• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam593
Toplam Ziyaret872821
Eduard Zuckmayer

Eduard Zuckmayer ve Öğrencileri
Ankara/Türkei

ÖZGÜRLÜK ADASI /INSEL DES FRIEDENS

Türk müzik öğretmeni Eduard Zuckmayer’in izini sürerken...
Ankara Gazi Üniversitesi Zuckmayer Korosu


Edrad Zuckmayer


Carl Zuckmayer, tanınmış bir isim, ancak çoğumuzun bilmediği bir şey var: Bu ünlü yazarın oldukça nüfuzlu bir kardeşi vardı...

Carl Zuckmayer bir müzik öğretmeni değil, bir yazardı. Aslında bu yazı onunla ilgili değil; bu yazı, kendisinden altı yaş büyük olan kardeşi Eduard Zuckmayer ile ilgili. Gerçekte o da tanınmış biri, ancak Almanya’da değil, Türkiye’de!

Eduard Zuckmayer, 1935 yılında eşi Gisela Jokisch ile Nazi kıyımından kaçıp Türkiye’ye sığındıktan sonra Ankara’da ardı ardına profesör, müzik öğretmeni, orkestra şefi, besteci ve tercüman olarak çalıştı.

İlk kez 1924 yılında açılan Ankara’daki Musiki Muallim Mektebi’nin şiddetle yeni bir müzik öğretmenine ihtiyacı vardı. O yıllarda 45 yaşında olan ve müzik alanındaki bilgi ve yeteneğini Almanya’da edinmiş bulunan Eduard Zuckmayer, bu iş için oldukça uygun görünüyordu. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Türkiye yönünü Batı’ya çevirmiş, giyim kuşamdan eğitime birçok alanda devrimler ve reformlar gerçekleştirilmiş, 1935 yılından itibaren ise Ankara’da bir konservatuvar açılmış ve böylece başta Eduard Zuckmayer olmak üzere birçok Alman müzisyene iş alanı açılmıştı.

İzleyen yıllarda, 1938’de, Eduard Zuckmayer müzik okulundan Devlet Konservatuvarına geçti. Orada 1970 yılına dek Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Konservatuvarını yönetti ve 600’ün üzerinde müzisyen yetiştirdi. Bugünkü konservatuvar yöneticisi Profesör Asena Gaesen, Eduard Zuckmayer’in Batı müziğini Türkiye’ye getirdiğini söylüyor.

Almanya’da Unutulmuş Zuckmayer” adlı bir film (Fragmanı izle) çekmiş olan Barbara Trottnow’da benzer şeyler söylüyor: Öğrencileri için o hâlâ örnek alınacak bir insan. Araştırmalarında Eduard Zuckmayer’in çevresiyle olan ilişkilerini öğrendiğini ve şaşkına döndüğünü belirten Trottnow, bu özelliğini Türk kültürüne olan yakınlığı sayesinde edinmiş olabileceğini söylüyor...

Eduard Zuckmayer, 1941 yılında Amerika’ya sığınmış olan kardeşine, Türkiye’nin bir özgürlükler adası olduğunu ve orada savaşın şiddetini yalnızca gıda ve besin kıtlığı olarak hissettirdiğini yazıyor. Eduard Zuckmayer’in, soykırım sırasında yaşadıklarından ve gördüklerinden sonra bir değerbilirlik örneği gösterdiği söylenebilir. Peki, bir zamanlar yaşadığı Mainz’e geri dönmek istemiş miydi? Hayır! Bir mektubunda, Mainz Konservatuvarı’nın lütfunu arzulamadığını yazıyordu. Eşi ile kızı Michele Schenkirz 1950’de Almanya’ya geri döndüler; ancak o, Ankara’da kendini çok iyi hissettiğini, Türkiye’nin ikinci yurdu olduğunu söyledi ve dönmedi.

STUZ - STADT l KULTUR l EVENTS l MAINZ l AUSGABE 189 l DEZEMBER 2015 l SEITE 21

Hastamın Öğretmeni - 17 - Tabanca ve Bıçak

Hastamın Öğretmeni

17 -TABANCA VE BIÇAK

“Okulda etkinlikler olur muydu?”

