Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam33
Toplam Ziyaret547175
Film Tanıtım Köşesi

Schindler'in Listesi
, yönetmenliğini Steven Spielberg'in yaptığı, 1993 ABD yapımı bir filmdir. II. Dünya Savaşı sırasında Naziler'in uygulamış olduğu soykırımdan binin üzerinde insanın kurtarılmasında payı olan Oskar Schindler'i ve bu kurtarmayı konu edinen film, 321 milyon dolar gişe hasılatı elde etmiş ve Akademi, Altın Küre, BAFTA ve Grammy ödülleri kazanmıştır. "Tüm zamanların en iyi filmleri" konulu çeşitli listelerde üst sıralarda bulunan film, Amerikan Film Enstitüsü'nün güncel listesinde 9. sırada yer almaktadır."Schindler'in Listesi", 2004 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir. Vikipedi

Daha fazla ayrıntı için bakınız (Yazı dili İngilizcedir!)

Taşlama Töreni

KÖŞEKTAŞ'TA TAŞLAMA TÖRENİ

 

  Engin KORELLİ

Küçük bir çocukken, her çocuk gibi erkenden kalkar, kahvaltıyı yaptıktan hemen sonra kendimi dışarı atardım. O zamanlar Köşektaş adlı bir köyde yaşardık. Orada doğmuştum. Toz toprak içinde, taştan evleri, kerpiçten ağılları olan bir  yerdi. En önemlisi ise, biz çocuklar için  bir köy değil, oyun cennetiydi. Çünkü öyle bir yerdi ki, her şey bir oyuncaktı orada bize. Gerçekten elle tutulur, gözle görülür her nesne, ya da bir düş oyun kurmak için bir neden sayılabilirdi. Canlıymış, cansızmış hiç fark etmezdi bu durumda.

Taşlar örneğin: yalnız duvar yapımında kullanılan bir özellik teşkil etmezdi. Uygun olanlar bizim trenlerimiz, arabalarımız olurdu. Kamyon yapardık onlardan  "temas terader, yol ver birader", derdik arkası sıra. Daha düzgünleri Mercedes Benz 303' ümüz olurdu. Bunlar öyle büyük otobüslerdi ki, aynen beş kilometre ilerdeki Ankara- Kayseri yolundan gece gündüz, sık sık geçip gidenlere benzerlerdi. Bu nedenle de biz başka markaları ne bilir, ne de bellerdik. Yere çizdiğimiz yol üzerinde, uzun yolculuklara çıkardık bu otobüslerle. Adını duyduğumuz, ancak bir defa bile gidip görmediğimiz yerlere sanki özlememizi dile getirirdik. Hele bir uçak gördük mü havada, çocuklar hep bir ağızdan tempo tutardık. "Teyyare, teyyare, babama selam söyle!" Nerdeyse katıksız hepimizin de babası Almanya'da çalışırdı. "Almanya'da oturuyor" demezdik.  Çünkü bizim düşlerimizde, bizimle birlikte otururdu babalarımız. Hiç gitmesek de oralara, rüyalarını görürdük gitmediğimiz yerlerin, kentlerin. Ta o zamanlar bir uzaklık özlemine yakalanmışız da, ayrımına varamamışız bunun.

Taşlara dönecek olursak, hafif yassı olanlarını da Volkswagen yapardık. Onlara   tosbağa, derdik. Her nedense bu arabayı çok severdik. Çünkü o bizim oraların bozkırına çok iyi uyardı. Daha çok küçük bir çocukken, böyle bir arabam olması gerektiğini düşünür ve düş kurardım. Ahmetli bölgesiyle, Zavrak' ın bahçesi arasında, derenin kenarında otururdum. Köyün hemen kıyısına düşerdi bu yer.

Çok ince taşlar, aynı zamanda "helik" diye anılanlar, ince olduğu için, yalnız duvar yapımında, diğer kalın ve güçlü taşları desteklemekte kullanılmaz, aynı zamanda tek ayakla kaydırmakta kullanırdık bunları ve adına "kay kay", derdik. Yine bu taşları biraz yonttuğumuzda bisiklete benzerdi ve buna da "velespit" derdik.

