Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam13
Toplam Ziyaret568929
Kitap Tanıtım Köşesi

Vatan Haini
Asil vatan haini kimmiş bilinsin istedim!
Can DÜNDAR

Berlin sürgününde, Türkiye'nin içine düştüğü karanlığın üstesinden geleceğine bir kez daha emin oldum. O hiç yıkılmaz zannedilen, ardında büyük acılar gizleyen duvar, bir günde yıkılıveriyır; 'hain'lerle, 'kahramanlar', hapistekilerle saraydakiler, bir anda yer değiştirebiliyor.

Biz de duvarımızın yıkıldığı, peşimizdeki gizli servise ait arşivin halka açıldığı günleri görecek, acıları devralanlara, eski karanlığı ibretle anlatıp umut aşılayacağız.

Can Dündar bu kitapta, ülkesindeki özgürlük mücadelesine Berlin'den destek olabilmek için, kimi zaman buruk bir gülümseyisle, bazen çok yorularak, ama umudunu ve kararlılığın her seferinde yeniden besleyerek verdiği çabayı anlatıyor. sürgünde bir gazetecinin hayatını, cömertçe, meslektaşlarını ve arkadaşlarını sakınarak, ama kendini sakınmadan paylaşıyor okuruyla...

978-3-9817400-6-6 (ISBN)

 FOTOGRAF


KÖY ENSTİTÜLERİ'NİN KAPATILMASI


 

Köylünün yaşantısını, görünmez güçlere, efsanelere, mucizelere, mezheplere, tarikatlara, cemaatlara, kadere, uğura, muskaya ve hurafelere dayalı akıl
ve bilimsellikten uzak körinançlar bütünü halindeki safsatalardan
arındırılmasını Köy Enstitüleri kuruluşları sağlayacaktı.

Köy Enstitüleri hareketi; Atatürk’ün ortaya koyduğu akıl ve bilimin öncülüğündeki, bilimsel dünya görüşü doğrultusunda, bilimsel ve sanatsal değerlere dayalı, Hasan Ali Yücel’in bakanlığı döneminde, İsmail Hakkı Tonguç’un yaratısı, özel bir pedagojik eğitim metodu içeren, Türk köylüsü ve toplumuna özgü, Rönesans ve aydınlanma hareketiydi.

Türk köylüsü, asırlarca ihmal edilmiş ve ona en ufak hizmet bile sunulmamıştır. Aslında Türk köylüsü zeki ve yaratıcı bir özelliğe sahiptir. Ancak ne yazık ki, Türk köylüsünün bu özelliği Osmanlı döneminde değerlendirilememiştir.

Yaklaşık Selçuklu dönemi de dahil, yedi yüz yıl gibi uzun bir zaman Osmanlı İmparatorluğu, Türk köylüsünün alın teri ve emeği ile elde edilen ekonomik gücün sayesİnde 620 yıl varlığını sürdürebilmiştir. Türk köylüsü aç kalmış, yoksul kalmış, ancak varlığını Osmanlı İmparatoprluğuna adamaktan geri kalmamıştır.

Osmanlılar, Türk köylüsüne hizmet götürecekleri yerde, Arap – İslam ideolojisinin akıl ve bilim düşmanlığına yönelik kültür ve uygarlığının etki alanını daha da genişletmeye çalışmıştır.

Köylülerimiz, hiyerarşik yaratılış ilahi düzenine ve kadere bağımlı olarak yaşamaya alıştırılmıştır. Bu yüzden köylülerimiz yedi yüz yıldan beri hiçbir şeyin, hiçbir güzelliğin farkına varamadan, kader ve öbür dünya mutluluğuna bağlı olarak yaşamışlardır. Hatta umut nedir, onu bile yaşayamayanlar, bu dünyanın boşluğunda bir hayal gibi yok olup gitmişlerdir. Köylülerimiz, asırlardır; sabır, şükür ve umutla yaşamaya alıştırılmış olup, aldatmaca bir mutluluk uygulamasıyla avutulagelmişlerdir.

