Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam72
Toplam Ziyaret659283
Kültürlerarası İletişim

Kültürlerarası İletişim Becerisi ve Önemi

Kültürlerarası iletişim becerisi günümüz dünyasında giderek önemini artıran bir beceri olarak tanımlanıyor. Çok uluslu şirketlerin çalışanlarında aradığı başlıca yeteneklerden biri olmakla beraber, kişilerin günlük yaşamlarında faydasını çokça görebildiği bir nitelik olan kültürlerarası iletişim becerisini geliştirmek için pek çok farklı yöntem ve araç bulmak mümkün.

Peki kültürlerarası iletişim becerisi neden bu kadar önemli ve bu beceri hayatımızın hangi noktalarında bize katkı sağlar?

Margaret Cameron McLaren’ın 1998 yılında çıkardığı Kültürel Farklılıkları Yorumlamak: Kültürlerarası İletişimde Zorluklar kitabında dediği gibi; “Kültür bir insanlık fenomeni, bizim fiziksel ve zihinsel olarak varlığımızdır. Yere, zamana, kişiye göre farklılık gösteren, aynı zamanda hem var olan ve değişen bir durumdadır. Bu bağlamda tanımlayabileceğimiz kültür bizim kişilerle ilişkilerimizi, eylemlerimizi ve çevremizi etkiler.”

Kültürlerarası iletişim ise kişinin kendi kültüründen farklı kişilerle kurduğu iletişimin başarısını ve etkisini ifade ediyor. Hayatımıza etkisini de tam olarak bu noktada görebiliyoruz. McLaren’in dediği gibi, tanımlanırken bu kadar farklı değişkeni göz önünde bulundurduğumuz ve sınırlamanın da bir o kadar zor olduğu kültür ile günlük hayatımızda ve iş yaşamında çok geniş bir yelpazede karşılaşıyoruz. Beraber çalıştığımız, zaman geçirdiğimiz, yolda karşılaştığımız insanların hepsi bu değişkinlik çerçevesinde kendimizden farklı bir kültüre sahip oluyor. Bu farklılıkları bazen düşünce farklılıklarında, bazen alışkanlıkların farklılaşması olarak görüyoruz.

Bu farklılıkları anlamak her zaman kolay olmayabiliyor. Farklı bir kültür olarak nitelendirdiğimiz noktalara karar vermek bazen çok kafa karıştırıcı olabiliyor. Kişilerle benzer noktalarımız azaldıkça, onların farklı bir kültürden olduklarını anlamamız kolaylaşıyor. Aynı şekilde, kişilerle ne kadar çok ortak noktamız varsa onların farklılıklarını görmek zorlaşıyor. Bu da aslında kültürel bir fark göremediğimiz kişilerle yaşanabilecek herhangi bir anlaşmazlık ya da iletişim kazasını çözmemizi zorlaştırıyor.

Kültürlerarası iletişim becerisi tam olarak burada hayatımıza etki edebilir. Kültürlerarası iletişim yabancı dil bilmek veya farklı yemekleri sevebilmek değil, kültür kavramı ile ilgili bilgi sahibi olmak ve bunları doğru yorumlayabilmektir.

Kişi kültür konsepti hakkında yeterli bilgi ve farkındalığa sahip oldukça, öncelikle kendi kültürü hakkında daha önce göremediği katmanları görecek, anlayabilecektir. Kendi kültürü hakkında bu katmanları inceleyebilen ve farkına varan bir kişi, kültürel farklılıkları küçük ya da büyük olmaksızın daha kolay görebilecek ve bu farklılıkların iletişimlerine etkilerini yorumlayabilecektir.

Her beceride olduğu gibi kültürlerarası iletişim becerisi de pratik yaparak geliştirilebilir. Bu konuda kendini geliştirmek isteyen bir kişi bu konuda bilgiler edinmeli ve daha da önemlisi kendisininkinden farklı bir kültüre sahip insanlarla konuşmalı, onları tanımalıdır. Bu beceriyi geliştirme yolunda, kişinin önüne çıkan farklılıklar fazlalaştıkça ve belirginleştikçe beceriyi geliştirmedeki hız ve etki artar. Kişi hem kendini hem de farklılıkları daha iyi anlar ve bunları içselleştirebilir.