Ayrıca taşlar öyle yumuşaktı ki, üzerine rahatça yazılar yazar, çizgiler çizer, resimler yapardık kazıyarak. Köşektaş'ta böyle yazısız duvar bulmak neredeyse olanaksızdı. Yaşlılar doğan çocuklarının doğum tarihini kazırlardı üzerlerine, unutmamak için.  Kente  ilk gittiklerinde de kütüğe geçirirlerdi ordan çıkardıkları tarihlerle. Yoksa o zamanlar öyle kolay değildi işi gücü bırakıp da yazın ortasında kente gidip çocuğunu kaydettirmek, ya da kışın, karda kıyamette rasgele kentin yolunu tutmak. Bunlar biraz da ayrıcalık sayılırdı açıkçası o zamanlar.

Tabi ki, çocukluk aşkları da duvarları süslerdi. O da kazınırdı taşlara. -evet taşlara kazınmış aşklar vardı o zamanlar! Cansız, hesapsız, anlamsız gibi dururlardı duvarlarda. Yoldan geçenler, kendilerinin de başından geçtiği için, gülümseyerek izlerlerdi, yavaş yavaş silinmesini. Sanki biraz da kendi tecrübelerinden bilirlermiş gibi, taşa kazılmış aşkların bir gün taşlaşacağını.

Bir de, adını taşa kazıdıkları çocukluk aşkları biriyle kaçtı mı, ya da ere gitti mi,  köyde "ere gitmek" evlenmek anlamına gelirdi- o duvarın önünden geçenler doğal olarak, gizli bir utanç ya da eziklik duyarlardı. Taşa kazınmış aşların çok azı kavuşmuştur yarine. Benim bildiğim bir tanesi var ki, hala garipserim aklıma geldikçe. Bu da, ailesi sevdiğine vermeyen bir genç kızın, eline çeyizi sayılan çıkısını alarak, oğlanın evine sığındığı olaydır. Köyde buna " Oturudüşmek", derlerdi. Hem de, oba arasında da onay görürdü. Köyün ileri gelenleri gidip, kızın ailesinin icazetini alarak nikahını kıyarlar, "izinname"sini çıkarırlardı. Böylece oğlanı kimse suçlamayaz, mahkemeye veremezdi, kızın yaşı dolmamışsa bile. " A duydun mu gız, filanın gızı oturudüşmüş! Vallahi aşk olsun, yaman gızmış!", derlerdi.

Ben bir keresinde merak etmiş, annemle gidip bakmıştım. Kız odada oturuyordu. En güzel esvabını giyinmiş, hafiften süslenmiş, biraz da gözlerine sürme çekmiş, gelip oturmuş misafir odasına. Muhtarı  çağırmaya gitmiş teyzem. Ne yapıp edeceğini bilmiyormuş! Kız gelip oturudüşmüş. Ben tabii ki, o küçük aklımla oturudüşmeyi, herhalde yere düşmeyle, bir tarafı acımayla karıştırıyordum ki, şaşkın şaşkın bakmıştım. Kızın her hangi bir acısı olduğu farkedilmiyordu. Benim şaşkınlığıma bakıp gülümsüyordu kızcağız. Sonra annem başka bir odaya  geçtiğinde hemen arkasından gitmiş, fısıldayarak, " Bu kız yerinden kalkamıyor mu?" ya da " Şimdi bu kız yerinden kalkarsa, ailesi alıp götürür mü?" diye sormuştum. Annem de fısıldayarak bir şeyler anlatmıştı ya, ne var ki heyecandan tek bir sözcüğünü bile anlamamıştım. Sonra kızı başka odalarda da gördüm, iş yaparken de, evine oturudüştüğü oğlanla aile ziyaretleri yaparken  de. Sokakta gördüğüm zaman anlamıştım ki, artık rahatça dışarı çıkabiliyor. Her nedense, yine de onun adına biraz korkmuştum.

