Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam40
Toplam Ziyaret579029
Şiir Tanıtım Köşesi

Das Gespräch (Sohbet), 1982
Fotograf: Mehmet Ünal


Marta

Bak, Marta!
Bak, işte sevgili kadını bu toprakların
Bak işte yazıyor burada
Bir milyon insanımız yurtdışında şimdi şu anda
Bir milyon insanımız sıra bekliyor
Dilekçe yazdırıyor bir milyonumuz
Yazdırmayı düşünüyor bir milyonumuz da...

Bak, Marta
Bak, işte
Yazıyor burada
Sen savaşı bitirdin ama ‘45’te
Benim savaş bitmedi
Sen kaldın ölülerin ve yıkıntılarınla başbaşa
Şu başının içi ışık
Ben kaldım ölülerim ve yıkıntılarımla başbaşa
Korkunç bir ışıksızlık
Şu kafamın içi benim
Karmakarışık...

Sevmemek mümkün değil şu hızlı trenlerini Almanya’nın
Yıldız gibi akıp gidiyorlar bu karışıklıkta
Bu ne kadar çok fabrika
Bu ne kadar demiryolu
Bu ne kadar otoban
Bu ne kadar araba
Bu ne kadar direk köprü kemer orman su geçit
Bu ne kadar demir kömür beton petrol ve işçi
Bu ne kadar yabancı
Bu ne kadar hız
Bu ne kadar...

Ah bilsem de Almanca’yı
Çatır çatır sorsam şu Almanlardan
Nasıl çıktı bu Krup
Nasıl çıktı bu Engels
Marks’ı siz mi yetiştirdiniz?

Hasan Hüseyin Korkmazgil,
Koçero Vatan Şiiri 

 

Atatürk Geliyor Dediler
Öğretmenliğimin ilk yıllarında Kurtuluş Savaşı Gazilerimiz yetmişli yaşlarda idiler. Ben bu Gazilerimizi Cumhuriyet Bayramlarında okula davet eder, anılarını anlatmalarını rica ederdim. Hiç nazlanmadan gelirler anlatırlardı. Ama ne yazık ki, ne yazılı ne sözlü hiç birini kayıt altına almayı düşünemedim ve geçip gittiler. Bu yüzden daima içimde bir pişmanlık yaşarım. Galiba bu pişmanlıktan olacak nerede yaşlı birini görsem eşelerim. Konuşturur, kayda değer bulduklarımı not alırım.

Abdullah Yılmaz Sağlık , nüfus cüzdanında 1917 yazsa da kendisi 1915 doğumlu olduğunu söylüyor. Çünkü annesi, O bir buçuk yaşındayken 1917’de ölmüş, arkasından üç hafta sonra da babası.

“Babam Şuayıp, Pehlivan oğulları olarak anılır. Padişah Ordusunda, Muhafız Alayında Başçavuş olarak çalışmış. Sonra da Yemen’e vermişler. Ben, eniştemin yanında büyüdüm.

1936 yılında Nevşehir Ortaokulunu bitirdim. Ortaokulun ilk iki yılını Niğde’de okudum.

Niğde’de Arnavut Cafer adını taktığımız bir müzik öğretmenimiz vardı. Müzik dersini çok ciddiye alırdı. Bir gün beni tahtaya kaldırdı. Müzisyenin birinin hayatını sordu. “Kilise müziğini idare etmiş diyeceğim yerde, kilise çalgısını idare etmiş’ deyince hoca çok sinirlendi ve bana sıfır verdi. Baktım müzikten sınıfta kalacağım. Naklimi Nevşehir Ortaokuluna aldırdım.

Adana Öğretmen Okuluna sınavsız girdim. Üç yıl okuduktan sonra, öğretmen olarak 1939 yılında, Malatya Darende ilçesine bağlı Balaban Nahiyesine gittim. İlk Maaşım kırk yedi lira idi. Bekardım. 1, 2, 3 sınıfı bir arada okuttum. Seksen beş öğrencim vardı. 4. ve 5. sınıfı Başöğretmen okutuyordu.

