Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam12
Toplam Ziyaret560366
Mainz Karnavalı


Komik figürlar, kostümlü danslarla siyasal gelişmelere, gündemdeki olaylara mizahsal anlamda göndermeler yapılarak ırkçıların, politikacıların yerden yere vurulduğu, maskeli ve kostümlü insanların şarkılar eşliğinde dans ettiği, şeker ve çikolataların havada uçuştuğu, „helau“ naralarının yeri göğü inlettiği renk cümbüşü Rosenmontag kutlamalarına
500.000’in üzerinde insan katılır.

17 Şubat 2020, Pazartesi
Lütfullah Çetin

Mainz Karnavalı, her yıl, yılın beşinci mevsimi olarak, çok çılgınca kutlanan bir halk şenliğidir. Mainz Karnavalı aynı zamanda, „Mainz bleibt Mainz, wie es singt und lacht“ adlı televizyon programı sayesinde, Mainz sınırlarını aşmış ve adını tüm dünyaya duyurmuş bir kültür görüngüsüdür de. Son derece ziynetli ve süslü bir sarayda (Kurfürstliches Schloss Mainz) toplanılarak yapılan kutlamalar, televizyon ekranlarından tüm Almanya, Avusturya ve İsviçre’den kalabalık bir izleyici kitlesi tarafından izlenir.

Karnaval kutlamalarına her yıl 11 Kasım günü, saat 11:11:11’den itibaren, „kaçıklar anayasasının“ (Das Närrische Grundgesetz) ilanıyla başlanır. Yapılan bu anayasa ilanının hemen ardından Schillerplatz (Schiller Meydanı) adlı bir meydanda toplanan on binlerce kostümlü ve maskeli kaçık (Narren), Narrhalla-Marsches ve Ritzamban adlı müzik parçaları eşliğinde, çılgınca dans etmeye, coşkulu bir şekilde eğlenmeye başlar.

Noel’in gelişiyle ara verilen kutlamalara 1 Ocak’tan itibaren yeniden başlanır. Çok sayıda dernek ve vakıf tarafından düzenlenen eğlence ve kutlamalar, müzik bandoları ve şarkılar eşliğinde yapılan şehir turları, lokal ve büyük salonlarda yapılan balo ve eğlencelerle, Şubat ayındaki büyük kutlamalara kadar devam eder.

Akıl almaz miktarda alkolün tüketildiği Karnaval kutlamaları son bir haftasında hızını giderek artırmaya başlar. Açılışı Perşembe akşamı Schillerplatz adlı meydandaki Karnaval Çeşmesi (Mainzer Fastnachtsbrunnen) önüne kurulan büyük bir sahne önüne toplanmış on binlerce kadının şarkı ve türküler eşliğinde dans etmesiyle yapılan ve kutlanmasına disko, gazino ve lokallerde gece boyunca devam edilen Weiberfastnacht (kadınlar karnavalı) ile hız kazanan kutlamalar, büyük geçişler eşliğinde, sokak kutlamalarının yapıldığı Rosen Montag (Pembe Pazartesi) günü en doruk noktasına ulaşır.

Komik figürlar, kostümlü danslarla o yılki siyasi gelişmelere, gündemdeki olaylara mizahsal anlamda göndermelerin yapıldığı, ırkçıların, politikacıların yerden yere vurulduğu, maskeli ve kostümlü insanların şarkılar eşliğinde dans ettiği, şeker ve çikolataların havada uçuştuğu, „helau“ (sevinç çığlığı) naralarının yeri göğü inlettiği renk cümbüşü Rosen Montag (Pembe Pazartesi) kutlamalarına 500.000’in üzerinde insan katılır.

Salı gününden itibaren hızı kesilmeye başlayan kutlamalara Aschermittwoch adı verilen Çarşamba günü, bir kukla (Nubbel) yakılıp külleri defnedildikten sonra son verilir.

Anlatılanlara göre bu kutlama geleneği çok eskiye, kış mevsiminin kovulması geleneğine dayanmakta.

Lütfullah Çetin, 06.02.2013.

