• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam259
Toplam Ziyaret845294
Yaren Leylek Geldi


Yaren Leylek'in geçen yıllara nazaran bu yıl erken gelmesi dikkat çekti.

Bursa'nın Karacabey ilçesinde, Uluabat Gölü'nün kıyısındaki kırsal Eskikaraağaç Mahallesi'nin simgesi "Yaren Leylek", on beşinci kez gelerek, balıkçı Adem Yılmaz'ın teknesindeki yerini aldı.

Bursa’nın Karacabey ilçesinde yıllardır süren bir bahar geleneği bu yıl da bozulmadı. Balıkçı Adem Yılmaz ile kurduğu sıra dışı dostlukla milyonların sevgisini kazanan Yaren leylek, göç yolculuğunu tamamlayarak on beşinci kez Eskikaraağaç Leylek Köyü’ne döndü ve dostunun kayığına kondu.

Türkiye'yi, Avrupa Leylek Köyleri Birliği'nde temsil eden tek köy olan Bursa'nın Karacabey ilçesi Eskikaraağaç köyünde balıkçı Adem Yılmaz ile Yaren leyleğin dostluğu, milyonlar tarafından ilgiyle takip edilen hikayeye dönüştü.

Eskikaraağaç Leylek Köyü, her yıl göç döneminde on binlerce leyleğin geçtiği göç rotası üzerinde yer alıyor. Köy, aynı zamanda yerleşik leyleklere de ev sahipliği yapıyor.

Haber: DW Türkçe

Madımak - Dr. Şair Salim Çelebi

Sen yanmasan ben yanmasam biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa...


MADIMAK

TEMMUZ YANGINI

Dr. Salim Çelebi


2 Temmuz'da Dikili'de düzenlenen 'Madımak'ı anma gününde yazmış olduğu içler koparan bu şiiri sitemize bahşeden sayın Dr. Salim Çelebi'ye çok teşekkür ederiz!

kosektas.net


Uyku tutmadı dün,
tam ortasındaydım kâbuslu bir düşün:
Uyanık da değildim uykulu da!
Kızıl karanfiller vardı sağ yanımda,
Sol yanımda kördüğüm.
Hallacı Mansur da aralarındaydı, Pir Sultan da:
Tebessüm vardı yüzlerinde,
boyunlarında yağlı bir sicim.
İki temmuz 1993’ü gösteriyordu takvim: “Saatli Maarif Takvimi.”
Bütün yaprakları iki temmuzdu,
Kaçırıyorum sandım aklımı;
üstündeki resimler; anamız, bacımız, oğlumuzdu:

Bir kez daha
kanıtlanmak istenmişti cehennemin varlığı!
Bir kez daha
yüceltilmek istenmişti yobazların barbarlığı!
bir kez daha
yakılmak istenmişti mazlumların insanlığı!

İlk kez, düşümde düş gördüm!
İlk kez, dalga dalga diriliş gördüm!
İlk kez,tüm bedende gülüş gördüm!

Omzunda yüzülmüş derisi,
elinde meşale,
çağırdı yanına beni Seyyid-i Nesimi.
Çağırdı ve tek tek gösterdi
Maraşı, Çorumu, Dersimi.

“Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartanlar.
Gül alırlar gül satarlar
Çarşı pazarı güldür, gül.”dedi.

Büyümemiş,
hala 14 yaşında Menekşe Kaya;
orda da annelik yapıyor
12 yaşındaki yaramaz kardeşi Koraya.
Tek bir saz çalıyorlar,
sarılmışlar birbirlerine vücutları da tek!
Rengi altın sarısı
mis kokan tap taze iki çiçek:

“Annemizi özledik: Kucağını!
Haber veremedik yanarken
biliyorduk bırakmayacağını!”
 
“Hediye almıştık babamıza, cebimizdeydi:
İnanır mısınız, kapkara olmuş deseni
bembeyaz ve kare kareydi!”

“Elimizdeki ekmek de yandı!
Açtık yanarken
susuzluğumuz dağlandı!”

