Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam15
Toplam Ziyaret560369
Mainz Karnavalı


Komik figürlar, kostümlü danslarla siyasal gelişmelere, gündemdeki olaylara mizahsal anlamda göndermeler yapılarak ırkçıların, politikacıların yerden yere vurulduğu, maskeli ve kostümlü insanların şarkılar eşliğinde dans ettiği, şeker ve çikolataların havada uçuştuğu, „helau“ naralarının yeri göğü inlettiği renk cümbüşü Rosenmontag kutlamalarına
500.000’in üzerinde insan katılır.

17 Şubat 2020, Pazartesi
Lütfullah Çetin

Mainz Karnavalı, her yıl, yılın beşinci mevsimi olarak, çok çılgınca kutlanan bir halk şenliğidir. Mainz Karnavalı aynı zamanda, „Mainz bleibt Mainz, wie es singt und lacht“ adlı televizyon programı sayesinde, Mainz sınırlarını aşmış ve adını tüm dünyaya duyurmuş bir kültür görüngüsüdür de. Son derece ziynetli ve süslü bir sarayda (Kurfürstliches Schloss Mainz) toplanılarak yapılan kutlamalar, televizyon ekranlarından tüm Almanya, Avusturya ve İsviçre’den kalabalık bir izleyici kitlesi tarafından izlenir.

Karnaval kutlamalarına her yıl 11 Kasım günü, saat 11:11:11’den itibaren, „kaçıklar anayasasının“ (Das Närrische Grundgesetz) ilanıyla başlanır. Yapılan bu anayasa ilanının hemen ardından Schillerplatz (Schiller Meydanı) adlı bir meydanda toplanan on binlerce kostümlü ve maskeli kaçık (Narren), Narrhalla-Marsches ve Ritzamban adlı müzik parçaları eşliğinde, çılgınca dans etmeye, coşkulu bir şekilde eğlenmeye başlar.

Noel’in gelişiyle ara verilen kutlamalara 1 Ocak’tan itibaren yeniden başlanır. Çok sayıda dernek ve vakıf tarafından düzenlenen eğlence ve kutlamalar, müzik bandoları ve şarkılar eşliğinde yapılan şehir turları, lokal ve büyük salonlarda yapılan balo ve eğlencelerle, Şubat ayındaki büyük kutlamalara kadar devam eder.

Akıl almaz miktarda alkolün tüketildiği Karnaval kutlamaları son bir haftasında hızını giderek artırmaya başlar. Açılışı Perşembe akşamı Schillerplatz adlı meydandaki Karnaval Çeşmesi (Mainzer Fastnachtsbrunnen) önüne kurulan büyük bir sahne önüne toplanmış on binlerce kadının şarkı ve türküler eşliğinde dans etmesiyle yapılan ve kutlanmasına disko, gazino ve lokallerde gece boyunca devam edilen Weiberfastnacht (kadınlar karnavalı) ile hız kazanan kutlamalar, büyük geçişler eşliğinde, sokak kutlamalarının yapıldığı Rosen Montag (Pembe Pazartesi) günü en doruk noktasına ulaşır.

Komik figürlar, kostümlü danslarla o yılki siyasi gelişmelere, gündemdeki olaylara mizahsal anlamda göndermelerin yapıldığı, ırkçıların, politikacıların yerden yere vurulduğu, maskeli ve kostümlü insanların şarkılar eşliğinde dans ettiği, şeker ve çikolataların havada uçuştuğu, „helau“ (sevinç çığlığı) naralarının yeri göğü inlettiği renk cümbüşü Rosen Montag (Pembe Pazartesi) kutlamalarına 500.000’in üzerinde insan katılır.

Salı gününden itibaren hızı kesilmeye başlayan kutlamalara Aschermittwoch adı verilen Çarşamba günü, bir kukla (Nubbel) yakılıp külleri defnedildikten sonra son verilir.

Anlatılanlara göre bu kutlama geleneği çok eskiye, kış mevsiminin kovulması geleneğine dayanmakta.

Lütfullah Çetin, 06.02.2013.

