Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam58
Toplam Ziyaret648695
Resim Tanıtım Köşesi

Norman Rockwell

11 Ocak 1966, Look Magazine, Picasso vs Sargent

Bir duvarda John Singer Sargent'in, diğerinde de Picasso'nun bir tablosunun sergilendiği bir galeri salonu. Sargent’ın “Bayan George Swinton” portresi 1897’de, Picasso’nun “Marie Theresa Walter” portresi 1930’larda çizilmiş. Kızıl saçlı, genç ve zarif bir kadın, Picasso’nun kübist tablosuna bakarken, bir başka kadın ile genç kızı, Sargent'ın, özenle hazırlanmış, yaldızlı çerçeveli, büyük portresine bakıyor.

Sargent'ın tablosunun önündeki kadın saçlarını kıvırıcılara sarmış, mantosunu ve topuklu ayakkabılarını giymiş, kızı da, annesi gibi, saçlarını kıvırıcılara sarmış, elinde oyuncak bebeğini tutuyor ve her ikisi de, uzun bir çağın, bu ideal, zarafet ve güzellik tasvirine bakıyor. 

Kızıl saçlı genç kadın ise, kot pantolon, düz çizme ve siyah bir kazak giymiş, deri ceketini elinde tutuyor; Picasso'nun portresindeki kübist görüntüye bakarken oldukça rahat görünüyor.

Norman Rockwell, 1963'te Saturday Evening Post'tan ayrıldı ve LOOK Magazine ve kimi diğer yayınlar için çalıştı. The Saturday Evening Post için yaptığı dergi kapakları, Amerikan kültürünün idealize edilmiş, nostaljik bir görünümünü gösteriyordu, ancak üslubu ve odağı, ‘The Saturday Evening Post’dan ayrıldılıktan sonra değişti. Çalışmaları, daha çok, etrafındaki insanların taşıdığı endişelere odaklandı. Sivil halk hareketinin sahnelerini, savaş ve yoksulluğun yarattığı sosyal kaygıları, sanat ve bilimdeki modern gelişmeleri tasvir etti.

Picasso, sanat dünyasına modernizmi getiren önemli bir etkendi ve kültürde değişime öncülük etti. 1960'lar aynı zamanda, sivil halk hareketleri, kadın hareketleri, sosyal normlara meydan okunan, kültürde büyük değişimlerin yaşandığı bir zamandı. Artık kadınlar, annelerinin izinden gitmiyorlardı! Kadınların odak noktaları, eş ve anne olmaktan ziyade, merak ederek ve sorgulayarak, toplumda kendi seslerini duyurmaya doğru kayıyordu.

Resim Betimleme, İngilizce aslından, Türkçe'ye çevrilmiştir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Hastamın Ögretmeni - 8 - Nahit Hanım ve Orhan Veli (2)

Hastamın Öğretmeni

8 - NAHİT HANIM VE ORHAN VELİ (2)

1949-1950 yıllarında; Orhan Veli, Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Necati Cumalı, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat… “Yaprak” adında bir dergi çıkarırlar. Derginin masraflarını Nahit Hanım ve Dışişleri Bakanlığında çalışan Mahmut Dikerdem karşılar. 15 günde bir yayınlanan Yaprak Dergisi ancak 28 sayı çıkarabilir. Son sayının çıkması için yine para yoktur. Önce giydiği paltoyu, sonra da Abidin Dino’nun hediye ettiği resmi satmak zorunda kalır Orhan Veli. Kışın Ankara soğuğunda, üşüdüğünden dert yanmaz da paltosuz sokakta dolaşmaktan utandığını söyler büyük şair. Ünlü Fransız şair Philippe Soupault, büyükelçiliğin daveti üzerine Ankara’ya geldiğinde, ısrarla “Yaprak” dergisinin yönetim evini görmek ister. Oysa derginin bir yönetim bürosu bile yoktur. Alelacele, Orhan Veli’nin kalmakta olduğu  apartmanın bahçesindeki müştemilat onarılır ve Nahit Hanımın getirdiği eşyalarla döşenerek, “Yaprak” dergisinin yönetim eviymiş gibi Fransız şair davet edilir. Şiirin geleceği konusunda tartışma ve sohbet yapılır ve Orhan Veli’nin, kendisinden Türkçeye çevirdiği şiirler okunur.