Bilgi: Bu yılki büyük geçiş, 24 Şubat 2020, Pazartesi günü gerçekleşecek.
Hüseyin Rahmi’ye göre uzun yaşamanın sırrı: “Gülünüz”

Sıhhat Almanağı, Cumhuriyet’in onuncu yılı şerefine Türk tababetinin yıldız isimlerinden, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi başhekimi ve tam da o sene, gösterdiği büyük başarı üzerine kendisine ordinaryüs profesörlük payesi verilecek olan Mazhar Osman tarafından hazırlanmış. 

Ama yazdığı önsözde mütevazı bir şekilde “Eser benim değildir, bütün meslektaşlarımındır,” diyor Mazhar Osman. “Hepsi ricama seve seve iştirak ettiler, on beş gün içinde düşünüldü, yapıldı. Bu bir başlangıçtır. Türk tıbbının şimdiki zamana ait bir tarihçiğidir. Şimden sonra elbet yüz kat mükemmelleri yapılır. Günün tarihini yazmak noktasından bu nakıs almanağın ne kadar kıymetli olduğunu ve olacağını meslektaşlarım hepsi taktir ettikleri içindir ki, yaşlılar, gençler, gurup etmekte olan güneşler, yeni doğan yıldızlar aynı şevkle yazılmasına yardım ettiler.” (s. 4)

Gerçekten 1136 sayfalık bu hacimli yıllığın içerisinde yüzü aşkın doktorun neredeyse tıbbın alanına giren her konuda yazısı var. Çoğu halkın anlayacağı dilde kaleme alınmış bu yazılar -kitabın 850 sayfalık üçüncü bölümünün adı da ‘Halka mahsus tıbbi yazılar’dır- yıllığın bir kaynak kitap, her evde bulunması gereken bir hastalıklar rehberi olarak tasarlandığını, yani ‘hedef kitlesinin’ bilim insanları ve meslek erbabından ziyade halk olduğunu gösteriyor.

Kitabın dördüncü bölümüyse ‘Hekimliğe dair hikâye ve fıkralar’ başlığını taşımakta. Bu bölümde Abdülhak Hamit Tarhan, Cenap Şahabettin, Sadri Ertem, Osman Cemal Kaygılı, Sermet Muhtar Alus ve Neyzen Tevfik gibi yazar ve şairlerin yanı sıra Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın da ismine rastlarız ki bu şaşırtıcı değil.

Hüseyin Rahmi ve Mazhar Osman

Zira Hüseyin Rahmi’yle Mazhar Osman’ın arasında uzun yıllara dayanan bir ahbaplık vardır. Romanlarında en doğaüstü görünen olayları bile (Gulyabani, Cadı, Mezarından Kalkan Şehit, Dirilen İskelet…) ilim ve bilim ışığında açıklamaya çalışan, her şeyin akla yatkın bir açıklaması olduğunu ortaya koyan Hüseyin Rahmi’nin tabii ki bilimle, ilimle arası iyidir. Bilim ve ilim insanlarıyla da.

Birinci Dünya Savaşı sırasında el konulan Fransız Lape Hastanesi’nin başına getirilen Mazhar Osman’ın, her ayın ilk Cuma günü hastanede düzenlediği tıbbi toplantılara katılan yazarlardan biridir Hüseyin Rahmi. “Aydınlarla kurulan bu ilişki akıl ve sinir hastalıkları dalının kamuoyunda anlaşılmasını sağladı, psikiyatrinin tanınıp birçok hekimin bu branşa yönelmesinde etkili oldu.”[1] 

Belki de bilim insanları ve sanatkârlar arasındaki bu ilişki sayesinde, Hüseyin Rahmi Ben Deli Miyim? romanını kaleme alır 1924’te.

Roman “Bir zırdelinin kendine mahsus müşahedeleri, gülünç mantıkî ve çok kere insanı kandırır gibi olan saçmaları, etrafındakilerle alay edişi ve kendisini akıllı, herkesi deli zannetmesi kadar gülünç bir şey var mıdır? Hüseyin Rahmi Bey, Pazartesi günü tefrika etmeye başlayacağımız bu romanında büsbütün bu gülünç safahatı tasvir ediyor. Çok gülmek, biraz düşünmek ve aylarca deliler aleminde dolaşmak… İşte Ben Deli Miyim? romanın kariye verdiği heyecan ve his bu olacak,” cümleleriyle okuyucuya tanıtılır.[2]

