Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam16
Toplam Ziyaret553141
Kitap Tanıtım Köşesi


Taş Bina
Aslı ERDOĞAN

Yazarın bu kitabı yazma sıkıntısı sonsözde anlatılır. Memnun değildir yazar, hem anlattıklarından hem de anlatış biçiminden. Çağrılmadan, kendi hikâyesine girdiğinden söz eder. “Aslı Erdoğan olarak konuştuğum tek bölüm, epilog.” der yazarımız. “Bakın bu taş binayı yaptım ve içinde kalakaldım. Yapayalnızım burada… Yani yazının kendisi de bir taş binaya dönüşüyor sonunda. Başka bir yorumla, kapatıldığımız o metaforik taş bina, giderek yazıyı içerecek kadar genişliyor.” Epilog’dan bir bölüm vermek isterim burada: “Bana gelince… Her seferinde eksik, yarım, yanlış anlattım kendimi. Yerli, yersiz, zamansız. Ya çok kuru ya da trajedinin diliyle… İskelet korkunçluğunda, boş boş çınlayan üç-beş sözcük bir araya getirdim, üzerinden bir türlü geçilemeyen suskunluklarla, söylenmekten çok susulmuş sözcüklerle konuştum… kansız metaforlar, yay gibi uzayan fiiller, gerçek biçimini arayan imgeler boşalttım geçmişin üzerine. Takatim kalmayıncaya dek. Yol yol yükselen sözcük duvarlarının arasında ağır ağır, acıyla dolandım, el yordamıyla, ay ışığında beliren bir hayalet gibi, çağrılmadan girdim kendi hikâyeme…”

Aslı Erdoğan, Taş Bina ve Diğerleri kitabıyla, 2010 yılında 56. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanmıştır. Seçici Kurul’un, ödülü veriş amacını belirttiği açıklama, yazarın yazma amacının gerçekleştiğinin de göstergesidir sanki. “Seçici Kurul, 56. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, ‘çağımızın dilsiz tanıklığını mekânın, bedenin ve imgenin içinden dokuyarak evrensel insanlık acılarını seslendirmekte gösterdiği ustalık’ nedeniyle Taş Bina ve Diğerleri adlı kitabıyla Aslı Erdoğan’a vermeyi uygun görmüştür.”

Eninde sonunda şafak söker,’ derlerdi. Hem geceden başka nerde bekleyebilirdik şafağı?”

Taş Bina, Aslı ERDOĞAN
ISBN: 975 289 593 5

KÖŞEKTAŞ'TA TAŞLAMA TÖRENİ

 

 Dr. E. Sabri Dündar


Yaşı 45 - 50'nin üzerinde olup da Köşektaş ve Kızılağıl kökenli olanlar çok iyi bilirler ki, 1970 öncesinde, iki köy arasında şöyle garip bir adet vardı. Dini bayramlarda, bayram namazından çıkan her iki köyün yeni yetme gençleri, iki köy arası bir meydanlıkta karşı karşıya gelirler, bir müddet süren ağız dalaşından sonra “daşlaşırlardı”. Yani gençler, karşılıklı olarak, elleriyle veya örme sapanlarla birbirlerine taşlar atarlar, küfürlerle karışık kaçıp kovalamaca sonrası, sanırım öğle saatlerinde, yorgun ve yaralı bir şekilde, kimin galip geldiği belli olmadan, karşılıklı olarak köylerine çekilirlerdi, taa ki bir sonraki dini bayrama kadar.

Aslında her iki köy arasında çok eskiye dayanan aşiret ve akrabalık ilişkileri vardı. Bir tanesine ilkokul yaşlarında iken, uzaktan korku ile, benim de katıldığım ve canlı tanığı olduğum, ne zamandır sürdüğü belli olmayan bu ilginç adet, bu “arkaik” kültür kalıntısı, sonradan ciddi düşmanlıklara ve yaralanmalara neden olmaya başladı. Hatta, son bir kaçında, işin içine ateşli silah ve yaralanmalar da girince, her iki köyün ortak kararıyla, çok haklı olarak, 1967 veya 1968 yıllarında sona erdirildi. Ancak, özellikle dini bayramların içinde olmasının da kendi içinde taşıdığı tezatlıkla birlikte bir “düşmanlık kültürü” idi.Belki de çok eski bir “arkaik kültür kalıntısı” idi. Veya yöreye özgü bir gelenekti. Her ne olursa olsun, sona erdirilmesi çok yerinde olmuştur.