Bilgi: Bu yılki büyük geçiş, 24 Şubat 2020, Pazartesi günü gerçekleşecek.
Gönlümüzdeki çatlaklardan sızan ışık: Leonard Cohen

Rivayet o ki, Kanada Sanat Konseyi’nden aldığı üç bin dolarlık bursla 1960 yılında Londra’ya giden Leonard Cohen’in ilk yaptığı iş, Olivetti marka bir daktilo ile Burberry’den mavi bir yağmurluk almaktır. Soğuk bir odada oturup hüzünlü şiirler yazan genç birisi için hayli önemli bir adımdır aslında bu. Buna rağmen, Burberry’den alınan yağmurluk, yıllar sonra Famous Blue Raincoat şarkısına ilham veren yağmurluğun ta kendisi midir bilmiyoruz, ama Suzanne şarkısının bir dönem birlikte yaşadığı Suzanne yerine, bir başka Suzanne için yazıldığını biliyoruz bir miktar![1]

Bildiğimiz bir başka şey de, Bird on the Wire şarkısına konu olan Marianne’in hüzünlü öyküsü. 60’ların başında Londra’nın bol yağmurlu ve sisli havasından sıkılan Cohen, büyük annesinden kalan mirasın da verdiği rahatlıkla savrulup durmaktadır. Bankada gördüğü bir veznedarın tenindeki bronzluğun sebebini merak etmiş, onun Yunanistan’dan yeni döndüğünü öğrenince de ilk uçağa atlayıp Atina’nın yolunu tutuvermiştir. Nihaî hedefi, Atina’nın biraz daha ilerisindeki Hydra Adası’dır aslında. Pire’den bindiği feribot, birkaç saat içinde hedefine ulaştıracaktır genç şairi. Hydra’daki sıradan hayat, ruhunda fırtınalar esen ve bunalımdan bunalıma sürüklenen Leonard Cohen açısından tam bir sığınak fonksiyonu görecektir çok geçmeden. Büyük annesinden kalan mirasın 15 bin dolarıyla, bütün itirazlara rağmen hiç mütereddit davranmadan beyaz badanalı bir ev satın alması, bunun somut bir göstergesidir mesela. Kuvvetle muhtemeldir ki, Lawrence Durrel’den sonra bir Yunan adasında mekân tutan yüreği yaralı ilk Batılıdır Leonard Cohen...  

Hydra’daki beyaz badanalı evin balkonu, sabahın erken saatlerinden itibaren kuş cıvıltıları, martı çığlıkları ve rüzgârın uğultusunun yanı sıra, Oivetti’nin tuşlarından yansıyan şakırtıya da tanıklık edecektir uzunca bir süre. Gene de, Leonard Cohen’in The Favorite Game isimli fantazmagorik romanı ile Flowers for Hitler isimli şiir kitabını yazdığı yılların sorunsuz yaşandığını söylemek bir hayli zordur. Şiirler için bol miktarda uyuşturucu, romanlar içinse uzo ve şarap yıkıp geçmektedir ortalığı çünkü. Kimi zaman da, tersinden başlayan kayıt kabul koşulları egemendir Hydra’nın insanı ta içeriden kuşatan iklimine.

Leonard Cohen, Fotoğraf: Gunter Zint, 1970 Çığlığını çılgınlıklardan ve çıngıraklardan esirgemeyen güçlü şairler gayet iyi bilirler: Yaratıcılığı besleyen temel unsur aşktır. Aşktan mahrum manzumeler, kâğıtlara iliştirilse bile, yüreklerin solgun kıyısına ulaşamamaktadır pek fazla. Kazara yaklaşmaya kalkışsa, öpülesi dudaklara yakışmadığını hemen sezen akide şekerleri misali eriyip gitmektedir usul usul. Oysa, mavisi mora çalan Akdeniz ufkunda, aşkın kendisi bir kenara, esintisi bile yelken aramaktadır yol yordam uyarınca. Bu ise Leonard Cohen hesabına daha fazla uyuşturucu, daha fazla alkol demektir tabii ki. Ta ki, bir gün markette o mucizevî yaratık bütün varlığıyla karşısına çıkana kadar...

