Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam88
Toplam Ziyaret590802
Top Sahamız


TOP SAHAMIZ
Hacı ÇÖL


Gündoğusu ilkokul, güneyi ortaokul, batısı Hidayet’in (şimdi Ünal’ın) evi, kuzeyi İdris’in evi ve harımı ile sınırlı alan top sahasıdır. Eskiden harman yeri ve mera olarak da kullanılır, koyun kuzu otlatılırdı.

Yer yer küçük taşlar çıkmasına rağmen, zamanla taşları temizlenmiş, yumuşak  toprak ve çimenli bir alandı top sahası. İlkbaharda karın kalkmasıyla birlikte çimlerde bir canlanma olurdu. Yeşil çimenlerin arasında rastlanan, yalnız erken baharda ortaya çıkan kırmızı kadife böcekleri ayrı bir hoşluktu. Kabaran toprak ve yemyeşil otların üzerinde top oynamak, oynarken düşmek, yuvarlanmak büyük bir çocuk mutluluğuydu.

Top sahası düzlük olsa da bölgenin topoğrafik yapısına uygun olarak güneyi yüksek, kuzeye doğru meyilli idi. Maçlarda yukarı kaleyi alan daha şanslı olurdu. Kale direkleri görevini yapan taşlar nedeniyle gol olup olmadığı anlaşılmadığından az tartışma ve kavga çıkmamıştır. Kaleler, bazı yıllar güney - kuzey doğrultusunda olurken, bazen de doğu - batı yönünde olurdu. Buna kim karar verir, ne zaman değişirdi, pek kimse bilmezdi.

Çocukluğunu köyde geçirmiş çoğu kişinin top sahası ile ilgili anıları vardır. Bir öğleden sonra top sahasına bir kamyon; kasası adam dolu, bir de minibüs yanaştı. Gelenler Aşağı Barak ve Belbarak köylüleriydi. Tarafsız sahada maça gelmişler. Bir ara ortada para olduğu  söylentisi de yayıldı. Takımlar sahaya çıktı. Hakem olarak, o güne kadar hiç top oynadığını görmediğim Yılmaz’ı (Özdemir) seçtiler. Maçın ilk yarım saatinde bir nizah, bir gürültü… maç ortada kaldı. Arabalarına bindiler, gittiler.

Gün dönümüyle birlikte sahanın çimeni kurur, açık kahverengi bir hal alır. Top sahası artık sığır yolu olur. Kocayol’un başından Barak yoluna doğru kesen bir hipotenüs, sahayı iki dik üçgen şeklinde böler. Yazın bazıları harman döker, sonbahara doğru devramer çırpma alanı olurdu. Bütün bu iş ve işlemler toprağı besleyen, çimlerin daha sağlıklı olmasını sağlayan şeylerdi.

Paletli bir dozerin top sahasında çalışma yaptığını görünce sevinmiştim. Standart bir futbol sahamız olacaktı. Binlerce yılda oluşan bir karışlık üst toprak, dozer kepçesi ile karıştırıldı, dağıtıldı. Yerini boz kireç taşlı bir toprak aldı. Saha toprak altından çıkan beyaz kireç taşlarıyla doldu. Top sahası artık tesfiyelenmiş, tartışmalara neden olmayacak şekilde demir kale direkleri dikilmişti. Bununla da kalınmadı, etrafı tel örgüyle çevrildi.

Bilmiyorum bu halinden sonra beş kez maç yapıldı mı, yapılmadı mı. Kabaran toprakla birlikte çıkan çimler, kadife böcekleri ve sahayı dolduran çocuk, genç sesleri bir daha geri gelir mi? Kara kamunun elinin değdiği çoğu yer gibi top sahası da; patoz ve biçercilerin yağ atıkları ile beslenirken, karşılıklı kale direkleri ile derin yalnızlığını yaşamaya devam edecek.

Hacı ÇÖL
24.02.2010

Şiirlerle Şenlendik - 2. Bölüm


ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 2. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 2. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net!

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

 10 Ekim 2014, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 2. Şiir: Haykırmaktır Gerçeği

Nelerden etkilenmedik ki?

