmanın niteliğini ve günlük yaşamdaki işlevliliğini, kendi bünyesindeki dilbilgisi, sesbilgisi, sözdizimi, anlamlılık (semantik) yapılarıyla, somut ve şeffaf matematik - fizik işlemleri gibi, bir yandan saat gibi tık tık çalışan düzenli bir sisteme, öte yandan, algılanması güç soyut ve bulanık kara bulutlara benzetiyordu. Başlığı “Dil, bir saat ve karabulutdur” şeklinde olan konferansını, “Tüm fizik ve matematikçiler dilbilimci olma özlemindedir. Her dilbilimci de fizikçi veya matematikçi olma özlemindedir” (!) sözüyle konuşmasını bitiriyordu.

Evrensel bilim, “karabulutları” asırlardır anlamaya ve açıklamaya çalışıyor. Günümüzde, Sylviane Herpin, insanın yazılı-sözlü iletişiminde oluşan kara bulutların dokuz renk tonu arasındaki farklılıkları

1. Düşündüğünüz,

2. Söylemek istediğiniz,

3. Söylediğinizi sandığınız,

4. Söylediğiniz,

5. Karşınızdakinin duymak istediği,

6. Duyduğu,

7. Anlamak istediği,

8. Anladığını sandığı,

9. Anladığı,

şeklinde belirleyerek, yanlış anlamak ve anlaşılmak için en azından dokuz ihtimal bulunduğunu ileri sürüyor.

Yazılı-sözlü iletişimin bünyesinde böylesine tuzakları barındırması, bir yandan dilbilimin ne kadar önemli bir bilim alanı olduğunu ortaya koyuyor, öte yandan ülkemizde dilbilimin bir bilim alanı olarak zaman içinde nasıl algılandığının, diğer bilim alanları arasında bilim anlayışımız çerçevesinde hangi konuma yerleştirildiğinin enine boyuna irdelenmesini zorunlu kılıyor.

Geçmişe bakarsak, 1966 yılına ait Türk Dili Araştırmaları Yıllığı’nda Amerikalı dilbilimci Robert B. Lees’in (“Turkish Harmony and the Phonological Description of Assimilation”) adı altında İngilizce olarak yayımlanan bir makalesinin önsözünde derginin yazı kurulu tarafından bu makaleyi Türkçeye çevirip yayımlayamadıklarından ötürü okuyuculardan özür dileyen şöyle bir yorum yapılmaktadır:

“Bu yazının sahibi Prof. Robert Lees, 1961 yılında Amerika’daki Indiana Üniversitesi’nin Ural ve Altay Dilleri yayın serisinde “The Phonology of Modern Standard Turkish” (Çağdaş Türk Dili Sesbilimi) adlı 76 sayfalık bir kitap yayınlamıştır. Bu defa da bize, ricamız üzerine “Turkish Harmony and the Phonological Description of Assimilation” başlığını taşıyan değerli bir yazı göndermiştir. Yepyeni bir dilbilim dalı olan fonolojinin terimleri bizde henüz işlenmemiş olduğu için, yıllığımıza bunun Türkçeye çevirisini koyamadık, ancak İngilizce aslı ile yetinmek zorunda kaldık. Bundan ötürü İngilizce bilmeyen okurlarımızdan özür dileriz.” (s. 279-297)

Böylesine talihsiz bir önsöz, Cumhuriyet ile birlikte dil çalışmalarının yoğunlaşmasına ve hatta Dil Devrimi’nin gerçekleşmesine rağmen, o yıllardan itibaren makalenin yayımlanmış olduğu 1966 yılına kadar ülkemizde dilbilimin bir bilim alanı olarak yeterince tanınmadığını ve “bilim” anlayışımızda, özellikle sosyal ve beşeri bilimler alanında, daha da önemlisi Türk dili ve kültürü incelemelerinde, gereğince uygulama alanını bulamadığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Şöyle ki :

