Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam156
Toplam Ziyaret833757
Resim Tanıtım Köşesi

Norman Rockwell

11 Ocak 1966, Look Magazine, Picasso vs Sargent

Bir duvarda John Singer Sargent’in, diğerinde Picasso’nun bir tablosunun sergilendiği bir galeri salonu. Sargent’ın Bayan George Swinton portresi 1897’de, Picasso’nun Marie-Thérèse Walter portresi ise 1930’larda yapılmış. Kızıl saçlı, genç ve zarif bir kadın Picasso’nun kübist tablosuna bakarken; başka bir kadın ile küçük kızı, Sargent’ın özenle hazırlanmış yaldızlı çerçevesi içinde yer alan büyük portresini inceliyor.

Sargent’ın tablosunun önündeki kadın saçlarını bigudilere sarmış, mantosunu ve topuklu ayakkabılarını giymiş; kızı da annesi gibi saçlarını bigudilere sarmış, elinde oyuncak bebeğini tutuyor. İkisi de uzun bir dönemin idealize edilmiş zarafet ve güzellik anlayışını temsil eden bu portreye bakıyor.

Kızıl saçlı genç kadın ise kot pantolon, düz çizmeler ve siyah bir kazak giymiş; deri ceketini kolunda taşıyor. Picasso’nun kübist portresine bakarken rahat ve özgüvenli bir hâli var.

Norman Rockwell, 1963’te The Saturday Evening Post’tan ayrıldıktan sonra LOOK Magazine ve diğer bazı yayınlar için çalıştı. The Saturday Evening Post için yaptığı kapaklar Amerikan kültürünün idealize edilmiş, nostaljik bir görünümünü sunuyordu; ancak dergiden ayrıldıktan sonra üslubu ve odağı değişti. Çalışmaları giderek çevresindeki insanların taşıdığı endişelere yöneldi: sivil haklar hareketi, savaş ve yoksulluğun yarattığı toplumsal kaygılar, sanat ve bilimdeki modern gelişmeler…

Picasso ise modernizmi sanat dünyasına taşıyan en önemli figürlerden biriydi ve kültürel dönüşümlere öncülük etti. 1960’lar aynı zamanda sivil haklar hareketleri, kadın hareketleri ve sosyal normlara meydan okunan büyük kültürel değişimlerin yaşandığı bir dönemdi. Artık kadınlar annelerinin izinden gitmiyordu; odakları yalnızca eş ya da anne olmak değil, merak ederek ve sorgulayarak toplumda kendi seslerini duyurmak hâline geliyordu.

→Bu resim betimlemesi, İngilizce aslından Türkçeye uyarlanmıştır.


kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Madımak - Dr. Şair Salim Çelebi

Sen yanmasan ben yanmasam biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa...


MADIMAK

TEMMUZ YANGINI

Dr. Salim Çelebi


2 Temmuz'da Dikili'de düzenlenen 'Madımak'ı anma gününde yazmış olduğu içler koparan bu şiiri sitemize bahşeden sayın Dr. Salim Çelebi'ye çok teşekkür ederiz!

kosektas.net


Uyku tutmadı dün,
tam ortasındaydım kâbuslu bir düşün:
Uyanık da değildim uykulu da!
Kızıl karanfiller vardı sağ yanımda,
Sol yanımda kördüğüm.
Hallacı Mansur da aralarındaydı, Pir Sultan da:
Tebessüm vardı yüzlerinde,
boyunlarında yağlı bir sicim.
İki temmuz 1993’ü gösteriyordu takvim: “Saatli Maarif Takvimi.”
Bütün yaprakları iki temmuzdu,
Kaçırıyorum sandım aklımı;
üstündeki resimler; anamız, bacımız, oğlumuzdu:

Bir kez daha
kanıtlanmak istenmişti cehennemin varlığı!
Bir kez daha
yüceltilmek istenmişti yobazların barbarlığı!
bir kez daha
yakılmak istenmişti mazlumların insanlığı!

İlk kez, düşümde düş gördüm!
İlk kez, dalga dalga diriliş gördüm!
İlk kez,tüm bedende gülüş gördüm!

Omzunda yüzülmüş derisi,
elinde meşale,
çağırdı yanına beni Seyyid-i Nesimi.
Çağırdı ve tek tek gösterdi
Maraşı, Çorumu, Dersimi.

“Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartanlar.
Gül alırlar gül satarlar
Çarşı pazarı güldür, gül.”dedi.