Olmaz olur mu? Çok etkinlikler olurdu. Baharın pikniğe giderdik; Anadolu Yakasındaki Küçük Su Kasrına. Kumanyalar hazırlanır, özel vapur kiralanırdı biz öğrenciler için. Yemekler yenir, oyunlar oynanır, sınıflar arası müsabakalar yapılırdı. Dinleneceğimiz zaman ikili gruplar (eşli gruplar) oluştururduk. Benim eşim Nahitçiğim olurdu.  Birimiz çayıra uzanır, diğerimizin başı, uzananın başına değecek şekilde 180 derece açıyla yatar, sonra da her birimiz başlarını birbirimizin omuzlarına koyardık. Bu vaziyette yatarken birbirimize dönmek istediğimizde dudak dudağa gelirdik adeta.”

Okulumuzun çevresi yüksek bir duvarla çevriliydi. Ne biz dışarıyı görebilirdik, ne de dışarıdakiler biz içerdeki öğrencileri. Rahibeler gibiydik anlayacağınız. Dışarıyı görebilmek için hafta sonunun gelmesini veya mutfak nöbetini iple çekerdik. Okulumuzun mutfağı, okulun karşısında, yolun öbür tarafında bulunan Şehremini İlkokulundaydı. Yemekler orada pişer, kazanlar, nöbetçinin nezaretinde caddenin öbür tarafından bu tarafına geçirilirdi. Trafik yok gibi bir şeydi. Arada bir geçen tramvayları görürdük. Tramvay ücreti 3 kuruştu. Savaş yılları olmasına rağmen, yiyecek konusunda hiçbir zorluğumuz olmazdı.”

“Bir ara, okul olarak Ankara’ya gittiğinizi söylemiştiniz galiba?”

“Evet, evet.1944-1945 Öğretim yılında Cumhuriyet Bayramı kutlamaları için izci olarak trenle Ankara’ya götürdüler. Başımızda da Meso vardı. Hamit’le arkadaştık o zamanlar. Sözlü gibi bir şey yani. Hamit, Meso’dan izin alarak pasta getirdi bize. Tüm kızlar afiyetle yedik. İstanbul’a dönüp de Nahit Hanımın ilk dersine girdiğimiz zaman, Nahitçiğimin bana yazdığı bir pusula, ön sıradan başlayıp elden ele dolaşarak bana kadar geldi. Açtım, ‘Süslü kızım Ankara’yı mı düşünüyor?’ diye soruyordu Nahitçiğim. Sanırım,  Ankara’da neler yaptığımızı ve bu arada arkadaşım Hamit’in bize pasta getirdiğini, Meso, Nahit Hanıma anlatmıştı.”

“Öğretmen okulu son sınıftaydınız zaten. Okulu bitirip yurdun dört bir yanına dağılacaktınız. Sizin tayininiz nereye çıktı?”

“Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinin Çayırlı Köyüne.” “Nasıl bir köydü Çayırlı?”

“Güzel bir köydü; her Anadolu köyü gibi. Köyün içinden, Filyosun kollarından biri geçerdi. Köyde epeyce değirmen vardı. Köy, Çaycuma’ya yaya olarak 3,5 saat uzaklıkta idi. Zaman zaman toplantı için çağırırlardı bizleri. Ben genellikle yaya olarak giderdim. 1-2 defa atla gittim. Köylüler atla gitmem için ısrar ederlerdi. Ben atla gitmeyi istemezdim. Çünkü atla gittiğim zaman yanıma bir de çocuk verirlerdi. Ben atın üstünde, çocuk ise yürüyerek gidiyorduk. Çocuğun yürüyerek yorulmasına içim elvermiyordu. Çevredekiler benim için,” Erkek gibi kadın; her ay onca yolu tek başına yürüyor, mutlaka tabancası vardır,“ derlermiş. Köyün muhtarı ise, “Hem tabanca taşır, hem de bıçak,” diye korumaya çalışırmış beni.”

 

Film Tanıtım Köşesi
İncesulu Emine l Emine aus Incesu

Yapımcı
Barbara Trottnow
Emine, Almanya’da çalışmak için köyü İncesu’yu terk ettiğinde henüz 18 yaşındaydı. Filmde, binlerce örneği bulunan bir göç olayı anlatılıyor. Emine’nin hayat hikâyesini açık ve hararetli bir şekilde anlatışı oldukça etkileyici. Filmin Almanca ve Türkçe sürümleri mevcut olduğundan isteyen siparişini istediği dilde verebilir.