Dahası tefrikanın başlamasından önce yazdığı “Yarım Akıllılar Hakkında” başlıklı yazıyla Mazhar Osman’a seslenir Hüseyin Rahmi. Evet, yazı doğrudan Mazhar Osman’a hitap edilerek yazılmıştır. Hüseyin Rahmi yeni romanından ve başkahraman olarak seçtiği yarı delilerden bahsettikten sonra “İhtisasınızdan yararlanmak için eserimi sayın şahsınıza ithafıma müsaadenizi rica ediyorum,” der ve romanın tefrikası da ‘Kıymettar mütehassısımız Mazhar Osman Bey’e’ ithafıyla başlar. Roman ahlaka aykırılığı yüzünden durdurulup mahkemelik olunca da ‘fenni ciheti tetkik için’ Mazhar Osman’ın çağrılmasını talep eder Hüseyin Rahmi. Çünkü romana girişmeden önce kendisiyle yazıştığını, pek çok konuda o ve diğer bilim insanlarından destek aldığını söyler.

İşte bu ahbaplığın bir sonucu olarak, öykü kitaplarında yer almayan, gazete ve dergi sayfaları arasında da rastlamadığım, muhtemelen bu almanak için özel olarak yazılmış, hem de Mazhar Osman’ın dediği gibi ‘on beş gün içinde’ yazılmış “Bu da Bir Tedavi” ortaya çıkmıştır. Hüseyin Rahmi, Cehennemlik romanındaki Hasan Ferruh Efendi’den talimli olduğu evhamlı, hastalık hastası tipi, bu defa Basri Bey olarak sunar okuyucuya.

*

“Bu da Bir Tedavi” uzun yaşamak ve sağlıklı olmak için gülmeyi öğütlüyor. Evet, zor. Evet, insan bazen gülmek için tek bir neden bile bulamayabiliyor. Ama Hüseyin Rahmi’nin, doktor karakterinin ağzından ta seksen altı yıl önce verdiği öğüde gelin kulak verelim ve bu hikâye vesilesiyle Hüseyin Rahmi’nin edebiyatımıza, hayatımıza kazandırdıklarını düşünerek hiç yoktan gülümseyelim. Ne dersiniz? 

Bu da Bir Tedavi

Basri Bey sıhhati hakkında evhamlı, işsiz güçsüz, iratçı bir zattır. Bir gün sokakta dalgın dalgın giderken tanıdıklarından Vassaf Bey’e rast gelir. İki dost bir kenara çekilerek görüşmeye başlarlar. Bu konuşma esnasında Vassaf öbürünün yüzüne süzgün bir dikkatle bakar. Bu bakışı merak eden Basri Bey sorar.

“Yüzüme niçin öyle durgun durgun bakıyorsun?”

“Benzini biraz kaçık görüyorum. Hasta mısın?”

Basri bey bir lahzacık kendini yoklar gibi düşündükten sonra cevap verir.

“Birkaç gündür bir acayipliğim var ama hasta mıyım neyim ben de bilmiyorum.”

Ayrılırlar. Basri Bey şimdi bütün dikkatini sıhhatine çevirir. Belinde, böbreklerine doğru ağrılar, midesinde bulantı, başında ağırlık hisseder. Yürürken kendine bir kesiklik gelir gibi olur.

Evet, o hastadır. Hastadır ama nasıl olup ta Vassaf’ın bu hakikati onun yüzüne karşı söylemesinden evvel kendi rahatsızlığının pek farkına varamamıştır?

Bir eczanenin önünden geçerken hafif bir mide ilacı almak için içeri girer, reçetelerinin yapılmasını bekleyenlerden yüksek sesle konuşan birkaç kişiye kulak kabartır.

“İlkin hiç ehemmiyet vermedik. Hissolunur olunmaz bel ağrıları gibi bir şeydi. Sonra şöyle geldi, böyle gitti maraz hâd halinden müzmine çevirdi. Nephrite oldu dediler. Böbrekler çürüdü. Hastayı kaybettik. Vücudunuzdaki en hafif bir arıza vaktinde tedavi edilmemek yüzünden en vahim bir şekle dönebilir. İş işten geçtikten sonra hekime müracaat neye yarar?”

Bu lakırdılardan evhamı kabaran Basri Bey’in yüreği çarpmaya, nabız ve şakak damarları atmaya başlar. Çünkü bu sözlerle kendine tıpkı kendi hali tarif olunuyor gibi gelir. Kendi yüzüne söyleninceye kadar o vücudundaki araza dikkat edememiş olduğuna kederlenir. Belki de işte bu ihmaline kurban gideceği ye’sine kapılır.