Türk Kültür Vakfı

İlgili Yazı
Küresel Yurttaşlık

Sessizliğin peşinde bir yazar

Kİ AVARE; VLADİMİR VE ESTRAGON’UN BEKLEYİŞİ...

İrlandalı genç yazar Samuel Beckett (13 Nisan 1906 / 22 Aralık 1989) Gestapo’dan kurtulmak için Fransa’nın güneyinde saklanır. Savaşın bitiminde Paris’e döner ve bundan böyle Fransızca yazmaya karar verir. Aslında ana dili İngilizceden vazgeçmemiş, iki dilli yazar statüsüne bürünerek aynı zamanda kendi metinlerini bir dilden diğerine çeviren çok özel bir yazar-çevirmene dönüşmüştür.

Gönüllü sürgün olmak, Fransızca yazmak, o güne dek yazdığı şiir ve düzyazıda yalınlık arayışında olan yazarın kelime dağarcığını ve sözdizimsel hamlelerinin çeşitliliğini azaltma amacıyla giriştiği istençli bir eylemdi: “Kendimi daha da yoksullaştırma arzusuyla İngilizceyi bırakıp Fransızca yazmaya başladım.”

1948’de Fransızca yazdığı iki perdelik oyunu Godot’yu Beklerken için de “Godot’yu yazmaya rahatlamak, o sırada yazdığım korkunç düzyazıdan kendimi kurtarmak için başladım.” der.

Kendisini dünya çapında bir üne kavuşturan Godot’yu Beklerken’in konusu çocuksu denecek kadar basittir:

İki avare (birbirlerine Didi ve Gogo diye seslenen) Vladimir ve Estragon, Godot’yu beklemek için akşam karanlığında bir yerde yazarın “Ağaçlı kır yolu” diye betimlediği belirsiz bir yerde buluşurlar. Boş boş konuşarak, bir türlü gelmeyen ve asla gelmeyeceği belli olan Godot’yu beklemekten başka hiç bir şey yapmazlar. Ama kaygılıdırlar: Randevu saatini unutmuş olabilirler mi? Godot gelmiş, onları bulamayıp gitmiş olabilir mi? Beklerken ne yapmalı?

BECKETT: ‘GODOT’NUN KİM OLDUĞUNU BİLMİYORUM. VAR OLUP OLMADIĞINI BİLE BİLMİYORUM!’

Godot’nun kim olduğu konusunda eleştirmenler tarafından sayısız tezler üretilmiştir ama Beckett hepsini bir çırpıda silip atar: “Godot’nun kim olduğunu bilmiyorum. Var olup olmadığını bile bilmiyorum. Ve onu bekleyen iki kişinin buna inanıp inanmadıklarını da bilmiyorum.”

Birinci perdenin ortasında sahneye başka bir çift girer: sert adam Pozzo ve devamlı ezerek aşağıladığı kölesi, tasmalı bir alt insan olan Lucky. Yapıtın amacı insanlık durumunun perişanlığını ortaya koymaktır. İki kafadar tüm insanlığı temsil ederler (Pozzo: “Siz kimsiniz?” / Vladimir: “Biz insanız”).

BİLİMSEL DİLİN PARODİSİ!

Hayatın anlamsızlığının başlıca nedenlerinden biri dilin yetersizliğidir. Beckett gençliğinde derinlemesine okuyup incelediği Descartes’ın “Düşünüyorum o halde varım” formülüne karşı çıkar. Binlerce yıldır filozofların çözememiş olduğu varoluşsal sorunları ele almak için nasıl bir dil kullanabilir?

Düşünmek hayatın mantıksızlığını ortaya çıkarmaktan başka işe yaramaz: Pozzo kölesi Lucky’ye yüksek sesle düşünmesini emrettiğinde Lucky’nin adeta soluksuz söylediği beş sayfalık metin ipe sapa gelmez sözcüklerden oluşan ve bilimsel dilin parodisini yapan bir tirattır.

Dilin yetersizliği Estragon ve Vladimir’in diyaloglarında da karşımıza çıkar zira kendilerini ifade etmek için hep doğru sözcüğü bulmaya çabalarlar. Önünde bekledikleri bitki tam olarak nedir? Bir “çalı” mı? yoksa “ağaççık” mı? İkinci perdede yine tartışırlar. Sıkıntıdan kurtulmak için yapmaya çalıştıkları nedir? Bir “eğlenme” mi? “rahatlama” mı, yoksa “oyalanma” mı?