Nelere ilham vereceğinden henüz habersiz bulunan kadının ismi Marianne Ihlen’dir ve güzelliğini örseleyen yahut besleyen küçük bir kusuru vardır: Evlidir ve sanki bu yetmezmiş gibi, dört aylık oğlunu da taşımaktadır kucağında! Bird on the Wire’ın dizelerine ve notalarına bütün cesaretiyle müdâhil olan Norveçli bu güzel kadın, aradaki bütün ayrılıklara ve kırgınlıklara rağmen, ölene kadar dost, arkadaş ve sevgilidir Cohen için. Birbirlerine, hüznün gölgesinde gizlenen bir öfkeyle seslendikleri bütün zamanlar dâhil! Öyle ki, kanser hastası Marianne, Leonard Cohen’in ona gönderdiği son mektubu dinlerken gözlerini kapatacak ve başında bekleyen arkadaşlarının şaire bildirdiğine göre, huzur içinde tamamlayacaktır yeryüzü sürgününün son günlerini.[2] Hey, That’s No Way to Say Goodbye, So Long, Marianne boşuna yazılıp bestelenmemiştir bir başka ifadeyle...

2.

Leonard Cohen, gençliğinden başlayıp yaşlılığına uzanan girintili çıkıntılı anaforlara aldırmadan, hemen her yerde ve hemen her fırsatta, işitmeyi ihmal etmeyen kulaklara ve kayıt cihazlarına, esasen şarkıcı değil, şair ve yazar olduğunu söyleyecektir. Öyledir de. En azından, kendisiyle ve kâinatla sürdürdüğü kavgadan yorulup perişan bir hâlde mistisizmin serin kanatlarının altına sığındığı bütün zaman dilimlerinde yüreğini parçalayan çileler ve o acıların söze dökülme biçimi bunun böyle olduğunu ifade etmektedir hepimize. Meselenin müzisyenlik kısmına, tıpkı sahneye çıktığı ilk günkü gibi panik ataklar eşlik edecek, sadece, İstanbul’a da uğradığı “sahnelere ve hayata elveda turu”nda bir miktar rahat nefes alacaktır.[3] Judy Collins’in ısrarıyla, dizleri titreye titreye ilk kez adım attığı sahnede Suzanne’i yanlış okuduğu yetmiyormuş gibi, bir de sözlerini unutmuş ve kaçarak kulise sığınmak dışında bir çare bulamamıştır oysa. Britanyalı gazeteci Sylvie Simmons tarafından yazılan I’m Your Man: The Life of Leonard Cohen isimli yetkin biyografiye bakılırsa eğer, asıl idollerini müzik dünyasından değil, edebiyat dünyasından seçtiği görülecektir zaten. Bu idollerin ilk sırasında, aşk yorgunu ve kırgını şiirleriyle acının şafağında ışıldayan İrlandalı şair William Butler Yeats’in yer alması fazla incitmez zihnimizi. Ancak, kızına ismini verecek ölçüde sevdiği İspanyol şair Federico García Lorca’nın trajik sonu, Cohen’in yazgısında yolunda gitmeyen hırpalanmışlıklar bulunduğu gerçeğiyle yüzleştirir bizi.[4] McGill ve Columbia üniversitelerindeki tahsili sırasında ise bu isimlerin yanına, Lev Tolstoy, Marcel Proust, T.S. Eliot, James Joyce ve Ezra Pound’u da iliştirecektir özenle.[5]  

Leonard Cohen çocukları Lorca ve Adam'a Peter Pan okurken, Fotoğraf: Dominique Boile

3.