Ailemizden, arkadaşlarımızdan, öğretmenlerimizden, konu komşudan…

Önce etkilendik, sonra da etkiledik çevremizi. Bu iki kavramın kesin sınırları yok aslında. Etkilenirken de etkiledik çevremizi. Bu nedenledir ki tembel, yaramaz, haylaz, iyi yumuş tutar; sıfatları yakıştırıldı çocukken. (Yumuş tutma: Büyüklerin isteklerinin küçükler tarafından yerine getirilmesi.) Örnek aldıklarımız, imrendiklerimiz, idealize ettiklerimiz oldu, oluyor da…

Okuma yazma öğrenmeyle birlikte, etkilenmelerimizin niteliği de değişti: Matematik, rasyonel düşünmemizi ve akıl yürütmemizi; fen bilgisi, doğa olaylarıyla ilgili olarak felsefe yapmamızı; sosyal bilgiler, mevcut ve yaşanmışlıkları öğretti bizlere. Resim, müzik, beden eğitimi…

Devletin öğretmeye çalıştıkları dışında (Okullardaki ders kitapları dışında) da kitaplar okuduk: öyküler, romanlar, şiirler…

Öğrendik. Öğrendikçe etkilendik, etkilendikçe etkiledik.

Ölünceye kadar da bu etkileşim devam edecek.

Etki-Tepki, doğal ve sosyal olayların temel yasası. Atasözleri de özünü bu temel yasadan almıyor mu zaten?

Annelerimizin ninnileriyle büyüdük her birimiz: Namelerle. Müzikle.

Müziğin temeli şiir değil mi? Yorumunu, (sözlerini) duyduğunuz notalarla size bırakan, sözsüz birçok müzik eseri olmasına rağmen; çoğunlukla şiirlerin bestelenmiş şeklidir müzik. Bu yönüyle güzel sanatların bir dalıdır.

Şiir, ülkemizde edebiyat derslerinde okunmakta, öğrenilmekte. Edebiyat derslerinin özünü ve çoğunluğunu ise düz yazılar (nesir) oluşturmakta, şiir ikinci planda kalmaktadır. Edebiyat kitaplarında, bir sığıntıdır adeta şiir. Oysaki sığınılacak bir limandır: Zengin sembolleri, ritimli sözleri, uyumlu kullanılan sesleriyle. İmgeleriyle gönüllere seslenir; duygu ve coşku uyandırır, düşündürür.

Ölenlerin ardından yakılan ağıtlar, yeni doğanlar için yazılan "hoş geldin" mersiyeleri, özünde hep şiirdir. Yiğitlik, sevgi, sevda, sevgili, ayrılık, hüzün, coşku... konusu olmuştur yıllarca, yazılan tüm şiirlerin.

Hayatın özü, özetidir şiir. Yererek, uyarır; ders verir. Yücelterek; örnek gösterir, kalıcılık sağlar yarınlara.

Algılatır doğayı ve doğalı: Gözletir, deneyim sunar, kıyaslatır.

Dikeni gülle, hüznü sevinçle, gurbeti sılayla buluşturur; barıştırır.

Abartır yeri geldiğinde; güldürür, dehşete düşürür. Saza sözdür: Veysel'de, Mahsuni’de, Ruhi Su'da; kitleleri paydaş kılar.

Öğüt verir, öğretir: Mevlana'da, Pir Sultan'da...

Düşündürür, ışık tutar yarınlara. 53 dile çevrilir, ölümsüzleşir Nazım Hikmet'te.

İnsana, insanı sunar: Olduğu gibi, olması gerektiği gibi.

Şiir: Haykırmaktır gerçeği, isyandır haksızlığa, direnmektir çirkinliklere…

1950 doğumlu bir yurttaş olarak, bilinç ötemi aralayıp, öğrendiğim, etkisinde kaldığım ve beni şekillendiren şiirleri düşündüm: dehşetle, şaşkınlıkla, heyecanla.



   

Yorumlar - Yorum Yaz
Yusuf Karatekin


Yusuf Karatekin Kimdi?
Halim KARATEKİN

Yusuf Karatekin, 1890'lı  yıllarda Köşektaş’ta doğmuştur. Ali Kahya oğludur. Köyde okul olmadığından beş yıllık Rüştiye’yi Avanos’da okumuştur. 0 yıllar, köyde olsun, ülkede olsun, yaşam koşullarının pek iyi olmadığı yıllardır. Her ne kadar Osmanlı’nın dış devletlerle girdiği savaşlardan biri olan Yunan Savaşı’nda ölüp kalmış olabileceği sanılsa da, yıllar sonra köye geri dönmüştür. Burada bahsettiğim o savaş ve kıyım yıllarını tam olarak hatırlayamayacağımdan, vaktiyle duyduklarımı aktarıyorum.