İncesu, Orta Anadolu’da küçük bir köy. Babası Emine’yi çalışması ve para kazanması için Almanya’ya göndermişti. Babasının tek arzusu ailesini yoksulluktan kurtarmaktı. Ancak Emine okula sadece iki yıl gidebilmişti ve bu yüzden ne yeterince okuma yazma biliyor ne de hesap yapabiliyordu. Hal böyleyken cebine koyduğu çalışma izniyle Almanya’ya uzun bir yolculuğa çıkıyordu. İstanbul’da gerekli tıbbi muayeneler yapılmış, Emine’nin sağlıklı olduğu ve çalışması için hiçbir engel bulunmadığı belgelenmişti.

Savaştan yeni çıkmış Almanya’nın şiddetle yabancı iş gücüne ihtiyacı vardı. Federal Almanya hükümeti bu yüzden, dövize şiddetle ihtiyaç duyan Türk hükümeti ile bir “İş Gücü Anlaşması” imzalamıştı. Bu anlaşma birçok insanı yurdunu terk ederek çalışmak için Almanya’ya gitmeye yöneltmişti.

İlk yıllarda kadınlar, Almanya’ya çalışmaya gelenlerin yüzde yirmisini oluşturmaktaydı; üstelik çoğu da yalnız gelmişti.

Emine, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen geldiği kökenden ve köyü İncesu’dan kopamadı. Film, Emine’nin Almanya’daki çalışma hayatından ve eski yurduna yaptığı ziyaretlerden kesitler sunmakta. Emine için orada her şey adeta olduğu gibi, bıraktığı gibi duruyor. Kadınlar eskiden olduğu gibi tandırda ekmek pişiriyor, eski gelenek ve göreneklere değer veriyorlardı.

Henüz çocuk yaşlarda girdiği ve kesintisiz devam ettirdiği maceralı yaşamını açık yüreklilikle anlatan Emine’nin söylediklerini kardeşi de çocukları da onaylıyor. Emine o yıllarda yaşadığı korku ve taşıdığı kuşkuları da bir bir anlatıyor. Almanya gibi bir ülkede çocuk yaştaki bir kızın yalnız başına yaşaması ne demekti ve bu durum terk ettiği köyün insanları tarafından nasıl karşılanır, nasıl yorumlanırdı? En çok genç erkeklerin peşine düşmesinden korktuğu için tıpkı yaşlı bir kadın gibi geniş bir manto giyiyordu. Bunu ona büyükannesi tavsiye etmişti. Film, Emine’nin attığı o adımın ne denli cesaretli bir adım olduğunu açık ve seçik bir şekilde gösteriyor. Artık geri dönüş ne Emine için ne de çocukları için söz konusu değil.

Neden yeterince Almanca öğrenemediğini ise şu şekilde izah ediyor Emine: “Başlangıçta çalıştığımız iş yerinde tercüman vardı. Bu yüzden Almanca öğrenme ihtiyacı duymadım. İzleyen yıllarda, evlendikten ve çocuk sahibi olduktan sonra Almanca öğrenmek istedim, ancak zaman bulamadım.” Emine, hayat hikâyesini kendi anadilinde, Türkçe olarak anlatıyor. Filmdeki Almanca anlatım ise tecrübeli bir seslendirici tarafından eş zamanlı olarak yapılıyor ve bu sayede asıllık, özgünlük ve doğallık yüksek ölçüde sağlanmış oluyor.

Çocukları anneleriyle övünüyor. Oğlu Nafiz, annesinin henüz genç bir kızken tek bir kelime bile Almanca bilmediği hâlde, hem de tek başına Almanya’ya gelmesini oldukça cesaretli buluyor. Kızı Dilek, annesinin onca zorluğa göğüs germiş olmasının kendisine ne yararlar sağlamış olduğunun bilincinde. Çocuklarının üçü de Almancayı Türkçeden daha iyi konuşuyor. Üçü de birer meslek öğrenmiş ve Alman toplumunda kendilerine bir yer edinmişler. Üçü de ailelerinden gördükleri kimi gelenek ve görenekleri hâlâ yaşatıyor. Örneğin kızı Dilek için küçük kızının evliliğe adımını bakire olarak atması büyük önem taşımakta.

Film, uyum çalışmaları için oldukça uygundur ve Türkçe dersleri için tavsiye edilir.

Türkçe sürüm için destek Stiftung Rheinland Pfalz für Kultur  adlı bir vakıftan sağlanmıştır.

Almanca l Türkçe l İngilizce Altyazılı l Kamera: Rüdiger Kortz l Müzik: Mikail Aslan

Tanıtım metni Almanca aslından Türkçe'ye çevrilmiştir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası