Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam30
Toplam Ziyaret619342
Şiir Tanıtım Köşesi

Ve şehir
Sessizce bir sabah sigarası içerken
Bir deri bavulda hayatın...
On birinci perondan,
Umutla dolu

Geleceğe adım attın...

Sen bize,
Yorgun ellerinle
Ve alnındaki sıcak terinle,
Bakarak ileriye,
Geniş bir yol açtın...

Sen bize,
Altmış yıl önceki küçük bir adımla,
Çok şeyler öğrettin...
Duyduğun sevgiyle bize,
Hasreti, rakı ve kavunla, bir kenara ittin...

Teşekkürler, dede!
Daha kaygısız bir gelecek umuduyla,
Dilsiz, çaresiz ve ailesiz,
*Diaspora'da,
Refahımız için, ömrünü tükettin...

Ne var ki bugün,
Hiçbir şey doğru bir his vermiyor...
Başarılandan bahsedemiyorum sana...
Mutlu olamıyorsun bizim için...
Çünkü sen yoksun, dede!
Ama biliyoruz ki,
Temelisin sen her şeyin!

Yasemin Bertel/Köln

*Türk diasporası (yurt dışında yaşayan Türk yurttaşları), Türkiye'den göç etmiş Türklerin dünyadaki tahmini nüfusunu anlatmak için kullanılan terimdir. (Vikipedi)

Bilgi: Şiir, Almanca aslından, Türkçe'ye çevrilmiştir!

Çocukluğumuzun türküsüydü “Beyaz Atlı”.

Çocukluğumuzun türküsüydü “Beyaz Atlı”.

“Beyaz atlı şimdi geçti buradan / süvarisi can evinden vurulmuş.”
Yüksel Özkasap dokunaklı sesiyle söylerdi.
Almancıların gurbet hüzünlerinin sokaklarımıza taşan ağıtlarıydı bir bakıma.
Ama o vakitler her yer gurbetti ve hepimiz nasibimizi alıyorduk bu türküden.
Türkü, gösterişsiz, bakımsız, tek tük insanların geçtiği sakin caddelerde inlerken; hayalimiz devreye girerdi. Beyaz bir atın üstünde, karşı tepelerden, heybetlice geçip giden bir adam canlanırdı zihnimizde.
Beyaz atın sırtındaki adam, bazen bilmediğimiz, tanımadığımız bir yabancı; bazen de kendimiz olurduk.
Türküde anlatıldığına göre, beyaz atlı “can evinden vurulmuş” biriydi. Bu, bizimle aynı kaderi paylaşmak demekti.
Aslında ne beyaz bir at vardı, ne de sırtında süvarisi.
Ama türkü çalıyordu, bizse “can evinden” vurulmuş kimseler olarak dolaşıyorduk ortalıkta.
“Can evimizden” kim vurmuştu bizi, niçin kendimizi böyle hissediyorduk bilmiyorum.
Dahası, bilinmeyen bir hasreti vardı türküde bahsi geçen beyaz atlının.
Öyle derin, öyle onulmaz bir hasret ki, dağları, taşları eritiyordu.
Bu da, içimizde fokur fokur kaynayan dünyanın aynısıydı.
Neye, kime duyulduğu belli olmayan; hüzünle gariplikle; kimsesizlik, çaresizlik ve “arkasızlıkla” beslenmiş bir hasretin aynısı.

Beyaz atlı, kendimiz değilsek bile, kesin bizim gibi birisiydi.
Beyaz atlının türküde anlatılan her durumu bizi anlatıyordu. Bizi kendine çağırıyor, bizi beyaz bir atlı yapıyordu.
At, güçtü çünkü; uzakları yakın ederdi; dağları, ovaları aşar giderdi.
Küçük bir dünyanın içine kapanıp kalmış bireyleri olarak, böyle bir şeye ihtiyacımız vardı.
Bizi, henüz hayaliyle bile tanışmadığımız yeni dünyalara ulaştıracak; içimizde ne kadar “gariplik”, ezilmişlik, çaresizlik duygusu varsa hepsini bir çırpıda ortadan kaldıracak sihirli bir şeydi ihtiyacımız olan.