Asırlardır köylüler, mutlu edilmeye değil; vergi almaya, düşmana karşı savaş alanında kaynak olarak kullanılmaya yönelik canlı bir araçtı. Mutlu olmak şöyle dursun, insanca yaşamaktan uzak köle gibi kullanılmak ve öyle yaşamak, köylülerimizin ve halkımızın değişmeyan kaderiydi. Dinsel yorumcu ve kadercilere göre, sanki Allah, onlara ölünceye kadar hep köle gibi bir yaşam biçimi çizmişti.  Zavallı köylülere ve halka bu anlayış ve yanlışlar Allah buyruğu olarak gösteriliyordu. Bu buyruk köylülerimize özel olarak Allah tarafından gönderilmiş bir “ilm-i ilahi” olarak kabul ettirilmiş ve köylüler, ölüm ötesi –öbür dünya- ahiret yaşamının mutluluğu ile aldatılagelmişlerdir.

Köy Enstitülerinin öncelikli amacı, köy insanını hiçbir kuvvet, yalnız kendi hesabına insafsızca istismar etmesin, köylülere köle ve uşak muamelesi yapamasın diye, köylüye kendi öz haklarına sahip çıkabilecek, demokratik haklarını elde edebilecek bilincin kazandırılmasını sağlamaktı.

Tarım alanında dünya standartlarını yakalayacak yaratıcı, üretici ve girişimci etkinlikleri yapacak köy insanının yaratılması sağlanacaktı.  Bu nedenle, kendi öz haklarına sahip çıkmasına yönelik feodal sömürüye, yani toprak ağalığına, karşı bilinçlendirilmesi zorunlu hale gelmişti. Bu bilinç ancak Köy Enstitüleri hareketiyle sağlanabilirdi. Bu nedenle eğitimin, Atatürkçü akıl ve bilim doğrultusunda bilimsel dünya görüşünün güdümüne alınması sağlanacaktı.

Köylünün yaşantısını, görünmez güçlere, efsanelere, mucizelere, mezheplere, tarikatlara, cemaatlara, kadere, uğura, muskaya ve hurafelere dayalı akıl ve bilimsellikten uzak körinançlar bütünü halindeki safsatalardan arındırılmasını Köy Enstitüleri kuruluşları sağlayacaktı.

Köy Enstitüleri yüksek bölümüyle, yirmi bin öğretmeniyle, yetiştirdiği yazar, şair ve sanatçısı ile Türkiye’nin geleceği çok parlak gözüküyordu.  Bu etkinlikle, tüm Türkiye’nin geleceği çok parlak gözüküyordu. Bu etkinlikle, tüm Türkiye’nin eğitimi – öğretimi Köy Enstitüleri eğitim metoduna dönüştürülecekti.

Köy Enstitüleri’nin amaçlarından en önemlilerinden biri de, Türk köylüsünü ve halkını; Arap halkının inanç ve geleneklerine bağlı, Ortaçağ Arap İslam Uygarlığı’nın oluşturduğu, Kuran düzenlemesi ile, Eş’ari’nin akıl ve bilim düşmanlığı denilen körinanca yönelik, sözde, Allah tarafından (ilm-i ilahi) gönderildiği söylenen Arap ulusçuluğunun yaratmış olduğu kültür ve uygarlığına bağlı olarak yaşamaktan kurtarmaktı. Böylece, Köy Enstitüleri eğitim kuruluşları ile, kendi öz ulusal kültürümüzü oluşturarak, akıl ve bilimin öncülüğünde kendi uygarlığımızı yaratmaya yönelik amacın yaşama geçirilmesi sağlanacaktı.

Köy Enstitüleri kısa bir zaman sonra meyvelerini vermeye başlamıştı. Köy Enstitüleri çıkışlı yirmi bin öğretmen, yaklaşık yüzden fazla yazar, şair ve sanatçı yetişmişti. Köy Enstitülü bu değerler, Türk köylüsünü ve toplumunu çağdaş dünyaya, akıl ve bilimin öncülüğündeki bilimsel dünya görüşüne yönlendirecekti. Gerçekten de, köylüler ve toplum, çağdaş dünyanın ne demek olduğunu anlamaya başlamıştı.