Her şeyden önce, fonoloji (sesbilim), dilbilimin yepyeni bir dalı değildir. İnsan dilinin yazı ile ifade edilmesinden itibaren dilin “ses düzeni” ile ilgilenen bu bilim alanındaki ilk adımların ta eski Hindistan’da M.Ö 460-520 yıllarında yaşamış Sanskrit dil uzmanı Panini’nin Sanskritçe Fonolojisi adlı eseriyle atıldığı söylenir. Sesbilimin asırlar boyunca gelişme gösterdiği de bilinir. 19. yüzyılda Polonyalı Baudouin de Courtenay, İsviçreli Ferdinand de Saussure gibi dilbilimcilerin çalışmalarıyla sesbilim “Genel ve Kuramsal Dilbilim”in vazgeçilmez bir dalı haline gelmiştir. 20. yüzyılda Prag Ekolü’nün öncülerinden Nikolai Trubetzkoy’un 1939’da yayımlanan Principles of Phonology (Fonolojinin Temel İlkeleri) adlı ünlü eseri ile ve yine bu ekolün önemli dilbilimcisi Roman Jacobson’ın araştırmaları ile birlikte, 1940’lı yıllarda ve 1950’li yılların başında Amerika’da dilbilimci Bloomfield, İngiltere’de Daniel Jones adlarıyla anılan sesbilim ekolleri doğmuştur. Nihayet 1960’lı yıllarda, o zamana kadar “yapısalcılık” (structuralism) ve daha sonraki yıllarda “işlevsellik”(functionalism) yöntemleriyle ele alınan dilbilim çalışmaları Amerikalı dilbilimci ve matematikçi Noam Chomsky ve Morris Halle’ın ortaya attıkları “üretici sesbilimi” modeli sesbilim incelemelerine yeni boyutlar getirmiştir.

Bu bağlamda, yukarıda sözü edilen Amerikalı dilbilimci Robert B. Lees’in The Phonology of Modern Standard Turkish (Çağdaş Türk Dili Sesbilimi) adlı kitabı ve “Turkish Harmony and the Phonological Description of Assimilation” (Türkçe’de Ses Uyumu ve Ses Kaynaşmasının Sesbilgisel Betimlemesi) makalesi “üretici sesbilim” modelinin Türk dili ses düzenine uygulanmasıdır. Diğer taraftan, daha da önemli olarak, “üretici sesbilimi” modelinin uygulandığı gibi insan dilinin “sözdizimi” ve “dilbilgisi” alanlarına da “dönüşümsel-üretici dilbilgisi” (Transformational Generative Grammar) modelinin uygulanmasıyla insanoğlunun tüm dillerinin ortak ve evrensel yapıları olduğunu iddia eden “evrensel dilbilgisi” (universal grammar) adlı kuram ortaya çıkmıştır.

Bu da sadece dilbilim alanında değil aynı zamanda genel olarak bilim anlayışında, fen, sosyal ve insani bilim alanlarında adeta bir devrim yaratmıştır. Nitekim,“yapay zekâ” (artificial intelligence) çalışmaları ve bugün günlük hayatımızın kaçınılmaz bir parçası olan bilgisayar ve “bilişim” (information technology) faaliyetleri için bu devrimin çağımızdaki uzantılarıdır diyebiliriz.