Yazarlığını ve şairliğini ön plana çıkartmak, hiç şüphesiz, Leonard Cohen’in müzikle kurduğu ilişkiyi gözden kaçırmamızı gerektirmiyor.  Bilhassa küçük yaşlarında, muhtemelen içine doğduğu Yahudi gettosunun da tesiriyle, folk şarkılarıyla ilgilendiğini biliyoruz mesela. Ne var ki, müzikle doğrudan bir bağlantı kurmak istememesinin gerisinde, belki de o ilk trajik tecrübe yatıyordur. Hikâye hakikaten travmatiktir ama: Yirmili yaşlarının hemen başında, tenis kortunda tanıştığı İspanyol bir delikanlıdan gitar dersleri almaya başlıyor Leonard Cohen. Birkaç ders gayet iyi gidiyor üstelik. Lakin, dördüncü derste birdenbire ortadan kayboluveriyor İspanyol hoca. Meraklanıp kaldığı eve telefon eden Leonard Cohen, gencecik gitar hocasının kendini öldürdüğünü öğreniyor. Genç şairin hiç beklemediği bu cevap, bir kıymık misali zihninin karanlık bir köşesine batacak ve bir daha da çıkmayacaktır ne yazık ki. Yolunu yöntemini bilmiyoruz ancak bu derin travma hayli belirleyicidir Leonard Cohen’in bildiğimiz Leonard Cohen sularına sürüklenmesinde. Yıllar sonra, Avusturya’da verdiği bir konser esnasında, “Bu genç adam hakkında hiçbir şey duymamıştım. Montreal’e neden gelmişti, o tenis kortunda ne arıyordu ve neden durup dururken canına kıymıştı? Bunlara dair hiçbir fikrim yoktu. Müziğimin temelinde biraz da bu trajedi yatıyor galiba” deyişine bakılırsa, aradan geçen zamanın onarıcılığına rağmen tesirini asla yitirmeyen, kâbus gibi bir gönül yarasıdır bu.  

Chelsae HotelLeonard Cohen, yeryüzünün müzik tarihine asıl okunaklı kaydını, New York’taki o ünlü Chelsea Hotel’de kaldığı yıllarda yaptıracaktır hiç şüphesiz. Yıllar sonra bu satırların yazarının da birkaç günlüğüne konuk olacağı Chelsea Hotel’in dördüncü katındaki odasında, gündüzleri küçük defterini şiirle dolduran, akşamları da Manhattan’daki muhtelif mekânlarda sahneye çıkan bir Leonard Cohen vardır artık karşımızda. Kendisini dinlemeye gelenler arasında, bugün bile zihnimize ve ruhumuza yabancı düşmeyen isimler mevcuttur üstelik. Geçtiğimiz yıllarda yayımlanan M Treni ile Misak-ı Millî sınırları dâhilinde de hayli ilgi çeken Patti Smith oradadır mesela.[6] Cohen’in Beautiful Losers kitabının katıksız bir hayranı hâlinde Chelsea Hotel’in koridorlarını arşınlayan Lou Reed de Patti Smith’in hemen yanıbaşındadır. Ve nihayet, Suzanne şarkısını dilinden düşürmeyen Jimi Hendrix karşı köşeden gülümsemektedir muzip bir ifadeyle...

Lakin, nasıl demeli, nasıl söylenmeli yahut dile getirirken nerelere gizlenmeli, Janis Joplin vardır bir de. Varlığıyla hemen dikkat çeken Janis Joplin, Chelsea Hotel’in sadece müdavimi değil, bir miktar kurbanıdır da zaten.[7] Leonard Cohen’in bir veya birkaç gece odasında ağırladığı Janis Joplin’in Chelsea Hotel şiirinin ve şarkısının esas kahramanı olması hiç de şaşırtıcı değildir bu yüzden. Şaşırtıcı olan, Cohen gibi incelikleri önceleyen bir insanın, Joplin’i anlatırken pornografik diye nitelemekte hiç de güçlük çekmeyeceğimiz bir şiiri nasıl yazabildiği ve yazdığı yetmezmiş gibi, “giving me head/ on the unmade bed” dizelerini nasıl gün ışığına çıkartabildiğidir...  

4.

Leonard Cohen’in bir diğer yakın arkadaşı da önceki yıl Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Bob Dylan’ın ta kendisidir. Müzik yapma tarzları birbirlerinden hayli farklı bir seyir izlese de, ortak yönleri hiç de yabana atılır gibi değildir. Bir kere, ikisi de Yahudilik gibi sağlam bir kültürel arka plana sahiptir, ikisi de, edebiyat kadar, Kitabı-ı Mukaddes’in sayfalarını süsleyen çarpıcı imgelere de bir hayli düşkündür.[8] 80’lerin başlarında dostukları bir hayli ilerlediği için olsa gerek, Cohen, Bob Dylan’ı dinlemek için kalkıp Paris’e gitmeye üşenmemiştir bile. Konserden sonraki sabah iki şair/ müzisyen, Paris’in ünlü cafelerinden birinde bir yandan Gitanes eşliğinde acı Fransız kahvelerini yudumlamakta, bir yandan da müzik ve edebiyat dünyasına dair dedikoduların şafağına yakın tutmaktadır akıllarını fikirlerini.