Fransız şair ülkesine dönerken, “Ben şiiri Türkiye’de buldum,” diye demeçler verir.

Şiirimizdeki “Garip” akımının 3 silahşoru; Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’tir. Şiirdeki ölçüyü, uyağı ve ağdalı sözcükleri kullanmayı benimsemedikleri için; hakaret boyutuna varan eleştirilere uğramışlar, fakat şiiri de tramvaylara, kahvelere, evlere taşımışlardır.

Sait Faik bir gün,”Sende nasır var mı?” diye sorar Orhan Veli’ye. “Süleyman Efendi Şiirinden sonra, ahı tuttu, bende nasır çıktı.”

Şiirin tamamını bilmesek de şiirde geçen “Yazık oldu Süleyman Efendiye,” dizesini bugün de kullanmaya devam etmekteyiz:

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada nasırdan çektiği kadar;
hatta çirkin yaratıldığından bile o kadar müteessir değildi;
kundurası vurmadığı zamanlarda
anmazdı ama Allahın adını,
günahkâr da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye.

İstanbul’daki bir ecza laboratuarı, bir nasır ilacı çıkarmak üzeredir ve ilaç kutusunun üzerine, Orhan Veli’nin nasırla ilgili yukarıdaki dizlerini koymak için yüklüce bir para teklif eder. Beş parasız olmasına rağmen, cebi delik şair Orhan Veli, bu teklifi geri çevirir.

 


          
 

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Uzun Yaşamın Sırrı


Uzun ve Derin
Yaşamın Sırrı

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Uzun ve nitelikli bir yaşam sürmek istiyorsanız, bu yazımı dikkatle okuyun!

Saygın bir bilim dergisi olan JAMA’da yayınlanan araştırmanın sonuçları önemli ve ilgi çekici!

Çalışma, ‘YAŞAM AMACI’nın, yaşam ve ölüm üzerindeki etkisinin çok dramatik olduğunu gösterdi.

Beş yıl süreyle 51 ila 61 yaş arasındaki 7000 kişi değerlendirilerek, yaşam amacına sahip olmak / olmamak ile ölüm riski arasındaki ilinti araştırıldı.

Cinsiyeti, ırkı, eğitim ve ekonomik düzeyi ne olursa olsun, yaşam amacı olmayan bireylerin, olanlara oranla ölüm ihtimalinin iki kat daha fazla olduğunu ortaya koydu.

Ölüm riskini azaltmada amacın; içki içmek, sigara içmek veya düzenli egzersiz yapmaktan daha önemli bir faktör olarak göründüğü sonucuna vardı.

Journal Psychosomatic Medicine dergisinde yayınlanan bir başka çalışma da dikkat çekici sonuçlar verdi.

Araştırmacılar meta-analiz adı verilen bir tekniği kullanarak, yaşam amacına sahip olmakla, ölüm veya kardiyovasküler (kalp-damar) hastalıklar riski arasındaki ilişkiyi değerlendiren çalışmalardan elde edilen verileri bir araya getirdiler.

136.000'den fazla katılımcı ile ilgili verileri içeren analiz, bireylerin yaşamlarında bir amaç veya anlam duygusuna sahip olup olmadıklarını ya da "başkalarına yararlılıklarını" değerlendirdi ve yaşam amacı yüksek olan katılımcıların daha düşük ölüm riski olduğunu ortaya koydu.

Araştırma ekibinden Alan Rozanski, "Güçlü bir yaşam amacına ve yararlılık duygusuna sahip olmanın, insanlara canlılık, motivasyon ve esneklik duygusu kazandırdığı ve yaşamın itici gücü olduğu anlaşılıyor. Bunlara sahipseniz, daha uzun yaşarsınız!" dedi.