BECKETT’İN ARAYIŞ VE TEREDDÜTLERİ

Ancak elbette bu arayışların içinde dil değiştirmiş olan Beckett’in kendi arayış ve tereddütlerinin de izi olması gerektir. Kısacası, işlevsiz bir araç olan dilin amacı hep beklemekle geçen hayatın boşluğunu doldurmaktan ileri gidemez: “Beklerken, madem ki sessiz kalamıyoruz, fazla heyecanlanmadan sohbet etmeye çalışalım” der Estragon.

Fakat can sıkıntısı berduşların peşini bırakmaz: “Hiçbir şey olmuyor, ne gelen var ne giden, korkunç bir şey.” Bütün yapmaya çalıştıkları da sadece yaşadıklardan emin olabilmek için sarf ettikleri gayretten ibarettir: “Her zaman bizi var olduğumuza inandıracak bir şeyler buluyoruz, değil mi Didi?”

Zaman doldurulması gerekli bir boşluktur. Pozzo’nun Lucky’ye ettiği eziyeti bile bu şekilde algılarlar: “Böylece zaman geçiriyoruz. /- Zaten geçecekti. /- Evet ama daha yavaş.”

Kurtuluş olanaksızdır ve bekleyişin azabı ölene dek devam edecektir. İnsanlık şiddete boğulmuş ve kötülük iyiliğe ezici bir üstünlük sağlamıştır. Bu yüzden Estragon’a göre, Pozzo ve Lucky’nin gerçek adları aslında Kabil ve Habil olabilir. Bu koşullar altında insanın aklını yitirmesi işten değildir. “Hepimiz deli doğarız. Bazıları öyle kalır.”

Belaların mantıklı bir açıklaması olamaz. İki perde arasında Pozzo’nun neden birden “kader gibi kör”, Lucky’nin de neden sağır olduğunu öğrenemeyiz. Delirmemeyi başarsa bile, insan mutsuzdur.

Adı ironik şekilde “şanslı” anlamına gelen Lucky, bir köledir ve devamlı taşıdığı bavulları omuzlarına çökmüş olan dünya dertlerinin ağırlığıdır.


SORULAR... SORGULAMALAR...

Pozzo’ya “Bavullarını niye hep elinde taşıyor? Yere koyamaz mı?” diye sorar Vladimir ve Estragon, ama birçok metafizik sorunun olduğu gibi, bu sorunun da yanıtı yoktur. “Dünyanın gözyaşları kalıcıdır. Bir insan ağlamaya başlayınca, bir yerde bir başkası susar. Gülmek konusunda da aynı şey geçerli.” der Pozzo. Vladimir “Neyin var senin?” diye sorduğunda, Estragon “Mutsuzum” diye hayıflanır.

Beckett bu durumda dine sığınmanın da bir saflık olacağını ima eder. Özellikle birinci perdede İncil’in çelişkilerle dolu olduğunu gösteren diyaloglar bulunur.

Hıristiyan inancında, İsa kendisiyle birlikte çarmıha gerilen iki suçludan birinin bütün günahlarını bağışlayarak, Cennet’e gideceğini bildirmiştir. Oysa, Vladimir dört İncil’den sadece birinin bunu belirttiğini, diğer üç havarinin bu olaya hiç değinmemiş olmasına rağmen insanların neden buna inandığını bir türlü anlayamadığını söyleyince Estragon şöyle yanıtlar: “İnsanlar keriz de ondan!”

İNTİHAR TEMASI...

Tek çare gibi gözüken intihar, oyunun önemli bir temasını oluşturur: Açılış sahnesinde, iki dost kendilerini Eyfel Kulesi’nden atmayı düşlerler ama bunu yıllar önce yapmış olmaları gerektiğine karar verirler. Artık çok geçtir, o kadar düşkündürler ki son çare de ortadan kalkmıştır: “Artık kulenin tepesine çıkmamıza bile izin vermezler!”