Bu geleneğin sona erdirilmesinde, o dönemde bütün Türkiye'de ve özellikle Köşektaş'ta da yükselmeye başlayan siyasal bilincin, gençleri ve aydınları etkilemiş olmasının büyük payı olduğunu düşünüyorum. Bu benim kendi  yorumum. Aslında bu “daşlaşma kültürü”, bizde ve doğu toplumlarında, hiç eksik olmamıştır. Sürekli düşmanlık üreten bu kültür ve davranışlar biçimi, kimin neye ve niçin düşman olduğunu bilmeden, bilemeden sürüp gidiyor. Toplumun önünü tıkayan, yenileşmenin, gençleşmenin oluşumuna engel her türlü sürer durumdan yana gerici bir kültür veya kültürsüzlüktür. Mevcut durumu korumak için düşmanlıkların olması gerekir veya düşmanlıklar yaratılmalıdır. Bir canlılık da getirmiyor bize, karşımızdakilerinin de haklı olabileceğini söyleyemiyor. Dolayısıyla karşımızdakilerin doğrularını paylaşamıyoruz. İster istemez yalan ve gerçek dışılık üretiliyor sürekli. Yaratıcılık ve üretkenliğin önündeki en büyük engel. Hep biz haklıyız, hep biz doğruyuz. Karşımızdakiler asla doğruyu söyleyemezler. Bu da tekrarı, tekdüzeliği getirmektedir. Tekrardaki kahredici kolaycılığı ve de ezberi. Burada tabiki zekaya yer yok. İhtiyaç da yok zaten. Düşmanlıklara taraf olmanız çok yeterlidir ve de gereklidir. O halde yaşasın düşmanlık! Her şeyi en iyi biz biliyoruz. Karşımızdakiler asla bilemezler. Ama ya biliyorlarsa? Onların doğrusundan mahrum kaldığımızın farkında mıyız? Matematik'te “Pi” sayısı evrensel bir gerçektir! Hayır bu doğru demenin anlamı var mı? Ya da o evrensel doğruyu reddetmenin yol açacağı vahim sonuçlar ne olacak? Karşı taraflarda yaratacağı hasarı hiç düşünmeden sopalar ve taşlar elimizde bekliyoruz. Kimin kafasının gözünün yarılacağı belli olmadan. Önemli olan o taşı atmak ve birilerini yaralamaktır. Acaba bütün dünya mı böyle? Sanmıyorum. O zaman uygarlıklar yaratılamazdı. Dinlerin, inançların, ideolojilerin aksi mesajlarına rağmen. Hiçbir şekilde engel olunamayan çok güçlü bir kolaycılık kültürü. Bir güdü. Sadece taraf olmanız yeterlidir. Başka hiçbir çaba gerekmez. Şöyle düşünenler olabilir. Çıkar çatışması! Ancak aynı çıkarları savunuyor görünen, aynı ortak değerleri paylaşan guruplar içinde veya arasında da olabildiğine göre, çıkarla da çok fazla ilintili değil. O halde nedir bu olgu? Her atılan taşın başka büyük ve kalıcı düşmanlıklar üretmesini istediğimiz bir “bencillik”. Veya altında ezildiğimiz eski bir ortak süper bencillik mi? Ya da ortak bir suçluluk duygusu mu? Geçmişimiz bu kadar kriminal ve kirli mi?

Çok mu ahlakçı bir yazı oldu sevgili dostlar? Neyse çok dikkate alıp da kafanızı karıştırmayın. Üzülürüm sonra! “Daşlaşa daşlaşa” taşlaşacağız nasıl olsa. “İnsana yabancı gelen tüm koşullarda yaşanmış veya yaşanabilecek anlık kayıtlardan bir demet bütün bunlar... Hemen herkesin kendinden bir parça bulabileceği ve yüzüne pussuz bir ayna olabilecek bu denemelerde, çoğu yazarın dört elle sarıldığı “mutlu son”, “acı son” gibi izlerden söz etmek mümkün değil. Gerçekle hayal ürününün birbiriyle örgülendiği, zamansal belirsizliklerle bezeli, okutan, okudukça düşündüren bir çalışma ve bir diğer deyişle, yazarın yıllanmış birikimlerinden küçük ve özel bir seçki bunlar...”


 

 


0 Yorum - Yorum Yaz
Film Tanıtım Köşesi

Earthlings/Dünyalılar
Türkçe Altyazılı

«Yapabileceğiniz en iyi şey, bu filmi insanlara izlettirmek olacaktır!»

Shaun Monson
Yönetmen

Hayvan ve insan sömürüsü üzerine yapılmış en çarpıcı belgesellerden biri. Dünyalılar/ Earthlings adlı belgesel film dünya üzerinde yaşayan bütün canlıların aynı ölçüde ve benzer acılara maruz kalmalarını örneklerle ve birbirinden çarpıcı görüntülerle izleyicisine anlatıyor. İnsan türü için bunun adına seksizm, ırkçılık ve soykırım adları verilirken diğer canlıların maruz kaldığı şiddet ve sömürü ise "türcülük" diye tanımlanıyor.

Filmde Nazi kampları ve Klu Klux Klan görüntüleriyle etleri için sıkış tıkış kafeslerde tutulan hayvanların görüntüleri peşi sıra akıp giderken insana dünya üzerinde yaşayan tek tür olmadığı hatırlatılıyor. Bir ırkın diğer ırklardan daha üstün olduğuna inanmasının ve bu nedenle kendisinden "aşağılık" gördüğü diğer ırkları her şekilde sömürebileceğini düşünmesinin ırkçılık olduğu belirtilirken bir sonraki sahnede "türcülüğün" tanımı yapılıyor ve baskın türün diğer türleri hegemonyası altına almasının aslında ırkçılıkla benzer özellikler taşıdığı ve ikisinin tam olarak aynı şey olduğu vurgulanıyor.

Bu amaçla Nazi Almanyası' na dair görüntüler, insanın diğer türleri nasıl sömürdüğüne dair görüntülerle birleştiriliyor ve aralarındaki benzerlik gözümüze sokuluyor. Ardından insanların ve diğer canlıların aslında benzer ihtiyaçlara gereksinim duydukları belirtiliyor: yemek, barınmak, hareket özgürlüğü gibi kavramların bütün canlıların ortak kaygısı olduğu sıralanıyor.

Earthlings, Vikipedi, Özgür Ansiklopedi