Batı tarihinde Fransa’da uygulandığı gibi, ne acıdır ki, Türk köylüsü ve halkına da uygulanmış olarak değerlendirilen Obskürantizm ve Obstrüksiyon olayı, yani köylünün ve halkın hiçbir şeyden anlamaması ve köylünün ve halkın toplumsal gelişmesini engelleme yolu ile devleti daha rahat yönetmek düşüncesi Osmanlı döneminde de yaşanmıştır.

Köy Enstitüleri hareketi ile, köylünün ve halkın üzerinde yaşatılan Obskürantizm ve Obstrüksiyon uygulamasına son veriliyordu.

1950 DP (Demokratik Parti) döneminde de, aynı anlayış uygulanmaya konmuştur. Çünkü Köy Enstitüleri‘ni kapatmak, Obskürantizm ve Obstrüksiyon olayının ta kendisidir. Bu uygulama ile köylünün bilinçlenmesi önlenmek isteniyordu.

Köy Enstitüleri’nin etkinliği ile uyanan köylüler, kendi öz haklarına sahip çıkmaya, toprak ağaları ve köylüyü sömürmeye alışmış egemen sınıf ve devlet yöneticilerinin rahatı ve mutluluğu bozulmaya başlayınca, mutlu ve egemen kesim Köy Enstitüleri’ne karşı cephe oluşturmuşlardır.

Van ilinde yuvalanmış bulunan bir toprak ağasının iki yüzün üzerinde köyü vardı. Köy Enstitülü öğretmenlerin Vanlı köylüleri uyandırmasıyla birlikte, köylüler, toprak ağasının tüm topraklarını elinden almışlar ve ağayı da il dışı etmişlerdir. Bu olay tüm toprak ağalarını ürkütmüş olduğundan, toprak ağaları, topraklarının korunması için DP iktidarına sığınmışlardır. Ağalar topraklarının kurtuluşu için, DP iktidarının, Köy Enstitüleri’ni ortadan kaldırmasını dört gözle beklemeye başlamışlardır.

Köy Enstitüleri’ni kapatmak için çeşitli iftira ve entrikalar oluşturulmuştur. DP’li bir milletvekilinin Konya ilinin Durlas köyü halkına yaptığı konuşma şu şekildedir:

“Köy Enstitüleri’nde kız ve erkek öğrenciler birlikte eğitim görüyorlar. Bu nedenle, kız erkek birlikteliğinden dolayı, fuhuş olayı yaşanmaya başlanmıştır. Bizler DP iktidarı olarak, Köy Enstitüleri’nde okuyan kızlarınızı erkeklerden ayırdık. Onları Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde topladık. Böylece kızlarınızın namusunu kurtardık.”

Oradaki topluluğun arasında bulunan aydın bir köylü vatandaşımız, milletvekiline karşı şu şekilde konuşmuştur:

“Sayın milletvekilim, bizim kızlarımızın namusunu kurtarmış olmakla işgüzarlık etmişsiniz. Fakat, sizin kızlarınız, ilkokuldan üniversiteye dek erkek çocuklarla birlikte okuyorlar. Bu durmda sizin ve kızlarınızın namusunu kim kurtaracak?”

Bu sözleri duyan milletvekili, derhal o köyden uzaklaşıyor ve bu duyduklarını diğer milletvekili arkadaşlarına anlatmadan edemiyor. Arkadaşlarına; artık köylüler kendi öz haklarına sahip çıkacak kadar belli bir bilinç düzeyine ulaşmışlar. Bu da, Köy Enstitüleri’nin köylüleri uyandırmasından kaynaklanmaktadır. Vakit geçirmeden Köy Enstitüleri’ni kapatmak yerinde bir iş olur.”

Van köylüleri ile Konya’nın Durlas köyü halkının uyanışı, tüm Türk köylüsünün uyanışı demek olduğundan DP iktidarını hemen harekete geçirmiştir.

Köy Enstitülü öğretmenlerin teşviki ile, köylüler tarafından toprakları elinden alınan toprak ağaları, DP iktidarıyla bütünleşip, Köy Enstitüleri’ni kapatmayı başarmışlardır. 28. Ocak 1954.