Türkü ilerledikçe, yollarını kara dumanlar bürüyordu beyaz atlının.
Hayatın engelleri, zorlukları, mücadeleleri başlıyordu.
Bizse bu dramatik durumun da sevdalısıydık ve hayatla, önümüze dikilecek zorluklarla savaşmaya hazırdık.
Peşine takılmış gidiyorduk beyaz atlının.
Her ne yaşıyorsa biz de yaşıyorduk aynısını.

“Elleri elime değmez olaydı / Gözleri gözümü görmez olaydı / Bu gönül o gönülü sevmez olaydı / Beyaz atlı şimdi geçti buradan.”

Elleri elimize dokununca yüreğimizi titreten; gözleri gözlerimize değince de içimizin bütün hücrelerini ayağa kaldıran duygulara yabancıydık, tanımamıştık henüz.
Ama anlıyorduk ki, kara sevda da hayatın diğer zorluklarına dâhildir ve yaşanması gerekir.

Sonrası malûm.
“Beyaz atın süvarisi yorulmuş.”

Sonunda bugünlere, insanımızın yorgun ruhunun üstünde tüten dumanlara geliyoruz.
Lüks kafelerin, parıltılı, albenili “mekânların” yorgunlarına her sokak başında rastlamak mümkün.
Gürültüye teslim olmuş bir anaforun içinde elbette “beyaz atlının şimdi buradan geçtiğini” kimseler duymayacak.
“Dünyanın bütün hazlarını aynı anda ve yalnızca ben yaşamalıyım.” diye bağıranlar, beyaz atlının duygularına yabancıdırlar.

Ama beyaz atlı ısrarla, “şimdi buradan” geçmeye devam ediyor.

Kamil Aydoğan

 

 

Şiir Tanıtım Köşesi

Sizinle galiba arkadaş filandık
Işıklı günlerinde gençliğimizin.
Hayalleriyle kanatlanırdık
Gelecek, güzel Türkiye'nin.
Fakat nasıl da değiştiniz birden
Arınıp bütün o düşlerden
Buzlu sularında bencilliğin.
Ne çok hain.

Hayır, belki de değişmediniz,
Aslınız belki de buydu sizin.
Sadece zamana ayak uydurdunuz
Ortak ateşinde ısınıp gençliğin.
Sonra neyseniz o oldunuz
Asıl kimliğinizi buldunuz
Uşağı oldunuz zalimin.
Ne çok hain.

Şimdi giydiğiniz her şey markalı
Tadını aldınız zenginliğin.
O fotoğraflar parkalı markalı
Uzak bir anısı oldu geçmişin.
Fakat yine de yeri geldikçe
El atıp eski albüme
Kullanıyorsunuz reklam için.
Ne çok hain.

Aynı arsız kibir suratlarınızda
Erkeğinizin dişinizin.
İçim bulanıyor karşıma çıktıkça
Ekranlarında TV'lerin.
Kiminiz yeni yetme faşist çığırtkan
Kiminiz kaşarlanmış sırtlan,
Sanırsın kardeşi vampirin.
Ne çok hain.

Yoksul aile çocuklarıydınız
Orta halli, belki zengin.
Soyluydu sizden anneniz babanız,
Sade yurttaşları Cumhuriyet'in.
Siz hangi piç köklerden türediniz,
Kimsiniz, neden böylesiniz
Nasıl boğuldunuz içinde ihanetin.
Ne çok hain.

Zaman geçer, devran döner
Yıkılır sarayı, zindanı zalimin
Efendi uşağını terk eder
Gereği kalmayınca hizmetin
Hele azıcık da diklendiniz mi
Yersiniz kaçınılmaz tekmeyi
Hadi, sıkıysa diklenin
Ne çok hain

Kimliksizler, omurgasızlar
Hedefisiniz şimdi lanetin.
Ne hizmetinde olduğunuz iktidar
Ne sahte parıltısı şöhretin
Kurtaramayacak sizi bu lanetten,
Halkın içinde yükselen nefretten,
Artık hiç değilse susmayı deneyin.
Ne çok hain.

Ataol Behramoğlu