Bu arada Estragon’un gençliğinde Durance nehrinde bir intihar girişiminde bulunduğunu ve onu ölümden Vladimir’in kurtarmış olduğunu öğreniriz. Sahnede iki kez intihar denemesinde bulunurlar.

Bu fikri de devamlı beklemekten usanan Estragon ortaya atar: “Kendimizi assak mı?” Ama cesaret edemezler. Ya ağacın dalı kırılırsa? Ya ip yeteri kadar sağlam değilse? Başka ne yapabilirler ki? Estragon kestirip atar: “Hiç bir şey yapmayalım, ne olur ne olmaz.”

Toplumdan uzak, sessiz bir yaşam sürmeyi tercih etmiş ve koyu bir pesimist olan Beckett’in görüşü, bu noktada Cioran’ın şu düşüncesiyle kesişir: “İntihar etmeye değmez, çünkü insan kendini hep çok geç öldürür.”


BECKETT: ‘TİYATRO HAKKINDA HİÇBİR FİKRİM YOK!’

Beckett’in kökten nihilizmi tiyatro sanatını bile Gogo ve Didi’nin anlamsız çabaları gibi hayatın dayanılmazlığı karşısında bir oyalanma sayar. Bir eleştirmene yazdığı mektupta: “Tiyatro hakkında hiçbir fikrim yok. Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum. Tiyatroya gitmiyorum.” diyen Beckett, oyunun içinde bile kendi sanatını hicvetmekten çekinmez.

Pozzo’nun Lucky’yi çekiştirdiği sahneyi iki berduş aralarında yorumlarlar: “Sanki bir gösteride gibiyiz. / - Sirkte / - Müzikholde.”

Karakterlerin bir oyunun aktörleri olduklarını anımsatan replikleri de bulunur. Pozzo avarelere bir oyuncunun yönetmenine sorması gibi sorar: “Ayağa kalktım, tamam da, şimdi tekrar doğal bir şekilde nasıl oturacağım?”

Başka bir sahnede uzun bir tirat attıktan sonra: “Nasıl buldunuz beni? (…) Cesaretlendirilmeye öyle ihtiyacım var ki! Sonlara doğru sesim biraz zayıfladı, fark ettiniz mi?” der.

BECKETT: ‘YAZIYORUM ÇÜNKÜ BAŞKA HİÇBİR ŞEYDEN ANLAMAM’

Yine de edebiyat Beckett için bir zorunluluk gibidir. Bir gazetecinin “Neden yazıyorsunuz?” sorusunu şöyle yanıtlamıştı: “Başka bir şeyden anlamam.”

Hayat hep Godot bugün değil ama belki yarın gelir umuduyla geçecek, insan içinde didindiği boşluğu doldurabilecek bir çare olmadığını kabullenecektir.

Oyunun ilk sözleri “Yapacak bir şey yok”, iki perde boyunca sıkça yinelenir ve Beckett yapıtını aynı kapıya açılan şu son satırlar ile bitirir: “Vladimir: - Gidelim mi? Estragon: - Hadi gidelim ! (Hareket etmezler.)”

Burada diyalog ve didaskali arasındaki çelişki insanlık durumunun bir özetidir. Eylemsizlik her zaman eylem arzusuna ket vuracak, yaşamı sonu gelmez bir beklentiye çevirecektir.


İNSANLIK HALLERİ HAKKINDA KOCA BİR KAHKAHA!

Beckett’in mizah öğesini tüm eserlerinde olduğu gibi burada da baştan sona kullandığını görürüz. Yaşadıkları karsısında “Ağlamak zorunda kalmamak için hemen gülüyorum” diyen Beaumarchais’nin kahramanı Figaro gibi Beckett de insanlık halleri karşısında koca bir kahkahadan atmaktan başka ilacımız olmadığına kanidir.

Buster Keaton ve Charlie Chaplin gibi komedi ustalarından da ilham aldığı gibi, (didaskalilerde özellikle betimlediği) melon şapkaları ve siyah giysileriyle Didi ve Gogo’yu yaratırken, Laurel ve Hardy’den de oldukça esinlenmiştir.

Eserin hem trajik hem de bürlesk komedi boyutunu ortaya koyan Jean Anouilh, o dönemin ünlü italyan palyaçolarına değinerek, bu oyunun “Fratellini kardeşler tarafından yorumlanan Pascal’in Düşünceleri” gibi izlenebileceğini söylemiştir.