Leonard CohenBob Dylan, bir ara fırsatını bulup sözü çok sevdiği Hallelujah’a getirecek ve bu şiirin yazılmasının ne kadar sürdüğünü soracaktır Leonard Cohen’e. Beş yıl rakamını telaffuz etmekten utanan Cohen de, “İki yıl” diyerek geçiştirmeye çalışacaktır durumu. Bob Dylan’a söylemese de, o beş yıl boyunca Chelsea Hotel’in duvarlarına başını vura vura tamamlayabilmiştir söz konusu şiiri Cohen. Muhtemelen, muhatabının bunu anlamayacağını düşündüğü için kendisine saklamıştır bu bilgiyi. Hemen arkasından da, jeste jestle karşılık verme kaygısıyla, Bob Dylan’ın son albümündeki I and I şarkısını ne kadar sürede kaleme aldığını soracaktır Cohen. Dylan’ın “On beş dakika” cevabı, Nobel alışını haklı çıkartacak bir yalınlıktadır elbette! Üstelik, Cohen, “Bence Dylan abartmıştı, en fazla on dakika sürmüştür” sözleriyle netliğe kavuşturacaktır bir süre sonra meseleyi. Eh, Bob Dylan da bütün bu mukayeselerden bir şeyler öğrenmiştir tabii ki. Kim bilir kaç yılın ardından, Los Angeles’ta karşılaştıklarında, bu kez, yaşayan en ünlü şarkı sözü yazarının kim olduğu sorusunu bırakacaktır orta yere. O yıllarda, Zen-Budizm terbiyesinin gölgesine sığınan Leonard Cohen de, “Sen bir numarasın Bob, ama ben de iki numarayım” cevabını verecektir bütün samimiyetiyle. Aradan geçen yıllar, Bob Dylan’ı da aynalarla yüzleştirmiştir anlaşılan. Hiç tereddütsüz dile getirdiği, “Hayır, sen bir numarasın, ben ise sıfırım sadece” itirazı başka nasıl açıklanabilir ki?

5.

Leonard Cohen’le ölmeden önce son söyleşiyi yapan The New Yorker muhabiri David Remnick, şarkıcının ömrünün neredeyse tamamında ama bilhassa son yıllarında uhrevî âleme olan ilgisinin yoğunlaştığını yazacaktır bütün açıklığıyla. Ölümünden bir yıl önce Los Angeles’ta Cohen’in evinde yapılan söyleşi, hayatı arayışlarla geçen şairin, tıpkı İsmet Özel gibi, bir duvardan diğerine yol aradığını serecektir gözler önüne. Bir taraftan Yahudi mistisizmiyle ilgili metinler okumakta, diğer taraftan Budist öğretinin inceliklerini anlatan kitapları masasının üzerinden ayırmamaktadır. Remnick’in verdiği bilgiye göre, son günlerinde, bu topraklara hiç de yabancı olmayan Sabatay Sevi’ye bile düşürecektir yolunu Cohen.[9]

Tabii bu arada, Cohen’in ömrünün beş yılını, Japon Zen-Budizm üstadı Kyozan Joshu Sasaki Roshi’nin önderliğinde California dağlarındaki bir Zen tapınağında küçücük bir hücrede dinlendirdiğini de geçirmek gerekiyor kayıtlara. Cohen’den bir yıl önce, 107 yaşında ölen Kyozan Joshu Sasaki Roshi, mistik arayışlarını mütemadiyen sürdüren Cohen’in en önemli yol göstericilerinden ve kılavuzlarından birisidir zaten. Beş yıl, İslam tasavvufunun çilehânelerine benzer yöntemler eşliğinde ruhunu eğitmeye soyunan Cohen, Budizm’in önemli mertebelerinden keşiş seviyesine yükselmekle birlikte, susuzluğunu dindirememiştir ne yazık ki... Roshi’nin isminin de karıştığı seks skandalları dolayısıyla manastırı terk etmesi ise bugün bile ayrı bir muammadır zaten.