Duygularla amaçlar arasında ilginç bir ilişki vardır.

Bilince doğru yansıyan duygular bizi amacımıza ulaştırırken, bilinçsizce yaşanan duygular bizi amacımızdan uzaklaştırır.

Nasıl mı?

Duygular, istem dışı ortaya çıkan zihin süreçleridir.

Hiç birimiz ‘’karar verip’’ bir insandan nefret edemez veya ona âşık olamayız.

Duygular kendiliğinden belirir ve zihnimizin yönetimini kolaylıkla ele geçirirler.

Birçok insan hayatı, duygularının esiri olarak yaşar.

Örneğin; kaygılandığı için, uçağa binmekten, topluluk önünde konuşmaktan veya kalabalığa karışmaktan kaçınır.

Duyguları hayatının oyun yönetmeni olur; şovu onlar yürütür.

Böylece yapması gereken şeyleri yapamaz ve giderek amaçlarından uzaklaşır.

Psikosomatik yakınmaları olan hastalarımı daha kaliteli yaşamaları ve streslerini yönetebilmeleri amacıyla eğitir, ‘’duygu merkezli ” bir yaklaşımdan, “amaç merkezli ”bir yaklaşıma geçmelerine yardımcı olmak için, Morita yöntemini öğretirim.

Bu yöntem, duygulardan kaçmak ya da onların rüzgârında savrulmak yerine, duyguların farkına varmayı önerir.

Morita yönteminde, duyguların zihinsel süreçlerde hala bir rolü vardır ama onlar artık oyunun yönetmeni değildirler.

Amacımız veya amaçlarımız yönetmen koltuğuna oturur.

Duygular yerine amaç hayatın itici gücü olur.

Kaygı veya depresyon gibi duygulara rağmen yaşamayı ve harekete geçmeyi öğrenmemiz mümkündür.

Amaçsız insanlar yalnızca duygularına odaklanırlar.

Ancak kendilerini daha rahat, mutlu, huzurlu, özgüvenli ve sakin hissettikten sonra yaşam amaçlarını bulup hayata geçireceklerine inanırlar.

Amaçsızlıklarının mazereti olarak çevre veya ülke koşullarını gösterirler ve sorunları düzeltmek için sorumluluk üstlenmeksizin durmadan yakınırlar.

Yapabilecekleri şeyleri yapmazlar!

Ve böylece de, koşulları düzeltecek, kendilerini amaçlarına taşıyacak çabaları sonsuza dek ertelerler.

Morita yöntemi bunun tam tersini telkin eder.

‘’Duygularını bastırma, fark et, bilincine var ama onlara rağmen yapılması gereken ne ise onu yap!’’

Bu konuda iyi bir örnek başarılı insanların sahne korkusudur.

Leonard Cohen, John Lennon, Henry Fonda gibi önemli sanatçılar, gösterilerinden önce kusacak kadar heyecanlanmalarına rağmen, bu duyguya yenik düşmeyip sahneye çıkarak olağanüstü yetenekleriyle bizleri buluşturdular.

Yaptıkları, duygularının esiri olmak yerine, yapmaları gerekeni yapmak, yaşama armağanlarını sunmaktı!

Tüm zor koşullara rağmen aile içi şiddete ve zorbalıklara başkaldıran, okula dönen, meslek edinen, onurlu ve anlamlı yaşayan bir kadın, korkusuz değildir; o, KORKUSUNA RAĞMEN amacına kitlenen ve direnen insandır!

Her birimizin hayatımıza anlam katan bir amaca, bu dünyadaki sınırlı zamanımızı değerli bir şeyler yapmak için kullanmaya ihtiyacımız var.

Sadece daha uzun değil, daha derin, daha yoğun ve sonunda ‘’yaşamaya değdi!’’ diyebileceğimiz bir hayata sahip olabilmek için!


Doç. Dr. Şafak Nakajima