UYUMSUZ TİYATRO AKIMININ BİR TEMSİLCİSİ

Godot’yu Beklerken genellikle Uyumsuz Tiyatro akımının bir temsilcisi olarak kabul edilmiş, geleneksel kuralları parçalamayı amaçlayan bir oyundur ve Beckett yapıtını istediğimiz gibi yorumlamakta tamamen özgür olduğumuzu bize şu sözleriyle bildirir:

“Estragon, Vladimir, Pozzo ve Lucky’yi, yaşadıkları zamanı ve mekânı, ancak biraz tanıyabildim, anlamaya gereksinim duymadan. Size verecek hesapları olabilir. Kendileri halletsinler. Ben yokum. Onlar ve ben ödeştik.”

Beckett, burada uyguladığı yoksullaştırma yöntemini Oyun Sonu (1957) ve Mutlu Günler (1960) gibi sonraki oyunlarında daha da ileri taşımış, diyalogları iyice minimalist kılarak ulaşılması olanaksız gözüken mutlak bir sessizliğe doğru yol almıştır.

Zira yaşamın anlamının kaybolması, sözcüklerin yok olmasıyla eşleşir ve Hamlet’in ölmeden önce “Ve gerisi sessizlik” demesi gibi, Beckett de son metni olan Sarsılmalar’ı (1988) “Ah, her şeyi bitirmek” cümlesiyle noktalamıştır.

Belki bu son sözleri yazarın tüm yaşamı boyunca aradığı ve arzuladığı sessizliğe, uzun çabalar sonucunda, bir anlamda kavuşmayı başardığı şeklinde algılayabiliriz.

Cumhuriyet Kitap

  
35 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Kitap Tanıtım Köşesi


Eğitim İle Dünyayı Geliştirmek
Aydın Yayınları
ISBN9786257833219

Kitabı İndir

Bu kitabın Türkçe baskısına şahit olmaktan çok büyük memnuniyet, duyuyorum. Umuyorum ki, kitabın Türkçe olarak yayımlanması, Türkiye’deki eğitimcilerin okullarında, COVID-19 Pandemisi nedeniyle oluşan, değişken, belirsiz ve hızla gelişen dünyada karşılarına çıkacak olan birçok zorluğun üstesinden gelmelerinde ihtiyaç duyacakları yeterlikleri geliştirmelerine yardımcı olmak üzere okullarındaki çabaları destekleyecektir.

Kitabın yayımlanmasından bir ay öncesinde, Dünya Sağlık Örgütü Genel Sekreteri COVID-19’u Pandemi olarak ilan etmişti. O zaman bu Pandemi’nin gezegendeki yaşamı etkileyeceği birçok yönü fark etmeye başlamıştık; enfeksiyonların ve ölümlerin sayısı hızla artmaktaydı, enfeksiyonların hızını azaltmak için alınan fiziksel mesafe önlemleri, işletmeler, okullar ve üniversitelerin normal işleyişinde kesintilere neden olmuştu.

O tarihten bu yana Pandemi’nin etkisi daha da derinleşti. Büyük bir olasılıkla, Pandemi’nin doğrudan sağlık maliyetlerini finanse etmek zorunda kalışın yol açtığı artan mali yükler ile dünyanın büyük bir bölümünde eşzamanlı olarak birçok ekonomik faaliyetin durdurulması, dünya çapında çok sayıda finansal krize neden olacaktır. Dış borçlanma ile mali açıkları yönetmekte olan gelişen dünya ülkelerinde bu durum, borçların zamanında ya da tam ödenememesine neden olabilir.
Dünya genelinde ekonomik faaliyette daralma, küresel ticarette düşüş, artan işsizlik, düşük gelirli hane halkları üzerinde orantısız bir etkiye ve açlıkta bir artışa neden olabileceğini düşünüyorum. Dünya Bankası önümüzdeki birkaç yıl içerisinde fazladan 60 milyon insanın aşırı yoksulluğa sürükleneceğini tahmin etmektedir. Bu derin etkiden kurtulmamız muhtemelen yavaş bir süreç olacaktır.