Eczaneden hazık bir doktor ismi sorar. Ona İstanbul’da ve Beyoğlu’nda birkaç meşhurun muayenehanelerini salık verirler. Vakit akşam olduğu için evine döner. Refikası onun uçuk beniz ve halsiz adımlarıyla karşılaşınca hemen merakla sorar.

“Ne oldun?”

“Hastayım. Galiba böbreklerimde nephrite başlıyor.”

“Kendini doktora gösterdin mi?”

“Hayır, yarın göstereceğim.”

“Nefriti nasıl anladın?”

“Eczanede bu hastalığı tarif ederlerken dinledim, işte tıpkı tıpkısına o bendim. Hanım, vücutlarımıza dikkat edelim. Maraz daha tohum halindeyken, ilk arazda onu yenmeye çalışalım. Nasılsa ben kendi rahatsızlığımın tedavi müddetini geçirmişim.”

Hanım da şöyle vücudunu bir dinledikten sonra kendinde müzmin birkaç illet bularak “Ben de türlü rahatsızlıklar çekiyorum ama böyle zamanda hekimle, ilaçla uğraşmamak için ses çıkarmıyorum.”

Mektepten çocuk gelir. Anasını, babasını öyle hasta tavuk gibi kabarmış, karşı karşıya düşünür bir halde bulunca o da neşesiz, bir köşeye çekilir. Çocuğu mizaçsız gibi gören anası hemen bileklerini, başını yoklayarak “Ateşi var, oğlan hasta,” der.

Babası telaşla:

“Yarın mektebe yollama.”

Mekteple arası pek hoş olmayan çocuk birkaç gün evde kalmak ümidiyle gözlerini süzer, kendini salıverir.

*

O günden sonra Basri Bey’in işi gücü kendi nefsi ve ailesi için doktordan doktora, muayenehaneden muayenehaneye dolaşmak olur. Sizde belli başlı bir hastalık yok diyen tabiplere bir şey anlamıyorlar iftirasıyla kızar. Kapkara evhama kapılır. Kendini fena fikirlerle telkin ede ede nihayet zavallı bir hypocodriaque halini alır.

Bir gün gazetelerin birinde bir mide kanseri makalesi okur. Hah, işte o ana kadar hiçbir doktorun teşhis edemediği müthiş illeti o şimdi kendinde bulur, bütün dikkatini böbrekleri, ciğerleri, midesi, bağırsakları üzerinde teksif ede ede uzviyet faaliyetini yarı yarıya felce uğratır.

Nihayet kendisine Amerika’dan yeni gelmiş şayanı hayret hazakatiyle maruf bir doktor sağlık verilir. Son sistem tedavisiyle can çekişenleri yakalarından tutup hayata iade ettiği rivayet olunan bu Lokman’ın muayenehanesine Basri Bey kendini dar atar.

Doktorla karşılaşınca vücudunu muayene ettirmek için soyunmaya hazırlanırken bu yeni Lokman geniş bir tebessümle onun yüzüne bakarak “Zahmet edip soyunmayınız, soyunmayınız. Ben hastanın simasına bakar bakmaz illetini anlarım,” der.

Teşhisin bu aniliği önünde birdenbire şaşıran Basri Bey titrek ve korkak zayıf sesiyle sorar.

“Nedir benim hastalığım?”

“İlletlerin en müthişi!”

Basri Bey bütün bütün sararır. Düşmemek için raşeli elleriyle oturduğu sandalyenin kenarlarını arar. Fakat doktor itminan verici daha açık bir tebessümle hastanın omuzunu okşayarak:

“Korkmayınız sizi kurtaracağım. Tedavilerini üzerime aldığım hastalar için ölüm yoktur.”

Basri Bey kendini artık tutamayarak bilâ-ihtiyar sandalyeden yere kayar. Doktorun karşısında dize gelir. Ellerini dua vaziyetinde havaya kaldırarak:

“Aman hazret hastalığımın adı nedir?”

“Hastalığınız o kadar müthiştir ki tıp fenni henüz buna bir nam verebilmekten âciz bulunuyor.”

“Ne diyorsunuz efendim?”