Taş deyip de geçmeyin! O kadar önemsenmeyip sessiz bir varlık olarak duran ve kullanım alanı neredeyse yapı aracı olmakla sınırlı bulunan bu nesneler, o zamanlar bizim en sevgili oyuncaklarımızdı. Hele en küçükleri, çakıl taşı dediğimiz, kaypak taşları da karşılıklı taşlaşmakta kullanırdık. O zamanlar kafası böyle bir taşla yarılmamış çocuk bulmak, nerdeyse olanaksızdı. Bu gün bütün çocukların yakından tanıdığı, "Y"ye benzeyen lastik sapanlarımız dışında, bir de yılda bir kere elimize geçen örme sapanlarımız vardı ki, o, daha çok geleneksel bir anlam taşırdı.

Taşlaşma merasimi! Ben ninelerimden, dedelerimden anlatırlarken dinledim.

Bizim zamanımızda neredeyse gelenekten düşmeye,  köy yaşamından tard etmeye başlamıştı. Çünkü, çok uğraş istemesinin dışında, Köşektaş'a hem komşu, hem de akraba olan, aynı oymaktan, Herikli aşiretinden, Kızılağıl Köyü ile düşmanlığını artırdığı için, Köşektaş'a gelen ve o çevreden olmayan, gelenek dışı ilkokul öğretmenlerinin, köy enstütüsü mezunlarının çabaları sonucu ve onların etkilerine aldıkları, öğretmenlere saygı beslemeyi bir görgü kuralı sayan köy sakinleri, tabi ki o günlerin muhtarının da onayı ile, altmışlı yılların ortalarında kaldırılmış.

Nereden bilsin yabancı öğretmen, sapanla taşlaşma eğlencesinin, Herikli aşiretinin kendi geleneklerini sürdürme ve geçmişlerini saygıyla anma gereksinme-sinden kaynaklandığını? Sanmışlar ki, iki köy birbirine düşmanlık beslediği için, bahar gelirken bibirleriyle, sapanla taşlaşma yoluyla kapışıyorlar.

Sultan nine me sorarsan, (köylülere kalırsa yüzüne Sultan Bacı, ya da herkesin peynirini tulumlara, ya da küplere basmakla meşhur, arkasından lakabıyla anılan  Gafer' dir.) bu olayın tarihçesi onun bile bilmeyeceği kadar eskilere dayanırmış.O bile annesinin kış boyunca, en güzel sapanı örmek için didinip durduğunu anımsarmış.

Sapanın en iyisi yünden, kirmenle eğirilerek yapılan ipliklerden örülürmüş. Sapanı yapacak olan kadın, ilk önce, kocasına ya da oğullarına, kendi içinde besleyip oluşturduğu renklerle başlarmış örmeye. Ilk önce bir sicim kalınlığında, yarım metre bir tutkaç örerler, sonra da ona bir yumurta büyüklüğünde taşı kavrayıp taşıyacak biçimde bir yuvayı evirerek dokurlarmış. Sonra da bu yuvaya bir diğer kolu ekleyip  bitirirlermiş örme işini. Ördükleri sapanları komşularına bile göstermezler, ilk yaz kendini gösterene, taşlaşma  günü gelene kadar sabırsızlıkla beklerlermiş. Ninemin anlatmasına bakarsan, en softa kadınlar bile, "çıkar da şu yaptığın sapanı bir görelim", diyen komşularına, daha başlamadıklarına, ya da bitirmediklerine değgin, olmadık yeminler ederlermiş.