Ancak Cohen, o kadar çabuk vazgeçip pes eden bir insan da değildir. Zen manastırı tecrübesinin hemen ardından Mumbai yollarına düşmesi bunun küçük bir göstergesidir sadece. Orada, Advaita Vedanta üstadı Ramesh Balsekar’ın dizinin dibine çökecek, Chelsea Hotel’de duvarlara vurduğu başını, Uzakdoğu’nun derinleşme kabiliyetini bağrının yufka bir yerinde barındıran ve sadeliğiyle insanı ürperten tapınaklardaki taşlara yaslayacaktır. Budist tapınaklarının modern zihni kendine hayran bırakan sadelik serüveni, hiçbir işe yaramasa bile, Anthem’i armağan edecektir Cohen’e ve ondan medet uman bütün hayranlarına. Yazılması ile çözülmesi, sezilmesi ile kelimelere dizilmesi neredeyse 10 yıl süren bu şiir/ şarkı, umut hasretindeki ruhlara küçük bir kandil düşürmüştür belki de...

Ring the bells that still can ring
Forget your perfect offering
There is a crack in everything
That’s how the light gets in

The Musée d’art Contemporain de Montréal’de açılan Cohen’e Saygı sergisinin ismi bile bunun somut bir göstergesi değil midir zaten? Kandillerin ya da mendillerin ışığı, ruhlarımızı saran çatlaklardan sızacak bir yol bulmuştur belki de kendisine. Şöyle de söylenebilir mi acaba: “Bereket, her yerde biraz çatlak var/ Ki oradan sızar bütün ışıklar...”[10]

[1] Şarkı Okuma Kitabı, Ses ve Sözle Denemeler, Bülent Somay, Metis, İstanbul 2016.
[2] Marianne Ihlen’in büyük annesi, artık kahve falına mı yoksa avuçlarındaki derin çizgilere bakarken mi görmüştür bilmek mümkün değil ama “altın dilli” bir erkekle buluşacağını ve ona âşık olacağını söylemiştir torununa. Oysa, Marianne, kendi ifadesiyle, zaten “altın dilli” birisiyle, bir romancıyla evlidir. Jack Kerouac ve William Burroughs ekolüne bağlı bu romancının ismi Axel Jensen’dir. Ki, Cohen’in çok sevdiği o küçük çocuk da babasının ismini taşımaktadır zaten. 
[3] Leonard Cohen, Zen tapınağında ruhunu eğitmeye çalışırken, mali işlerine bakan 17 yıllık arkadaşı ve hayranı Kelley Lynch, nasıl becermişse becermiş, şairin onca yıllık birikimini har vurup harman savurmuştur. Cohen’in kızı Lorca’nın dikkati sayesinde bu skandalın ortaya çıkartılması pek bir işe yaramamıştır aslında. Lynch mahkûm edilmiştir edilmesine ama Cohen beş parasız kalmıştır. İlerlemiş yaşında bütün dünyayı kapsayan bir turneye çıkmasının sebebi, söylemesi zor olsa da, parasızlıktır. 
[4] Lorca, İspanya İç Savaşı sırasında, henüz 38 yaşında iken faşistler tarafından kurşuna dizilerek öldürülmüştü. Geniş bilgi için: https://www.britannica.com/biography/Federico-Garcia-Lorca
[5] Kızına Lorca ismini veren Cohen’in, Lorca’yı öldüren ideolojiyi savunan ve bu uğurda mahkûm olmayı bile göze alan Ezra Pound’u da sevebilmesi, şair tabiatının bir yansıması olsa gerek. https://www.poetryfoundation.org/poets/ezra-pound
[6] M Treni ile ilgili faydalı bir deneme: Patti Smith: Bir İlham Öğretisi, Gökçe Gündüç. http://www.artfulliving.com.tr/edebiyat/patti-smith-bir-ilham-ogretisi-i-4428
[7] http://www.telegraph.co.uk/music/artists/how-never-seen-before-letters-reveal-the-inner-world-of-janis-jo/
[8] Öyle ki, Cohen, yazdığı mısralara “verse/ ayet” demekten çekinmeyecektir.
[9] https://www.newyorker.com/magazine/2016/10/17/leonard-cohen-makes-it-darker
[10] http://macm.org/en/exhibitions/leonard-cohen/ A Crack in Everything ismini taşıyan sergi, 8 Nsan 2018’e kadar açık. Yolu Montreal’e düşenlere tavsiye edilir...
  