“Büyüklerimize hep inandık.
Biz de büyüyecektik,
çocukluğumuz muydu suçumuz
nerde kaldı insanlık?”
Yutkundum,
Konuşmalarını balla kesti Edibe Sulari:
“Güneş altında eriyen,
Görüp ileri yürüyen;
Çalışıp işe yarayan
İnsanlara canım kurban.”
Sazı eşliğinde sordu Aşık Mahzuni
“Bir dikili taştan gayrı nem kaldı?” diye.
Nutkum tutuldu!
“Bağdat’ta savaş,
Anadolu’mda sıkma baş
çığlığı var.” diyemedim:
“Kara duman çökmüş yurda
Onun için düştük derde.
Dosta giden yolun nerde
İzin ize benzemiyor.” dedi Muhlis Akarsu.

Tam ortalarındaydı Aşık Veysel:

Sermayem sazımdı gözlerim âmâ,
Tıkıldım beşimde tek gözlü dama.

Çok zor isim bulmak insan yakana,
Kara toprak aklayamaz sizleri.

Pişirirdi anam yeşil madımak,
Kör olsun, tadını unutmaz damak.
Neydi günahı da söndü kırk ocak,
Yeşil yaprak saklayamaz sizleri.

Kabahati neydi ilim Sıvasın
Aklını kullan ki insan olasın.
Taşıyor beyninden kirin ve pasın,
Kızılırmak paklayamaz sizleri.

Kulağıma fısıldadı
içlerinden en tıfılı:
 
“Saklambaç oynanıyor sandık:
Tarumar olduk
sine sine saklandık!
Ali, haydar, Ayşe;
sobe
diyemedik hiçbirimiz
çok kurnazmış ebe:
Yandık !”

Soyadına benzeyen sesiyle,
“Ağaç demiş ki baltaya
Sen beni kesemezdin ama
Ne yapayım ki sapın benden
Bak şu ağacın bilincine sen
Ölen ben, öldüren benden.” dedi Ruhi Su.
Gür bir ses duyuldu korodan!
Söyleyeni çok,
sesleri tek, sözleri tok:
Dildik biz;
sazda, sözde dürüm dürüm acı yiyen!
Gül’dük biz,
bülbüle aşık, kendi dikeniyle büyüyen!
Gönüldük biz,
hak ve halk aşkı için eriyen!            

Öldük biz,
Sağ olsun yakanlar;
seyredenler şen!

Duruşu da heybetliydi sesi de:

“Şah’ı sevmek suç mu bana,
Kem bildirdin beni han’a.
Can için yalvarmam sana,
Şehinşah bana darılır.”

“Ben Musayım sen Firavun,
İkrarsız Şeytan’ı lain.
Üçüncü ölmem bu hayın,
Pir Sultan ölür dirilir.”
Yükselirken semaya yanık kokusu ve duman,
biz de yükseldik
ve seyrettik 33 metre yukarıdan;
yüreği kan
teni, kan kokan
kan emicileri.                                                                                                  
Rüyalarımız vardı:
Kül olduk düşlerimize,
Ödül olduk gençlerimize,
Savrulduk bilinçlerinize!
 
Sırtımızda kambur İki temmuz1993!
Ey evlat,
İnsanlık için söz ver ve ant iç:
“Geliyorum” demez
ve “acaba gelir mi?” diye beklenmez şeriat.
Görebildiğin herkese tek tek anlat:
İçin sızlar;
kara çarşafa zorla sokulduğu zaman
anan, bacın ve kızlar.
Ne güneş kurtarabilir seni
ne de karanlıkta seyrettiğin şu yıldızlar
Ben uyandım!
Ya sizler?

“Yanında dağılmış kağıtlar
Ve tütün tabakası var.

Bir bez parçasıyla
Ağzını tıkamışlar,
Cesetini sırt üstü
Boyunca uzatmışlar

Bir deniz kabuğunda
Dalgaları duyanlar;
Boş bir mermi kovanı
Sizce nasıl uğuldar?”
Metin Altıoktu bu soruyu soran:
Dururmu,
hemen yanıtladı Dr. Behçet Aysan:
“Kana boyandı kirmenimde yün,
kuşmarlara, tuzaklara düştüm
menevişlendi durgun sularım.
Sedef
bir bıçak aldım dostlar,
güneşi yiyorlar
aç kuşlar!”

Ve devam etti:
“İndirdi kepengini üstümüze
kara böğürtlen bir gece:
Ne  yapsam                                                                       
pirinç şamdan taşısam!
 