“Evet, müthiştir diyorum. Çünkü dünyada vücutları mutasavver ne kadar hastalık varsa hepsi sizde mevcuttur.”

Basri Bey minnettar bir heyecanla doktorun ellerine sarılmaya atılarak:

“Büyük tıp üstadı, Allah sizden razı olsun. Şu zamana kadar hiçbir doktor bu hakikati yüzüme karşı böyle açıkça söylemek lütufkârlığında bulunmamıştı.”

“Vakıa illetlerinin dehşeti hastaların kendilerinden saklanmak tıbbi usuldendir. Fakat ben sizdeki marazların topunu birden kökten tedavi edeceğimden katiyen emin bulunduğum için söylüyorum. Şimdi dikkatle dinleyiniz: Siz kendi kendinizi hasta etmişsiniz, benim delaletimle yine kendi kendinizi iyi edeceksiniz. Yaşamak büyük bir ilim, mühim bir sanattır. Fakat yaşayan milyarların içinde bu mühimmeye vakıf olabilenler pek azdır, insanların çoğu vakitsiz, kendi kendilerini öldürürler ve bu cinayetlerinden de haberleri yoktur. Hayat, sıhhat asıldır, hastalıklar arızidir. Bizi bu dünyaya hangi gizli kuvvet gönderiyorsa tabii ömrün son haddine kadar salimen yaşatmak maksadıyla gönderiyor. Tabii ömür zannolunduğu gibi yetmiş yaşı değildir. Yüz yirmi, yüz otuz belki daha ziyade yıllar yaşamak için doğuyoruz. Şimdiki insanların bu hadlerden ne kadar evvel yıpranarak öldüklerini düşünürsek hayatımızı ne derece suistimal ettiğimizi anlarız. Hayat bize mevhup büyük bir nimettir. Cefa çekilmeyince safa sürülmez derler. Vakıa sıkıntıları da hiç yok değildir. Fakat bunlara galebe usulleri bilinince sınırın öbür tarafında bitmez tükenmez haz ve neşe cennetleri vardır. Bize mevut olan derecesinde hayatın zevk ve saadetlerinden müstefit olmayı bilmeliyiz. Bakınız, bana inanınız. Sizin cismanî, uzvî hiçbir hastalığınız yoktur. Muhayyelenizin icat ettiği hayalî marazların ıstıraplarını çekiyorsunuz. İnsan korktuğuna uğrar derler. Siz ölüm korkusuyla onu miadından evvel üzerinize davet ediyorsunuz. Bakınız ölüm deyince bu kelime karşısında nasıl sararıp titriyorsunuz.”

“Hayatta ondan daha korkunç ne var?”

“İrsî emrazdan salimiyetle doğanlar yaşamasını bileydiler hep birer Zaro Ağa olacaklardı. Ölümden mümkün olduğu kadar uzak kalmanın çaresini size öğreteceğim.”

“Nedir? Ayaklarınızı öpeyim doktor.”

“Yüzünüzde gayet gamlı, çatık ve her şeye küskün duran bir hypocondrie maskesi var. Onu çıkarıp atınız.”

“Bu nasıl kabil olur? Yüzümün derisini soyabilir miyim?”

“Deriyi değil, bu ağlamış, abus suratı değiştiriniz.”

“Nasıl?”

“Gülünüz.”

“Bu meyus, bu mustarip halimde?”

“Ye’si kovunuz. Neşeyi çağırınız.”

“Eğleniyorsunuz. Talep veya ret ile bunun husulü mümkün müdür?”

“Hay, hay… Gülünüz diyorum size.”

“İktidarımın erişemeyeceği bir teklif.”

Doktor hastanın yüzüne küçük bir ayna tutarak:

“Bakınız dudaklarınızın uçları aşağıya sarkık duruyor. Bunları yukarıya kaldırmaya uğraşınız. Gülmenin ilk hareketi budur.”

“Olur mu?”

“Olur. Yüz sinirleriniz felce uğramış değildir. Onları istediğiniz gibi işletebilirsiniz. Melankoliden mustarip olanlara yapılacak birinci tavsiye budur. Ne kadar gussalı olursanız olunuz, gülmeye çalışmalısınız. İlaçla tedaviye imkân bulamadığım sinir hastalarını ben bu mekanik suretle kurtarıyorum. Gülünüz. Daima gülünüz. Kederden, yeisten uzaklaşmanın devası budur.”