Yakın tarihli bir Birleşmiş Milletler raporu, Pandemi’yi aşağıdaki şekilde tanımlamıştır: “Pandemi, bir sağlık krizinden daha fazlasıdır; bir ekonomik kriz, insani kriz, güvenlik krizi ve insan hakları krizidir. Bizi bireyler, aileler ve toplumlar olarak etkilemiştir. Kriz, uluslar içinde ve arasında boşlukları ortaya çıkarmıştır.

Buna tepkimizin toplumların yapısını, ülkelerin ortak fayda için iş birliği yapma yollarını yeniden düşünmeyi ve tasarlamayı içereceğini öne sürmek abartılı bir iddia olmayacaktır. Bu krizden kurtulmak, anlayış ve dayanışma odaklı olarak toplumların, hükümetlerin ve dünyanın tamamını kapsayan bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır.

Pandemi sonucunda oluşan bu yeni sosyal ve ekonomik bağlam, büyük bir esneklik, dayanıklılık, anlayış ve dayanışma gerektirmektedir. Hepsinden önemlisi ise, Pandemi’nin yarattığı krizde ilerlediğimiz sırada bunu kapsayıcı ve sürdürülebilir bir şekilde gerçekleştirebilmemiz için etik seçimler yapabilme kapasitesi gerekmektedir. Eğitimcilerin, öğrencilerine bu yetkinlikleri geliştirmelerine yardımcı olma, bunu kriz karşısında öğrencilerine umut vererek ve onları umutsuzluğa sürüklemekten kaçınarak yapma konusunda özel sorumlulukları vardır.

Bunlar aslında tam olarak küresel yurttaşlık eğitiminin hedefleridir, öğrencilerin sorumluluk alma, başkalarıyla iş birliği yapma, yerelden küresele içinde bulundukları toplulukları geliştirmeye istekli, bunları yapabilecek kapasiteye sahip oldukları ve kendilerini parçası oldukları bir topluluğun bireyleri olarak görmelerine yardımcı olmak için gereken becerilerin tohumlarını dikmek demektir. Pandemi’nin derin etkileri, dünyayı iyileştirmek, başkaları ile iş birliği yapmak ve liderlik etmek üzere sorumluluk almaya istekli ve bunları yapabilecek kapasiteye sahip birçok insana sahip olma aciliyetini artırmıştır.

Bu kitap, söz konusu çabalar konusunda eğitimcileri desteklemek, öğrencileri
öğretim gerçekleştirilirken neler yaptıklarını yeniden incelemek ve dünyayı daha iyi hale getirmek için öğretimlerini açık, büyük ve tutkulu amaçlar ile uyumlu hale getirmeye yönelik bir çerçeve sunmaktadır. Nisan 2020’de İngilizce olarak yayımlanmasından bu yana geçen üç ayda, 128.000 kişi bu kitabın kopyalarını elektronik olarak indirmiştir. Bu husus, söz konusu krizin ortasında eğitimcilerin eğitimin hangi amaçlara hizmet etmesi gerektiği konusunda yeni bir derinlikle düşündüklerini göstermektedir. Sayın Mirkan Aydın, kitabın Türkçe olarak yayımlanmasını ve bu zorlu dönemde birçok eğitimciye yardımcı olacak bir kamu varlığı olarak e-kitap şeklinde ücretsiz sunulmasını teklif ettiğinde gerçekten çok sevindim. İçinde bulunduğumuz anın büyük ölçüde anlayış ve dayanışma ile iyi bir liderliği gerekli kıldığından eminim ve bu kitabın ihtiyaç duyulan çabalara küçük bir katkı sağladığını görmekten memnuniyet duyuyorum.

Bu kitapta yer alan fikirlerin, öğrencilerinizi hızla değişen ve belirsiz bir dünyaya en iyi şekilde nasıl hazırlayacağınız, onlarda etik yetkinliklerin ve diğer bireyler ile iş birliği yapmaları için, dünyayı daha kapsayıcı ve daha sürdürülebilir hale getirmek üzere liderlik etmeleri konusunda ihtiyaç duyacakları beceri yelpazesinin gelişmesini nasıl sağlayacağınızı konu alan önemli soruları düşünürken Türkiye’deki öğretmenler ile eğitim liderlerine yardımcı olacağını içtenlikle umuyorum.

Fernando M. Reimers