72 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Köln Ziyareti



Gurbet bize biz gurbete alıştık
Özer AKDEMİR

Tek tük yağmur damlalarının atıştırdığı kasvetli bir günün öğleden sonrası vardık Köln’e. İnsanların, hayvanların, sokakların ve gri bulutların dahi alışkın bir düzen içerisinde hareket ettiği tipik bir Alman kenti idi Köln.

Bizi kente getiren arkadaşımız yıllardır Almanya’daydı. Dortmund’da oturuyordu ve onlarca kez gördüğü Köln onun için misafirlerini gezdirmeye getirdiği bir kentti artık sadece. Türkiye’den misafirler geldiğinde, onları yüz kilometre uzaklıktan Köln’e getiriyor, nehrin yanındaki özel hastanenin otoparkına aracını park edip, Ren Nehri’nin kıyısına iniyor, “Buyurun, Köln’ü gezmeye buradan başlayabiliriz” diyordu.

AŞIKLAR KÖPRÜSÜ

Bize de aynısını yaptı. Nehir boyunca sıralanan Alman evlerinin güzelliğini fotoğraflamaya çalışırken sabırla bekledi bizi. Sonra, her iki ucunda ata binmiş yeşile boyalı imparator heykellerinin bulunduğu Hohenzollern Köprüsü’ne doğru yürüdük. Üzerinden neredeyse dakikada bir tren geçen köprünün girişindeki demir korkuluklara on binlerce rengarenk kilit asılmıştı. Anadolu’da çaput, bez bağlanan adak ağaçlarının yerini burada köprü korkulukları almıştı! İrili ufaklı kilitlerin üzerinde sevgililerin adları yazıyordu. Sevgililer bu asma kilitlerin anahtarlarını Ren Nehri’ne atıyorlardı. Böylece anahtar nehirden çıkarılıp kilit açılmadığı sürece aşklarının ölümsüz olacağına inanıyorlardı.

Asma kilitlerle dolu korkuluklar tren rayları ile yaya yürüyüş yolunu ayırarak Köln Katedrali’ne doğru uzayıp gidiyordu. Biz de köprünün üzerinden katedrale doğru memleket muhabbeti yaparak yürüdük.

KÖLN KATEDRALİ

Yüzlerce insan vardı katedralin içinde. Dilek mumları ve pencereden giren solgun gün ışığının aydınlattığı katedraldeki her bir köşe bir başka sanat eseriydi. İncil’den sahnelerle süslü renkli camlar, heykeller, taştan oyulmuş vaftizhane, etrafı taş işlemeli bir lahdin üstünde elinde kılıç ve İncil tutan sırtüstü uzanmış bir şövalye heykeli, yüzlerce yıllık ahşap dua masaları ile saatlerce seyretseniz doymayacağınız görsel bir şölendi katedrali gezmek.

Katedrali görmeye gelen turistlerin kovana gelen arılar gibi dolandığı batı kesimindeki giriş kapısının önünde dizlerinin üzerine çökmüş bir adam, futbol topu büyüklüğünde çizdiği dairelerin içine renkli tebeşirlerle ülke bayrakları resmediyordu. O ülkenin vatandaşı olan turistler de kendi bayraklarının olduğu dairenin içine bozuk paralar bırakıyorlardı. En çok para Türkiye bayrağının olduğu dairenin içinde birikmişti.