Hasta aynaya bakarak dudaklarının uçlarını yukarıya kaldırmaya uğraşa uğraşa çehresinin mağmumiyetini tadile başlar.

Doktor: “Şimdi dudaklarınızın uçlarını aşağı yukarı hareket ettirtmekle bütün yüz çizgilerinizde belirecek neşe veya yeis jestlerini tetkik ediniz, insan bir müddet bu idmanla uğraştıktan sonra istediği vakit ağlayıp gülmenin sırrına erilebileceğini anlar gibi olur.”

Şimdi Basri Bey ailesi, bey, hanım ve çocuk ayna karşısında bu idmana devamla somurtkanlıklarını neşeye tahvile çalışmakla meşguldürler.

Doktorun tavsiyesindeki isabetin derecesi aynı melankoli müptelalarının yapacakları tecrübelerle sabit olacak bir keyfiyettir.

  
70 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Köln Ziyareti



Gurbet bize biz gurbete alıştık
Özer AKDEMİR

Tek tük yağmur damlalarının atıştırdığı kasvetli bir günün öğleden sonrası vardık Köln’e. İnsanların, hayvanların, sokakların ve gri bulutların dahi alışkın bir düzen içerisinde hareket ettiği tipik bir Alman kenti idi Köln.

Bizi kente getiren arkadaşımız yıllardır Almanya’daydı. Dortmund’da oturuyordu ve onlarca kez gördüğü Köln onun için misafirlerini gezdirmeye getirdiği bir kentti artık sadece. Türkiye’den misafirler geldiğinde, onları yüz kilometre uzaklıktan Köln’e getiriyor, nehrin yanındaki özel hastanenin otoparkına aracını park edip, Ren Nehri’nin kıyısına iniyor, “Buyurun, Köln’ü gezmeye buradan başlayabiliriz” diyordu.

AŞIKLAR KÖPRÜSÜ

Bize de aynısını yaptı. Nehir boyunca sıralanan Alman evlerinin güzelliğini fotoğraflamaya çalışırken sabırla bekledi bizi. Sonra, her iki ucunda ata binmiş yeşile boyalı imparator heykellerinin bulunduğu Hohenzollern Köprüsü’ne doğru yürüdük. Üzerinden neredeyse dakikada bir tren geçen köprünün girişindeki demir korkuluklara on binlerce rengarenk kilit asılmıştı. Anadolu’da çaput, bez bağlanan adak ağaçlarının yerini burada köprü korkulukları almıştı! İrili ufaklı kilitlerin üzerinde sevgililerin adları yazıyordu. Sevgililer bu asma kilitlerin anahtarlarını Ren Nehri’ne atıyorlardı. Böylece anahtar nehirden çıkarılıp kilit açılmadığı sürece aşklarının ölümsüz olacağına inanıyorlardı.

Asma kilitlerle dolu korkuluklar tren rayları ile yaya yürüyüş yolunu ayırarak Köln Katedrali’ne doğru uzayıp gidiyordu. Biz de köprünün üzerinden katedrale doğru memleket muhabbeti yaparak yürüdük.

KÖLN KATEDRALİ

Yüzlerce insan vardı katedralin içinde. Dilek mumları ve pencereden giren solgun gün ışığının aydınlattığı katedraldeki her bir köşe bir başka sanat eseriydi. İncil’den sahnelerle süslü renkli camlar, heykeller, taştan oyulmuş vaftizhane, etrafı taş işlemeli bir lahdin üstünde elinde kılıç ve İncil tutan sırtüstü uzanmış bir şövalye heykeli, yüzlerce yıllık ahşap dua masaları ile saatlerce seyretseniz doymayacağınız görsel bir şölendi katedrali gezmek.

Katedrali görmeye gelen turistlerin kovana gelen arılar gibi dolandığı batı kesimindeki giriş kapısının önünde dizlerinin üzerine çökmüş bir adam, futbol topu büyüklüğünde çizdiği dairelerin içine renkli tebeşirlerle ülke bayrakları resmediyordu. O ülkenin vatandaşı olan turistler de kendi bayraklarının olduğu dairenin içine bozuk paralar bırakıyorlardı. En çok para Türkiye bayrağının olduğu dairenin içinde birikmişti.