“Hocam, ‘bekardım’ dediniz, çeşme başında hiç kızlara baktınız mı?”

“Hayır, dürüsttüm.”

“Çeşme başında kızlara bakmanın dürüstlükle ilgisi ne idi?”

“Kızlara bakmak, terbiyesizlik, ahlaksızlık sayılırdı.”

“Delikanlılığınız, öğrenciliğiniz tam Atatürk zamanına denk geliyor. Hiç onunla karşılaştınız mı?”

“Galiba 1935 yılında Niğde Ortaokulundayken ‘Atatürk geliyor’ dediler. Herkes İstasyona koştu. Vakit akşamdı. Elektrik olmadığından sokaklar karanlıktı. Mustafa Kemal Atatürk, tren penceresinden el salladı, öyle gördüm. Beden Eğitimi Öğretmeni Kemal Bey, ‘Yaşasın Çanakkale Kahramanı, ’ diye bağırınca, aynı şekilde halk da bağırdı. Gemici fenerleri eşliğinde trenden indi. Sonra da Halk evine gitti ve herkes evine dağıldı.

Atatürk’ü ikinci kez 1938 yılında Adana’da gördüm. Öğleden sonraydı. Geleceğini duyduk. Öğretmen Okulu ikinci sınıftaydım. Bu kez, yakından görmek istedim. İstasyona gitmek yerine, şehir ile istasyon arasındaki yolda bekledim. Çünkü istasyonlar o geleceği sırada çok kalabalık oluyordu. Araba ile yoldan geçerken, aramızdaki mesafe On metreden azdı.”

“Sizde ne izlenim bıraktı?”

“O an çok kısaydı. Araba hızla geçti.”

1963 yıllarında, Avanos’ta Ali Görücü adında, iki evli bir doktor vardı. Onun kayınvalidelerinden biri, seksen yaşında Selanik göçmeniydi. Bu kadın, zamanında Atatürk’ün komşusu imiş. Karlı bir kış günü Mustafa Kemal evlerinin önünden geçerken ona kar topu fırlatmış. O da Mustafa Kemal’ı annesi Zübeyde Hanıma şikayet etmiş. Bunun üzerine bir daha komşu kızına kar topu atmamış.

Cumhuriyet döneminde bir gün Atatürk İzmir’e gelir. Kadın da İzmir’de Ata’yı karşılamaya gider. Yol kıyında bir telgraf direğine yaslanıp Atatürk’ü beklerken Atatürk ile göz göze gelirler. Kadın kendini tanıtacağı sırada dili tutulur, konuşamaz. Bu hikayeyi bizzat kadından dinledim.

Okuttuğum sınıf ile kadının ziyaretine gitmiştik sadece bu anıyı dinlemek için. Yani önceden duymuştuk böyle bir kadının varlığını.

Anılar çok, ama hangisi kalıcı olur ben gidince bilemem. Şiirlerim var. Bir kısmı yerel gazetelerde yayınlandı. Bazısı kayboldu. Diğerleri duruyor. Yaşım bu. Onları yazdığın yerlerde benim için yayınlatırsan sevinirim.”

“Herkes gibi uzun yaşın sırrını sorayım Hocam?”

Dudak tiryakiliği yaptım, ama çok az. Kuşkusuz yine de zararı oldu. Irmakta yüzdüm. Dört kişi ırmakta beni suya basmaya uğraşırdı ama başaramazdı, yani güçlüydüm. Voleybol, futbol ve güreşle ilgilendim. Bağ bahçede çok çalıştım. Fakat çok yemedim. Kırk yaşından sonra devamlı bisiklete bindim. Yoğurdu severim. Çay ve kahveyi fazla kullanmadım. Kırk yaşına kadar sarhoş olduğum çok oldu. Ama sonra hatırlamıyorum, ölçülü gittim.”