Yalnız "o" gün gelip de çattığında, iki köyün de sakinleri, erkek-kadın, çoluk- çocuk, kız-kızan demeden, kendi köylerinin orta yerine, kuşluk vakti toplanmaya başlarlar ve bu birikme bir saat içinde tamamlanırmış. Erkekler yaş, güç, ve yüreklilik sırasına göre guruplandırılır-larmış. En delikanlılar en ön saftlarda bir yerlerde taş atma ve yıldırma görevi üstlenirlermiş. Bu koçaklar taşları o kadar güçle fırlatırlar, o kadar uzaklara eriştirirlermiş ki, bir ok gibi ulaşırmış karşı tarafa. Böyle bir taşı yiyen de, kolay kolay bir dahaki taşlaşma törenlerinde pek gözükmez, ona, bir tür gazi olarak bakılırmış. Kimse de onunla alay etmez, onun önceki inatçı, kavgacı, Herik beyliğine de pek haram gelmezmiş. 

Doğal ki, taşlaşma töreni, iki köyün çocuklarının taşlaşmasıyla açılırmış. Çünkü  çocuklar taşları çok y 'ıraklara kadar yetiştiremeyecekleri için, iyice birbirlerine yaklaşırlar, birbirlerini tanıyacak, yüz yüze vuruşacak denli karşılıklı döğüşürlermiş. Taşı yiyen yere yatar, arkada duran yaşlılar veya kendi aile üyeleri tarafından geriye çekilir, yarasına göre iyileştirme uygulanırmış. Eğer aldığı yara pek önemli değil ya da yalnız bir sıyrıksa, aileler, " bundan da yara mı olurmuş canım, git de kendine doğru dürüst bir yara seç ya da bir yara da sen aç da gel!" , diye çocuklarını cesaretlendirir-lermiş. Çocuklar  bir yarım saati geçkin taşlaşıp da yoruldu mu, iç içe girerler, boğuşarak kıyıya doğru çekilirlermiş.

O zaman da izlemeye dayanamayan gençler devreye girerler, attıkları daha aralıklı taşlarla, diğer köyün gençlerine saldırı başlatarak, mevzi kazanmaya çalışırlarmış. Üstün gelen köyün gençleri, diğer köyün toplanma sınırına dayandı mıydı da, bu defa da en arkada bekleşen orta ve yaşlı grubu, kendi sınırlarına doğru yaklaşan güruhu püskürtmek için, atağa kalkarlarmış. Bu karşılıklı ataklar saatlerce sürer, her iki köyün de gençleri ve orta yaşlıları yaptıkları bu hücumlarla sınırlara gider gider gelirlermiş. Kadınlar ise  gözleri kendi kocalarının ve çocuklarının üzerinde kaygıyla dolaşırken, bir taraftan da onlara taş taşırlar, yetiştirirlermiş.

Karşı köyün sınırını her ne pahasına olursa olsun, direnç ve çabayla, atılım ve kıvrak hareketlerle yaran akıncılar, diğer köyün gençlerini kendi köylerinin içlerine kadar kovalarlar; arkadan da çocuklar, orta yaşlılar ve taş taşıyan yardımcı kuvvetler, çil yavrusu gibi dağılırlarmış.

Durumu kurtarmaya çalışan, yenilen köyün yaşlı kurulu, bir işaretle, arkada koşumlu bekleşen at arabalarına kadınları, yaşlıları ve küçük kaçamayan çocukları bindirip kendi köylerine ulaştırma emrini çıkarırlarmış. Aynı  anda taşlaşma yerinden yıldırım gibi fırlayan köyün atları, ter su  içinde, arabaların arka tekerlerinden balçıklar sıçratarak bir kaç dakika içinde kendi köylerinin orta yerine ulaşırlarmış.

Kadınlar hemen bozguna uğrayan yavrularına kanatlarını gererler, köyün yaşlı kurulu da köye ilerleyen akıncı gurubu her hangi bir olaya meydan vemesin diye, hep şu aynı öyküyü anlatırmış. "Yaptığınız ayıp sizin, bir de akraba olacaksınız. Sizin köy de bizim köy içinden çıktı. Deli Ibrahim, zamanında babasına kızıp terketmiş  Kızılağıl'ı. Sonra  da, yanına Ilecik'ten Herikli Beyi hem kendi oğlunu vermiş, hem de yanına kattığı bir kaç aileyle şimdiki Köşektaş'a gelip yerleşmişler. Bizimkiler de yardım etmişler, başlarına bir iş gelince, ya da diğer oymaklar baskı yapınca. Hep birlikte kovalamışız, Sarılar'ın, Barak' ın uşaklarını. Inanmıyorsanız, dedelerinize sorun da söylesinler, Köşektaş'lıların Herikli'lerin asileri olduğunu." Böylece, hem kendi çocuklarını, hem de akıncı  köyün gençlerini engellerlermiş.