Robert B. Lees’in makalesinin yayınlanmış olduğu 1966 yılından 21 yıl sonra, Türk dili ile ilgili üstün çalışmalarıyla tanınan değerli dilbilimci merhum Prof. Dr. Doğan Aksan’ın 1987 yılında Hacettepe Üniversitesi tarafından Türkiye’de ilk defa düzenlenen 1. Dilbilim Sempozyumun’dan önce Milliyet Gazetesinde yayımlanan makalesinde yer verdiği şu ilginç sözlerinin bu çerçevede altını çizmemiz gerekiyor: “Aşağı yukarı iki yüzyıldan beri Batılılaşma çabası içindeyiz. Eğitim -öğretim aşamasında milyonlarca genç nüfusu bulunan, dış dünya ile ilişkilerini sürekli olarak artırmaya çalışan yurdumuzda, ileri ülkelerde yerini çoktan edinmiş, dalbudak salmış olan dilbilimin yeterince tanındığını, uygulama alanını bulabildiğini söyleyebilecek durumda değiliz. Anadili eğitimi ve yabancı dil öğretimi alanlarını içeren uygulamalı dilbilimden başlayarak bütün dil ve edebiyat incelemelerine, iletişim sorunlarına, oradan reklamcılığa kadar uzanan çağdaş dilbilim bugünkü niteliğini ancak XX. yüzyılda kazanmıştır, birçoklarınca yeni bir bilim sayılır. Ancak filoloji ve felsefe çalışmalarıyla tarihin çok eski dönemlerine uzanan bir temel üzerine yerleşen bu alan bugün öylesine önem kazanmıştır ki, XX. yüzyılı ‘dilbilim çağı’ olarak niteleyenler vardır. Öte yandan ünlü dilcimiz Şemsettin Sami’nin daha 1887’de yayımladığı “Lisan” adlı kitabıyla bu bilimi tanıttığını, önemini vurguladığını da göz önünde tutmalıyız.”

Prof. Dr. Doğan Aksan’ın yukarıda sözünü ettiğimiz makaleyi yazmasından 25 sene sonra bugün, Türkiye’de akademik çevrelerde dilbilim çalışmalarının hız kazandığını, bu alanda önemli bilimsel yayın, yüksek lisans ve doktora araştırma tezlerinin yapıldığını ve ilgili diğer akademik faaliyetlerin gerçekleştiğini ve değerli dilbilimcilerin yetiştiğini görüyoruz. 1980’lerde Berker Vardar’ın, 1990’larda Ahmet Kocaman’ın dilbilim ve dilbilgisi kavram ve terimleri ile ilgili olarak hazırladıkları sözlükler önemli çalışmalardır. Aynı zamanda, bugün YÖK tarafından “sosyal, beşeri ve iİdari bilimler temel alanı” çerçevesinde “dilbilim” adı altında belirlenmiş bir anabilim alanı da bulunmaktadır.

Geleneksel olarak “dilbilim”, yukarıda da belirtildiği üzere, “kuramsal dilbilim” ve “genel dilbilim” başlıkları altında, insanoğlunun sahip olduğu “dil” mekanizmasını kuramsal düzeyde tek bir dile bağlı olmaksızın insan dilinin yapısal ve işlevsel özelliklerini değişik dillerden örnekler vererek inceler. Başka bir deyişle, dil betimlemesini içeren “genel dilbilim” ve dil kuramını irdeleyen “kuramsal dilbilim” genel olarak belli bir dile indirgenilmeden, ama kuramları doğrulayabilmek için çeşitli dillerden de tanımlama örnekleri verilerek, dil-kültür, dil-düşünce, dil-toplum, dil-edebiyat, dil-iletişim, söz-eylem, dil- öğrenim ve edinim ilişkileri çerçevesinde “insan dili”nin evrensel niteliğini, işlevliliğini, kavramsal ve yapısal niteliklerini, bunların “dil yapısı”nın (sözdizimi, ses düzeni, anlamlılık yapısı, dil bilgisi yapılarının) özellikleri doğrultusunda ne olup olmadığını displinlerarası bilim yöntemleriyle çeşitli kuramlar oluşturarak araştırıp tanımlamaya çalışır.

Bugün iki devlet üniversitemizde (Ankara Üniversitesi DTCF ve 9 Eylül Üniversitesi) lisans düzeyinde “Genel Dilbilim” bölümü mevcuttur. Mersin ve Hacettepe üniversitelerinde de “İngiliz Dilbilimi” adı altında lisans programları bulunmaktadır. Hacettepe, Ankara, Mersin, Boğaziçi ve 9 Eylül üniversitelerinde yüksek lisans ve sıraladığımız diğer üniversitelerde de (Mersin ve Hacettepe dışında) doktora programları yürütülmektedir.