KUŞLARIN ŞARKISI

Katedralden çıktıktan sonra modern sanatlar müzesini es geçip “illa da çikolata müzesi” diye tutturan çocukların ardı sıra Ren kıyısı boyunca 1.5 kilometre yol yürüdük. Köln de gün akşama doğru devrilirken, yol boyunca etrafta bulunan çınar ağaçlarındaki kuşların şarkısını duymalıydınız!.. Yüzlerce kuş dalların, tek tük kalmış yaprakların arasında sanki akşamın gelişini, havadaki kasveti, Ren’in huzurla akışını, nehre bir kemer gibi dolanan köprüleri, köprülerden geçen arabaları, insanları, sularda hafif hafif salınan gemileri, ışıklarını yakmaya başlayan katedrali, kiliseleri ve kuzey göğünün gittikçe koyulaşan maviliğini anlatıyor, şakıyorlardı...

Çikolata fabrikasına kapanış saatinden yarım saat önce gidebildik ve dönüşte, serin sularıyla sessiz sakin akan nehrin kıyısında bir kafeye oturduk. Köln Katedrali’nin sivri kuleleri tam tepemizdeymişçesine yakındı bize. Akşam olmak üzereydi. Puslu, kasvetli soğukça bir ocak günüydü. Bulutsuz ama kapalı bir havada akşamın ilk alacası nehrin lacivert yanağını okşarken gökte tek tük erkenci yıldızlar parlamaya başlamıştı bile...

Sağıma kendine özgü bir güzelliği, estetiği olan Hohenzollern Köprüsü’nü, soluma heybetli Köln Katedrali’ni alarak oturmayı tercih ettim. Karşımdaki arkadaşım ise bana muhteşem gelen her iki yapıya da sırtını dönmüş, önümüzde uzanan Ren Nehri’nin sularına dalıp gitmişti. Ben yerel biralardan birisini söyledim o yeşil çayı tercih etti. Çocuklar biraz ötede nehrin yanı başındaki yeşil alanda kendi dünyalarına dalmışlar, birbirlerinin, akşam üzeri yanan ışıkların yansıdığı renkli suları ile her geçen an daha da büyülü bir güzelliğe bürünen Ren’in fotoğraflarını çekiyorlardı.

Boynumu kabanımın içine çekip soğuktan korunmaya çalışırken arkadaşım yeşil çayını acele etmeden yudumlayarak bıyık altından bana gülüyordu. “Biz alıştık artık bu soğuklara” dedi. “Gurbet bize biz gurbete alıştık...”

MÜLTECİ ÖYKÜLERİ

Bir bira içimi süresince oturduk ve bana siyasi mülteci olarak Almanya’ya gidişini anlattı. Gurbete alışmak hiç de kolay olmamıştı aslında.

Meriç Nehri’nden geçerken iki kere boğulma tehlikesi geçirişini, nehrin karşı tarafında sazlıklarla kaplı bataklıkta saatlerce Yunan askerlerinden kaçışını ve en sonunda dayanamayıp insanlıktan çıkmış bir halde askerlere teslim oluşunu, mülteci kampı günlerini, sonra bir pasaport uydurup Almanya’ya gidişini anılara, acılara dalıp giderek anlattı.

Almanya’da olduğumuz birkaç gün boyunca böylesine birçok mülteci öyküsü dinledik. Her birinin kendine özgü bir kederi, her birinde özgürce yaşayabilmek için ölümü göze alanların gözü pekliği ve dil-diş bilmediği topraklarda iliklerine kadar hissettikleri eziklik duygusu vardı.

Bugün de başka biçimlerde, farklı yol yöntemlerle ve son yıllarda sayıları hızla artan bir şekilde mülteci göçü devam ediyor batıya. Yaşamak, çalışmak, çocuklarına güvenli bir gelecek bırakabilmek için savaşı, kanı, mahpus duvarlarını geride bırakıp bilinmezliğe yol alıyorlar. Tarifsiz acılara katlanıyorlar. Hep çok özlüyorlar doğdukları, büyüdükleri toprakları. Yine de kan doğruyorlar ekmeklerine, yaralarına tuz basıyorlar. Gurbet onlara onlar gurbete alışıyor...

Özer AKDEMİR,
Pazar Yazıları/Evrensel