Öyle bir taşlaşma töreni ki, köyün yaşlıları araya girdi mi, kimse elini kaldırıp taş atmazmış. O an taşlar yere atılır, sapanlar ceplere sokulur, yenilen köyün meydanında, bu kez de barışma töreni uygulanırmış. Muhtar hemen bir şerbet hazırlattırır, diğer köylülere sunulur, hep birlikte içilir, kaçak atlıların akşam kızıllığında köylere sokularak ev ev üleştirdikleri, o sarı yasak  tütünler tüttürülürmüş. Sonra da yenen köylüler, gönenerek, "amma yendik", diye böbürlenerek, kendi köylerinin yolunu tutarlar, en iyi taş atan sapanı yapan kadının adı da, gelecek yıl tekrarlanan taşlaşma törenine kadar övülerek anılırmış. Agustos 2000, Yazar Engin KORELLİ.



 
Kitap Tanıtım Köşesi


Dünyayı bir daha hiç göremeyeceğim

"Altan’ı oradan söküp almak için yeri göğü birbirine katmalıyız..."

Simon Callow

Bazı kitaplar hakkında eleştiri yazısı yazmak insana küstahlık gibi gelir. Bu da onlardan biri. Kitap kendisini öyle bir berraklık, eminlik ve bilgelikle anlatıyor ki hakkında söylenmesi gereken tek şey var: Onu okuyun. Sonra yeniden okuyun. Kısa bir kitap bu, bazıları iki sayfadan daha uzun olmayan bölümlere ayrılmış, her bölüm yazarın cezaevinde tecrübe ettiği bir olayı anlatıyor. 

Harikulâde damıtılmış saf bir metin ama bilgiçlik taslamıyor; Altan, en zor anlarda bile, duruluğunu ve saydamlığını asla kaybetmiyor, rüyalar nasıl capcanlıysa öyle capcanlı, ki -- İngilizceye çevrilmiş olan diğer kitapları, Osmanlı Kuarteti’nin muhteşem ilk cildi Kılıç Yarası Gibi ile hayali unsurlarla bezenmiş suç romanı Son Oyun’a bakarak hüküm verecek olursak – bu canlılık onun diğer eserlerinin de özelliği. I Will Never See the World Again’e (Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim) bakarak hüküm vermek gerekirse, onu kurtaran ve kurtaracak olan şey de bu.

Gözaltına alınması onun için sürpriz olmadı. Ön saflardaydı. Kürtlerin eşit haklara sahip olması gerektiğini savunan ve yayımlandığı Milliyet gazetesinde çok okunan bir makalenin yazarı olarak daha 1995’te yirmi ay hapis cezası almış, cezası ertelenmiş ve 12 bin dolar para cezasına mahkûm edilmişti. 2007’de hicivli bir gazete olan Taraf’ı kurdu ve orada bir yıl sonra “Ah Ahparik” başlıklı bir yazı yazdı. Bu yazı nedeniyle, Türk Ceza Yasası’nın “Türklüğün aşağılanmasını” suç sayan acımasız 301’inci maddesince yargılandı, ancak o zaman hapse girmedi. Ne kadar korunmasız bir durumda olduğunu bildiği için silah taşımayı alışkanlık haline getirdi.