“Öğrencilerini özler misin?”

“Seksen yaşına kadar evet özledim. Ama sonra pek değil.”

“Öğretmen, yazar arkadaşın biri, emekli olunca, özlemini dile getiren bir yazıya ‘yavrularım nerdesiniz’ diye başlık atmış.”

“Oo! Çok etkili bir başlık.”

“Hocam, teşekkür eder, ellerinden öperim. Diğer anlattıkların ve şiirlerin notlarımda.”

Hüseyin Seyfi
  
903 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Nankörlük ve Zekâ
 Nankörlük ve Zekâ
 
Nankörün kelime anlamı, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilemez veya yapılan iyiliği çabuk unutan, olarak açıklanır.

Değer; kıymete yaraşır, değerli, zahmete yarar, önemli, zahmetin emeğin karşılığı, taşıdığı yüksek niteliklerin topluca ifadesi, biçilen kıymet.

Nankörlük, yapılan iyiliği unutma hali, güçsüzlük, zavallılık, zayıflık, kısırlık.

Konuyla ilgili olarak, zekâ durumlarından dolayı hayvanlar gelir akla. Özellikle kedi, nedense nankör bir hayvan bilinir. Kucağınıza alırsınız, okşar seversiniz, karnını doyurursunuz, bir de bakarsınız ki, hafif kızınca, tüm iyilikler unutulmuş ve tırnaklarını elinize yüzünüze oturtmuş.

İyilik yaptığınız insanın tırnağı, kalbinize oturur. Kedi tırnağı, elinize, yüzünüze. Kedi tırnağı kalbinizi nasıl görsün. Kedi çiziği bir gün gelir, geçer gider. Ya, kalbe oturan tırnak? silinir mi?

Kedi ile haşır neşir olan insanların da , ‘Hayır, kedi asla nankör değildir, nankör olan insandır.’ dediklerine tanık oluruz.

Hayvanların zekâlarının olmadığından ve nankörlüğünden bahsederken, köpek ile at’a haksızlık etmemek gerekir. At konusu, hemen hemen herkesin birşeyler işittiği, birşeyler bildiği , tanık ve gözlemleri olduğu ayrı bir husustur Bunu bilenler atı kesinlikle ayrı tutarlar.

Galiba, Goethe, “Nankörlük güçsüz insanların işi”, demiş. Önce güçlü insan anlamı üzerinde duracak olursak, güçlü insan tanımı ile ne anlaşılır? Yoruma açık olmasına rağmen güçlü, etli butlu babayiğit olmasa gerek. Böyle bir insanın iyilik bilirllik veya nankörlükle ilgisi olamaz.

Peki, buradaki güçlü insan, paralı pullu insan olabilir mi? Sanmam. Nice paralı pullu insan var ki, el çizme şöyle dursun gözünü oyar iyilik bulduğu adamın.
Geriye ne kalıyor? Ne kalacak akıl fukaralığı, yani beyinsizlik, yani iyiliğin bağlantısını kuramama. Öyle olunca da iyilik yapana nankörlük. Fillerin, timsahların, ayıların, aslanların, kaplanların bakıcılarına yaptıklarını televizyon haberlerinde görüyor, işitiyoruz.

Oysa birikimli, donanımlı, zeki insan yapılan iyiliği unutur mu? İyilikle, yaşam arasında bağlantı kurar. Yaşamına ve iç dünyasına katkılarını sorgular, düşünür ve bağlantılarını bulur.

“İyiliğin değerini bilme.” mutluluk zamanı gibidir. Akıllı insan, mutlu olduğu zamanı veya zamanları unutur mu? İyilik yapana karşı, hiç değilse kötülük düşünmez. Diyet borcu olarak da kabul etmez onu. İyilik, aklının bir köşesinde kalır, zamanı gelince ortaya çıkar ve karşısındakini mutlu eder.

Hüseyin Seyfi