DP iktidarı, Köy Enstitüleri’nin kapatılışıyla birlikte; 1932 yılından itibaren Türkçe okunmaya başlayan ezanın yeniden Arapça okunmasını sağlayarak, Arap kültür ve uygarlığına yeniden dönüşün yolunu açmış, böylece Türk köylüsü ve halkının uyanışı önlenmeye çalışmış ve bunda da başarılı olmuştur.

Musa Kâzım Yalım,

1950-1951 öğretim yılı Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunu.

05. Ocak 2011


 

 




0 Yorum - Yorum Yaz
19 Mayıs


19 Mayıs

Rüstem Şen'e saygılarımla!

İbrahim ÇÖL

Gece yarısı Mucur’dan sonra lacivert gökyüzünün yıldız aydınlığı ile Erciyes ve İsmail Sivrisinin önünde birden bire beliriverir hep aynı direklerde yanan sokak lambaları ile köyümüzün silueti. Yaklaşık yedi yüz kilometre yol gitmişim de bitmez kalan sekiz on kilometre…

Yorgunluk sakinlik karşılar hep. Arabanın ışığında dikilen ağaçları tanımaya çalışır gözler. Çocukluğumun sokak sıcaklığını ararım Karşı Mahalleden eve varıncaya kadar. 

Bu mevsimlerde alabildiğince sakin, dingin hava.

Sabah güneş vurmuş evlerin ardından. İliklerine kadar ısıtır kıştan sonra. İpek yumuşaklığı ile salınan ekinler. Sanki denizin rengi değişmiş gibi, yeşil yeşil, dalga dalga. Arada ekilmemiş boş tarlalar gümüş adacık. Anadolu bozkırı alabildiğine, bağlardaki seyrelmiş ağaçlar inadına yeşil. Kelilere açmış nazik gelincik çiçekleri nazenin. Adını tadını unuttuğum bir sürü çiçek ot kokuları ile buradayım der gibiydiler. Sanki bütün yeryüzü bezenmiş bürünmüş.

Film şeridi gibi geçiyorken anılar…

19 Mayıs kutlama programında Cumhurbaşkanına sunulmak üzere Samsun’dan çıkarılan Bayrak geçişleri canlandı gözümün önünde. Okulların yaz tatilinde olduğu bir gün sabahı Rüstem Öğretmen’in çağırdığını söyledi arkadaşlarım.
 
Öğretmenim, temiz atlet ve kısa şortla Bayrak taşıyacağımızı söyledi, yanına varınca. Yarın Uçkuyu’ya gideceğiz, dedi. Kızılağıllı atletlerden alacağımız bayrağı taşıyacaktık köyümüzün topraklarından geçen asfalt yolda. Atletimiz vardı ama şort ayakkabı giyip giymediğimizi de hatırlamıyorum. Aldık üçgen şekilli Bayrağı taşıdık biraz. Hâlâ bilmem Bayrağı ben mi yoksa Bayrak beni mi götürdü önümde giden arabanın arkasından. Homurtuyla geçen otobüslerden gazete atmaları için ne işaretler uydurduk sonraları bu kısa yolda.

Şimdi Köşektaş Kayasının yanından bakıyorum aşağılara, nereye gitti o hep akıp duran derenin suyu. Ne bahçeler sulandı, ne kavgalar edildi uğruna. Ne oyunlar oynadık bu suyla yetiştirilen sebze meyvelerle. Bazen çaldık kopardık kökünden, arabalar yaptık hayallerimize, bazen kılıç kalkan oynadık taze devramer kafalarıyla. Kışları yağan karın eksiğinden çıkardık kuyulardan havuç, turp, yerelması saçtık karlar üstüne.

Şimdi dünyanın en kıymetli halısı serilmiş rengârenk, asfalt ince bir süs üzerinden geçen arabalarla.  

19 Mayıs 2010, İbrahim ÇÖL 

Bilgi: 28 Mayıs 2010 tarihinde gerçekleştirmiş olduğumuz bir güncellemede yayınlanmış bir yazıdır!