Ancak ne var ki, tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, ülkemizde “dilbilim”in bir anabilim alanı olarak gereğince algılandığını, yeterince tanındığını ve dolayısıyla doğru bir şekilde uygulandığını henüz söyleyebilecek durumda değiliz. “Dilbilim”, bugün ülkemizde algılanıp uygulanmasının aksine, İngilizce-Fransızca-Almanca-Türkçe dilbilimi, dil eğitimi, çeviribilim, mütercim-tercümanlık, Batı dilleri ve edebiyatı gibi tek bir dil ve kültür alanı ile sınırlı bir bilim alanı değildir.

Tüm dünya üniversitelerinin bilimsel araştırma ve eğitim faaliyetlerinde “dilbilim” bir temel alan bilimi olarak Doğan Aksan’ın seneler önce belirttiği gibi öylesine dalbudak sarmıştır ki, toplumdilbilim (sociolinguistics), ruhdilbilim (psycholinguistics), uygulamalı dilbilim (applied linguistics), sesbilgisi ve sesbilim (phonetics and phonology), antropolojik dilbilim (antropological linguistics), dil kullanım bilimi (söz-eylem çözümlemesi, söylem çözümlemesi) (pragmatics), anlam bilim (Semantics), dil felsefesi (linguistic philosophy), edebi dilbilim (literary linguistics), dilbilim tarihi (historical linguistics), nörodilbilim (neurolinguistics), bilgisayar dilbilim (computational linguistics), bilişim (information technology) ve hatta dilbilim mühendisliği (linguistic engineering) gibi alan-dalları oluşmuştur.

Görülüyor ki, “dilbilim”, tıp, hatta mühendislik alanlarına kadar dal budak sarmış olmasının yanı sıra, tüm Sosyal ve İnsan Bilimlerinin temelini oluşturmaktadır. Ancak, ne yazık ki, bugün yukarıda sözünü etmiş olduğumuz dilbilim dallarının YÖK tarafından belirlenmemiş olması, dilbilimin ülkemizde gereğiyle tanınıp gelişememesine ve uygulama alanında özellikle sosyoloji, siyaset bilimi, hukuk, işletme, basın-yayın, iletişim bilimleri, edebiyat, felsefe, psikoloji, antropoloji gibi diğer akademik alanların bünyesinde veya yanında yerini bulamamasına neden olmaktadır.

Sonuç olarak, bilinmektedir ki, insan dili, insanoğlunun tüm sosyal, kültürel, psikolojik ve iletişim gereksinimlerine yanıt verir. Bu bağlamda, “dilbilim” insanoğlunun niteliğini ve onun içinde yaşamış olduğu toplumu tanımak bakımından hiçbir akademik kuruluşun vazgeçemeyeceği temel bir bilim alanıdır.

Bu nedenle, ülkemizde YÖK ve TÜBİTAK nezdinde ve üniversitelerimizde dilbilim anlayışının gereğiyle algılanarak uygulama alanlarını geliştirmek Türk bilim düşüncesinin çağdaş bir temel üzerine oturması açısından büyük önem taşımaktadır.

Prof. Dr. Sinan Bayraktaroğlu

  
728 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Kitap Tanıtım Köşesi

Okumuş yazmışların bir görevi olmalı: Bu olağanüstü baskıcı,
müstebit iktidarın yarattığı ortama alışmayı önlemek!


Veba Geceleri, Orhan Pamuk tarafından kaleme alınan ve Yapı Kredi Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alan tarihi bir romandır. Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk hayali bir Osmanlı vilayetinde kurguladığı romanında ölümcül bir veba salgınını konu alır. 2021 yılının Mart ayında edebiyatseverlerle buluşan eser, 544 sayfadan oluşur. Orhan Pamuk okurlarının uzun zamandır heyecanla beklediği romanda, siyasi ve tarihi ögeler bir arada harmanlanır. Sürükleyici bir aşk öyküsünü de içinde barındıran Veba Geceleri, Orhan Pamuk tarafından bir “Doğu-Batı romanı” olarak adlandırılır.