Muhalefet Altanların aile mesleğidir: Ahmet’in babası, polemikçi bir gazeteci, romancı, editör ve milletvekili olan Çetin de daha eskilerdeki bir baskı rejimi tarafından, yaklaşık yarım asır önce gözaltına alınmıştı. Polis onu almaya geldiğinde baba Altan onlara çay ikram etmişti ama reddetmişlerdi. “Rüşvet değildir” demişti hoş bir şekilde, “İçebilirsiniz.” Bu şaka pek de iyi karşılanmamıştı. Kırk beş yıl sonra Ahmet kendisini almaya gelen polislere aynısını tekrarlamış; onlar da aynı şekilde bundan hoşlanmamışlar. Her koşulda şaka yapabilmek neredeyse akıl almaz bir soğukkanlılık göstergesidir. Ahmet de adil bir yargılanma ihtimalinin hiç olmadığını biliyordu; mahkûm olacağının kararı peşinen verilmişti.

Artık bir daha sevdiğim kadını öpemeyecek, çocuklarıma sarılamayacak, dostlarımla buluşamayacak, sokaklarda yürüyemeyecektim... bir daha sucuklu yumurta yiyemeyecek, bir kadeh içki içemeyecek, bir lokantaya gidip balık ısmarlayamayacaktım, güneşin doğuşunu göremeyecektim.

Onu hapishaneye götüren arabada, polis ona bir sigara uzatmış. Altan, “Ben, sadece gergin olduğum zamanlar sigara içiyorum” demiş. Söylediğine göre, bu kelimelerin nereden geldiği hakkında hiçbir fikri yokmuş. Fakat bu kelimeler onun hayatını değiştirmiş. “Yaşanan olayların, sizi saran tehlikelerin, sizi kuşatan gerçeklerin sizden beklediği davranışlar, sözler vardır, o davranış kalıplarına uymadığınızda, beklenmedik işler yapıp, beklenmedik sözler söylediğinizde bizzat gerçeğin kendisi afallayıp zihninizin isyankâr dalgakıranlarına çarparak parçalanıyor.” Bu içgörü – “Gerçek beni ele geçiremedi. Ben gerçeği ele geçirdim” – Altan’a daha sonra olan şeylere göğüs germe kuvveti vermiş. Bu yeteneğin, mesleği olan romancılığın bir uzantısı olduğunu görmüş: Alternatif bir gerçeklik yaratmak. I Will Never See The World Again (Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim) hapishane hakkında olduğu kadar yazarlık hakkında da bir kitap, fakat her şeyden ziyade özgürlük hakkında, hayal gücünün kullanılmasıyla ortaya çıkan özgürlük hakkında bir kitap.

Altan’ın özgürlüğünü ve düşünsel bağımsızlığını koruması kolay olmamış: Siz ne kadar metanetli olursanız olsun, hapishane doğası gereği insanı felce uğratabilen bir yerdir. 

“Birkaç saat içinde beş yüz yıllık bir mesafeyi aşmış, Ortaçağ’ın Engizisyon zindanlarına varmıştım.” Duyuların mahrumiyeti insanın derhal kafasını karıştırır: Oscar Wilde gibi Altan da zamanın anlamını yitirdiğini keşfeder. “Kafeste ışık ve hava hiç değişmiyordu. Her dakika bir diğerinin aynısıydı. Sanki zaman nehrinden bir kol ayrılıp bir setin önünde birikerek bir göl oluşturmuştu. O kıpırtısız gölün dibinde oturuyorduk.”

Mahkemeye götürüldüğünde yönünü yitirmişlik duygusu devam ediyormuş. Yargıçlar, Kafka’nın elinden çıkmış gibiymişler fakat Kafka’da da olduğu gibi, barbar ya da gaddar değil ama tuhaf, hayrete düşürücü ve gerçeküstüymüşler. Altan, ilk başta kendisine bildirildiği gibi darbe girişimini destekleyen “subliminal mesajlar” gönderdiği için değil, darbeye girişime iştirak ettiği için gözaltına alındığını öğrenmiş. Suçlamanın neden değiştiği kendisine sorulan yargıç havadan sudan bahsedercesine şöyle demiş: “Bizim savcılar bilmedikleri kelimeleri kullanmayı seviyorlar.”