KUŞLARIN ŞARKISI

Katedralden çıktıktan sonra modern sanatlar müzesini es geçip “illa da çikolata müzesi” diye tutturan çocukların ardı sıra Ren kıyısı boyunca 1.5 kilometre yol yürüdük. Köln de gün akşama doğru devrilirken, yol boyunca etrafta bulunan çınar ağaçlarındaki kuşların şarkısını duymalıydınız!.. Yüzlerce kuş dalların, tek tük kalmış yaprakların arasında sanki akşamın gelişini, havadaki kasveti, Ren’in huzurla akışını, nehre bir kemer gibi dolanan köprüleri, köprülerden geçen arabaları, insanları, sularda hafif hafif salınan gemileri, ışıklarını yakmaya başlayan katedrali, kiliseleri ve kuzey göğünün gittikçe koyulaşan maviliğini anlatıyor, şakıyorlardı...

Çikolata fabrikasına kapanış saatinden yarım saat önce gidebildik ve dönüşte, serin sularıyla sessiz sakin akan nehrin kıyısında bir kafeye oturduk. Köln Katedrali’nin sivri kuleleri tam tepemizdeymişçesine yakındı bize. Akşam olmak üzereydi. Puslu, kasvetli soğukça bir ocak günüydü. Bulutsuz ama kapalı bir havada akşamın ilk alacası nehrin lacivert yanağını okşarken gökte tek tük erkenci yıldızlar parlamaya başlamıştı bile...

Sağıma kendine özgü bir güzelliği, estetiği olan Hohenzollern Köprüsü’nü, soluma heybetli Köln Katedrali’ni alarak oturmayı tercih ettim. Karşımdaki arkadaşım ise bana muhteşem gelen her iki yapıya da sırtını dönmüş, önümüzde uzanan Ren Nehri’nin sularına dalıp gitmişti. Ben yerel biralardan birisini söyledim o yeşil çayı tercih etti. Çocuklar biraz ötede nehrin yanı başındaki yeşil alanda kendi dünyalarına dalmışlar, birbirlerinin, akşam üzeri yanan ışıkların yansıdığı renkli suları ile her geçen an daha da büyülü bir güzelliğe bürünen Ren’in fotoğraflarını çekiyorlardı.

Boynumu kabanımın içine çekip soğuktan korunmaya çalışırken arkadaşım yeşil çayını acele etmeden yudumlayarak bıyık altından bana gülüyordu. “Biz alıştık artık bu soğuklara” dedi. “Gurbet bize biz gurbete alıştık...”

MÜLTECİ ÖYKÜLERİ

Bir bira içimi süresince oturduk ve bana siyasi mülteci olarak Almanya’ya gidişini anlattı. Gurbete alışmak hiç de kolay olmamıştı aslında.

Meriç Nehri’nden geçerken iki kere boğulma tehlikesi geçirişini, nehrin karşı tarafında sazlıklarla kaplı bataklıkta saatlerce Yunan askerlerinden kaçışını ve en sonunda dayanamayıp insanlıktan çıkmış bir halde askerlere teslim oluşunu, mülteci kampı günlerini, sonra bir pasaport uydurup Almanya’ya gidişini anılara, acılara dalıp giderek anlattı.

Almanya’da olduğumuz birkaç gün boyunca böylesine birçok mülteci öyküsü dinledik. Her birinin kendine özgü bir kederi, her birinde özgürce yaşayabilmek için ölümü göze alanların gözü pekliği ve dil-diş bilmediği topraklarda iliklerine kadar hissettikleri eziklik duygusu vardı.

Bugün de başka biçimlerde, farklı yol yöntemlerle ve son yıllarda sayıları hızla artan bir şekilde mülteci göçü devam ediyor batıya. Yaşamak, çalışmak, çocuklarına güvenli bir gelecek bırakabilmek için savaşı, kanı, mahpus duvarlarını geride bırakıp bilinmezliğe yol alıyorlar. Tarifsiz acılara katlanıyorlar. Hep çok özlüyorlar doğdukları, büyüdükleri toprakları. Yine de kan doğruyorlar ekmeklerine, yaralarına tuz basıyorlar. Gurbet onlara onlar gurbete alışıyor...

Özer AKDEMİR,
Pazar Yazıları/Evrensel