Minger’de Patlayan Korkunç Veba Salgını
Veba Geceleri, 1901 yılında, Sultan II. Abdülhamit’in hüküm sürdüğü dönemde küçük bir adada geçer. Kıbrıs ve Rodos civarında yer alan bir ada olan Minger’in nüfusunun yarısını Müslüman, diğer yarısını ise Rum kesimi oluşturur. Orhan Pamuk, merkez şehri Arkaz olan Minger Adası’nın her bir sokağını ve tüm detaylarını uzun yıllardır kafasında kurguladığını söyler. Minger Adası’nda 1894 yılında patlak veren ve Hindistan ile Çin’den taşınan veba pandemisi, adadaki tüm insanların yaşamını derinden etkiler.

Sultan II. Abdülhamit, Osmanlı İmparatorluğu’nun 29. vilayeti olan Minger Adası’nda başlayan veba salgınını teftiş etmeleri için adaya iki kişi yollar. Söz konusu kişilerden ilki olan kimyager Bonkowski Paşa, Sağlık Başmüfettişi olarak görevlendirilir. Adaya daha sonra giden Doktor Nuri ise, genç yaşta elde ettiği başarılardan ötürü salgından kısa bir süre önce Sultan Abdülhamit’in ağabeyi olan V. Murat’ın kızı Pakize Sultan’la evlendirilmiştir. Pakize Sultan, Doktor Nuri’ye adaya çıktığı yolculukta eşlik etmeye karar verir. Karakterler adaya vardıklarında, durumun vahametinin düşündüklerinden çok daha kötü olduğunu anlar.

Salgının Gölgesinde Derin Aşk Öyküleri
Minger Adası’nda okurları iki farklı aşk öyküsü karşılar. Genç bir Osmanlı subayı olan Kolağası Kâmil, ada halkının genç kızlarından biri olan Zeynep’e uzun zamandır aşıktır. Adadaki salgını kontrol altına almanın yanı sıra, bir yandan da diğer işlere yetişmeye çalışan Vali Sami Paşa ise, sevgilisi Marika’nın da desteğiyle düzeni sağlamaya çabalar.

Bahsi geçen tüm karakterler, ada halkının karantina kurallarına ve yasaklarına itaat etmesini sağlamak için ortak hareket eder. Ancak salgın nedeniyle başlayan ölümler, ada halkının karantina yasaklarına uymaması ve yaşanan panik sonucunda Minger Adası her geçen gün felakete biraz daha sürüklenir. Veba Geceleri, küçük bir adadaki farklı kültürlerin, ölüm korkusunun, aşkın ve geleneklerin birbirleriyle çatışmasını salgın ekseninde inceleyen bir romandır.

5 Yıllık Kapsamlı Bir Çalışmanın Sonucu: Veba Geceleri
Orhan Pamuk, Veba Geceleri romanı için yaklaşık 5 yıl süren hummalı bir çalışma yaptığını, romanın fikri üstünde yaklaşık 40 yıldır düşündüğünü ifade eder. Veba salgınını konu alan bir roman yazmaya başladığında, çevresindeki kişiler Orhan Pamuk’a bu tip salgınların geçmişte kaldığını söyler. Orhan Pamuk ise bu yorumları, romanında işlediği unsurların güncel hayatla ilişkili olduğunu söyleyerek cevaplar. Romanı yazmaya başlamadan önce çok sayıda kitap okuduğunu ve araştırma yaptığını belirten yazar, kitaba başlamasının üçüncü yılında tüm dünyada patlak veren koronavirüs salgınının da kendisi için oldukça şaşırtıcı olduğunu belirtir.

Salgın nedeniyle acılar içinde ölme korkusu hissetmeye başladığını ve süreç içinde bu korkuyla baş etmeyi de öğrendiğini söyleyen Orhan Pamuk, Sessiz Ev adlı eserindeki Faruk karakterinin yaptığı araştırmaların da Veba Geceleri’nde önemli bir rol oynadığını vurgular. Siz de Orhan Pamuk’un salgının toplum ve özellikle çocuklar üzerindeki etkilerini irdelediği romanı Veba Geceleri’ni en kısa sürede kütüphanenize ekleyebilir, kendinizi sürükleyici ve etkileyici bir okuma deneyiminin içinde bulabilirsiniz.