Askerlik görevini icra edip köye döndükten sonra, çalışmak için gittiği yerlerde, tren yolu, tünel ve köprü yapımlarında çavuşluk yapmıştır. Daha sonra, köye döndüğünde ise, Kara Yusuflu aile mensubu Recep’in kızı Saniye Özdoğan ile ilk evliliğini gerçekleştirmiştir. Gerçekleştirmiş olduğu bu evliliğin hemen sonrasında kendisine öğretmenlik teklif edilmiş, ancak o bu görevi, çeşitli etkenlerden dolayı, üstlenememiştir. Zira o yıllarda karşılaştığı olumsuz bir takım olaylar, kendisini bu yönde hareket etmeye zorlamıştır. Recep Özdoğan vefat etmiştir o yıllarda. Amacı, babaları öldükten sonra yetim kalan Yeter (Altuntaş) ile Rıza’yı (Özdoğan) evlat edinerek, öksüz kalmamalarını sağlamaktır. Neticede her ikisini de yanına alarak bakmış ve büyütmüştür.

İzleyen yıllarda eşi Saniye’den (Yılmaz) çocuk sahibi olamamıştır. Bu nedenledir ki Katip İhsan’ın (Yıldız) kız kardeşi Cennet (Gökduman) ile ikinci evliliğini yapmıştır. Ama ne var ki, birkaç yıl sürdürdüğü bu evlilikten de çocuk sahibi olamamıştır. Bu durum hem kendisini hem de eşini bir hayli huzursuz etmiş, sonuçta eşi ayrılma taraftarı olmuştur. Aç ve açıkta olmadığını, ancak ayrılmalarının daha uygun olacağını kocasına iletmiştir.  Bunun üzerine Yusuf Karatekin şu dörtlüğü söylemiştir:

Git gelin de gönülceğin hoş olsun
Karnın dolu, kucağın boş olsun
Eğer sen de beni atıp gidersen
Ölene dek senin işin güç olsun.

Her iki eşinden de çocuk sahibi olamamış olması, onu bir hayli yıprattı denilebilir.

İlginç gelebilir ama, o yıllarda aşağı yukarı iddiası çok yapılırdı. Mahalle büyüğü ve ileri geleni olarak, biraz da epey ihmal edilmiş olan bu tarafın, aşağı mahallenin, hakkını korumak adına, 1930’lu yıllarda aday olmuş ve muhtar seçilmiştir. O yıllar, Ragıp Uçar’ın, Cafiye’yi sürüyerek kaçırdıktan sonra, hapse düştüğü yıllardır. Muhtarlık görevini dürüst bir şekilde tamamladıktan sonra, odasını köy ve yöre halkına açmıştır. Yine aynı yıllarda, Kızılağıl’da, henüz küçük yaşlarda iken annesini kaybetmiş olan Ayşe’yi (Şambıtlı'nın Hacı Ali'nin kızı, Rıza Özdogan'ın eşi) yanına alıp büyütmüştür.

1933 yılında, babamın (Seyit Karatekin) ölümünden sonra, bana ve kardeşlerime sahip çıkmıştır. Biz hepimiz onun himayesinde büyüdük.

Hiç unutmamışımdır ve halen aklımdadır. Babamı kaybettikten sonra şu dörtlüğü söylemiştir:

Emmim üstünden atmış ağır yorganı
Nasip oldu cümle alemin Kur`an-ı
Benim emmim kuduretten yaralı
Halim tutmaz babasının yerini.

Bizim görüşümüze göre ileriyi iyi görebilen, dürüstlükten taviz vermeyen, doğru bildiği yolda yürüyen bir şahıstı. Yapı ve tarım işlerini olağanüstü bilir, bu alanlarda köy insanına rehberlik ederdi. Vaktiyle tüm engellemelere ve karşı çıkmalara rağmen, mezarlıktan söktürüp kağnılarla taşıttığı taşlarla Soğukpınarın Dere’nin altını sekmen sekmen ördürerek, coşkun sel sularının o bölgede yarattığı erezyonun tam anlamıyla önüne geçilmesini sağlamıştır!

Böyle bir iki satır yazı ile onu anlatabilmek elbette çok güçtür. Bütün insanlara selam ve sevgiler sunuyorum.

Halim Karatekin