Altan serbest bırakılıp evine gönderilmiş; daha sonra o akşam yeni bir gözaltı kararı çıkarılmış, hapishaneye dönmüş ve kapısında “Bayan Reviri” yazan bir hücreye atılmış. Anayasa Mahkemesi’nin mahkumiyetini reddetmesine dayanan bir temyiz süreci başlatmış: Kararı beklerken, “zihninin gölgeli kıvrımlarında kımıldanan, umudun beslediği solgun ve titrek hayalleri” kafasından uzaklaştırmaya çalışmış. Beklerken yıllar önce yazdığı romanı Kılıç Yarası Gibi’de, bir karakterin hakkında verilecek hükmü beklediği sahnenin aynısını yaşadığının farkına varmış.

Yıllar önce, edebiyatla hayatın birbirine değdiği, sınırları belirsiz, esrarengiz ve puslu arazide dolaşırken kendi kaderimle karşılaşmış ama onu tanımamışım, onu bir başkasının kaderi sanarak anlatmışım... Romanla hayatın, gerçekle yazılanın birbirine dolandığı, birbirinin kılığına girdiği, birbirini taklit ettiği, birbiriyle yer değiştirdiği baş döndürücü, uğultulu bir girdabın derinlerine doğru sürüklendiğimi hissediyorum.

Hüküm verilir: Ağırlaştırılmış müebbet.

Bir daha dünyayı ve avlu duvarlarıyla sınırlanmamış bir gökyüzünü göremeyeceğim. Hades’e gidiyorum. Kendi kaderini yazan bir kader tanrısı gibi yürüyorum karanlığın içine doğru. Kahramanımla birlikte karanlığın içinde kayboluyoruz.

Ama bir süre sonra hayal gücü Altan’ı kurtarır: 

Odysseus gibi kahramanlıklarım ve korkaklıklarım olacak, dürüstlüklerim ve kurnazlıklarım olacak, yenilgilerim ve zaferlerim olacak, ancak ölümle bitecek bir maceram olacak... Çatırdayan bir gemi duruyor hücrenin ortasında... Ve güvertesinde çelişkiler içinde bir Odysseus.

Nefes kesici bir anda, kendi kendine şunu düşünür:

Anlatmak için ne güzel bir görüntü. Hayaletimsi ışıkta beyazlaşmış bir gölge gibi kıpırdayan elimi uzatıp bir kalem çekiyorum. Ben karanlıkta da yazabilirim. Koca bir fırtınayla çatırdayan bir gemiyi avuçlarımın içine alıp yazmaya başlıyorum. Demir kapı arkamdan kapandı...

Altan’ın avukatlarına verdiği notlar arasında yer alan kâğıtlardan derlenen ve arkadaşı Yasemin Çongar tarafından – harikulâde bir şekilde – İngilizceye çevrilen I Will Never See the World Again  (Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim) son derece tatmin edici bir biçeme sahip. Bu bir Geceyarısı Ekspresi değil, Ölü Evinden Notlar değil, ve De Profundis değil. Bir bakıma bunların hepsini gölgede bırakıyor. İnsanın içinde var olan, her şeyden çok da hayal gücüyle tetiklenen kudretin ışıltılı bir kutlaması bu kitap. Yaratıcılık sürecini anlatışı olağanüstü, kavranması daima zor olan bu fenomenin en mükemmel yapılmış analizlerinden biri. Ve bu kitap maneviyatın da zaferi. “Beni hapse koyabilirsiniz ama beni hapiste tutamazsınız” diyor Altan son cümlelerinde, “Bütün yazarlar gibi ben de duvarları rahatça geçecek bir sihrin sahibiyim çünkü.” Evet: Ama yeter artık. Altan hâlâ hapiste. Nobel Ödülü’nü kazanmış seksen kişi bu durumu protesto etti, sonuç alamadı. Altan’ı oradan söküp almak için yeri göğü birbirine katmalıyız.

The Guardian, 13 Mart 2019
Simon Callow