Geçirdi hevengini yağlı urgan,
boynumuzda bir kiraz dalı:
Ne yapsam
çatal dirgen kullansam!

Bindirdi dengini bir katara
balrengi kömür gibi acıdan;
açlık, gözyaşı, kan!

Bindallı fistanı gül,
işliği mavi çelik tül
savrulsa külleri harman!

Yaralı ve yayan yürümektedir yaşam:
Ne yapsam ne yapsam
bir çatal dirgen, bir pirinç şamdan!”

Birlikte, yeniden yaşadık 2 Temmuz 1993’ü.
Birlikte, yeniden seyrettik
kılların bile kıpırdamadığı
külleşen “Madımağı.”





Yorumlar - Yorum Yaz
Leylekler Bizim Köyü Çok Severdi



Soğuk suyun akışı,
Serçelerin ötüşü,

Gökyüzünde şenlikti,
Leyleklerin uçuşu...

Yerkürenin kuzey yarısında, ekvator ile kuzey kutbu arasındaki bölgelerde havanın nisan ve mayıs aylarından itibaren ısınmaya başladığını nereden bildikleri şaşırtıcı, hatta mucize olan leylekler, sıcak yaz aylarını geçirmek için soğuk kış aylarını geçirdikleri ülkelerden geri döner, beş altı ay gibi uzun bir süre bizim köyde kalırlardı.

Altı yedi ay gibi uzun bir zaman sonra, o kadar uzak mesafeleri kat edip bizim köye gelen leylekler, sanki pusulaları varmış gibi hedefi hiç şaşırmadan, Süllü amcanın tuvaletinin üzerindeki, daha tam anlamıyla hazır olmayan yuvaya konarlar; gagalarını tüylerine gömer, tüylerini kabartıp gerneştikten sonra huzur içinde uykuya dalarlardı.

Önce erkek leylek gelirdi. Çok telaşlı bir şekilde, geçen yıl bırakıp gittiği yuvayı çubuk ve otlarla onarıp yenilemeye başlardı. İşi bittiğinde ise özlem içinde başını gökyüzüne çevirip dişisinin gelmesini beklerdi. Takriben bir hafta sonra dişi leylek de, erkek leylek tarafından onarılmış olan yuvaya döner ve hemen yerini alırdı.

Leyleklerin birbirlerini karşılama töreni oldukça ilginç olurdu. Yuvanın sahibi erkek, dişisini karşılamak için kanatlarını hızla çırpar ve gagasıyla tıkırdardı. Daha sonra, etraflarına aldırmadan en güzel anlarını yaşamaya başlarlardı. Baş döndüren bir yükseklikte gerçekleşen bu tutku dolu sevgi gösterisinin meyvesi dört ya da beş yumurta olurdu. Takriben dört, bilemediniz beş hafta sonra tüy yumağı civcivler yumurtalarından çıkmaya başlarlardı. İşte bundan sonra anne ve baba leylek için telaş başlar; baba leylek, çığırtkan yavrularının beslenmeleri için gerekli solucan, çekirge ve sümüklü böcek bulabilmek için harekete geçer, hatta bir süre sonra talep daha da artar; fare, kurbağa ve yılanlar sofrayı süslerdi.

Baba leylek yavrularını beslemekle yükümlü iken, anne leylek kanatlarının altına alarak yavrularını yağmur, fırtına ve kızgın güneş sıcağından korurdu.

Evin sahibi Süllü amca, doğal yaşamın bir parçası olan leylekleri gözü gibi korur, doğum yerlerine ilk kez geri dönen genç leyleklerin yuvayı onarmalarına yardımcı olur, onlara taş attırmaz, yuvadan düşüp yaralanan körpe yavruların yaralarını sarar, iyileşmelerini sağlardı.

Leylekler, bölgede havalar soğumaya başlar başlamaz başka bölgelerden gelen leyleklerle gökyüzünde birleşerek seyredilmeye değer bir görüntü oluşturduktan sonra, yolculuk rotaları olan Güney Afrika, Körfez, Süveyş ve İsrail’e doğru yola koyulurlardı.

Süllü amca: Süleyman Ceyhan

Lütfullah ÇETİN 

17 Şubat 2004