Büyümemiş,
hala 14 yaşında Menekşe Kaya;
orda da annelik yapıyor
12 yaşındaki yaramaz kardeşi Koraya.
Tek bir saz çalıyorlar,
sarılmışlar birbirlerine vücutları da tek!
Rengi altın sarısı
mis kokan tap taze iki çiçek:

“Annemizi özledik: Kucağını!
Haber veremedik yanarken
biliyorduk bırakmayacağını!”
 
“Hediye almıştık babamıza, cebimizdeydi:
İnanır mısınız, kapkara olmuş deseni
bembeyaz ve kare kareydi!”

“Elimizdeki ekmek de yandı!
Açtık yanarken
susuzluğumuz dağlandı!”

“Büyüklerimize hep inandık.
Biz de büyüyecektik,
çocukluğumuz muydu suçumuz
nerde kaldı insanlık?”
Yutkundum,
Konuşmalarını balla kesti Edibe Sulari:
“Güneş altında eriyen,
Görüp ileri yürüyen;
Çalışıp işe yarayan
İnsanlara canım kurban.”
Sazı eşliğinde sordu Aşık Mahzuni
“Bir dikili taştan gayrı nem kaldı?” diye.
Nutkum tutuldu!
“Bağdat’ta savaş,
Anadolu’mda sıkma baş
çığlığı var.” diyemedim:
“Kara duman çökmüş yurda
Onun için düştük derde.
Dosta giden yolun nerde
İzin ize benzemiyor.” dedi Muhlis Akarsu.

Tam ortalarındaydı Aşık Veysel:

Sermayem sazımdı gözlerim âmâ,
Tıkıldım beşimde tek gözlü dama.

Çok zor isim bulmak insan yakana,
Kara toprak aklayamaz sizleri.

Pişirirdi anam yeşil madımak,
Kör olsun, tadını unutmaz damak.
Neydi günahı da söndü kırk ocak,
Yeşil yaprak saklayamaz sizleri.

Kabahati neydi ilim Sıvasın
Aklını kullan ki insan olasın.
Taşıyor beyninden kirin ve pasın,
Kızılırmak paklayamaz sizleri.

Kulağıma fısıldadı
içlerinden en tıfılı:
 
“Saklambaç oynanıyor sandık:
Tarumar olduk
sine sine saklandık!
Ali, haydar, Ayşe;
sobe
diyemedik hiçbirimiz
çok kurnazmış ebe:
Yandık !”

Soyadına benzeyen sesiyle,
“Ağaç demiş ki baltaya
Sen beni kesemezdin ama
Ne yapayım ki sapın benden
Bak şu ağacın bilincine sen
Ölen ben, öldüren benden.” dedi Ruhi Su.
Gür bir ses duyuldu korodan!
Söyleyeni çok,
sesleri tek, sözleri tok:
Dildik biz;
sazda, sözde dürüm dürüm acı yiyen!
Gül’dük biz,
bülbüle aşık, kendi dikeniyle büyüyen!
Gönüldük biz,
hak ve halk aşkı için eriyen!            

Öldük biz,
Sağ olsun yakanlar;
seyredenler şen!

Duruşu da heybetliydi sesi de:

“Şah’ı sevmek suç mu bana,
Kem bildirdin beni han’a.
Can için yalvarmam sana,
Şehinşah bana darılır.”

“Ben Musayım sen Firavun,
İkrarsız Şeytan’ı lain.
Üçüncü ölmem bu hayın,
Pir Sultan ölür dirilir.”
Yükselirken semaya yanık kokusu ve duman,
biz de yükseldik
ve seyrettik 33 metre yukarıdan;
yüreği kan
teni, kan kokan
kan emicileri.                                                                                                  
Rüyalarımız vardı:
Kül olduk düşlerimize,
Ödül olduk gençlerimize,
Savrulduk bilinçlerinize!
 
Sırtımızda kambur İki temmuz1993!
Ey evlat,
İnsanlık için söz ver ve ant iç:
“Geliyorum” demez
ve “acaba gelir mi?” diye beklenmez şeriat.
Görebildiğin herkese tek tek anlat:
İçin sızlar;
kara çarşafa zorla sokulduğu zaman
anan, bacın ve kızlar.
Ne güneş kurtarabilir seni
ne de karanlıkta seyrettiğin şu yıldızlar
Ben uyandım!
Ya sizler?

“Yanında dağılmış kağıtlar
Ve tütün tabakası var.

Bir bez parçasıyla
Ağzını tıkamışlar,
Cesetini sırt üstü
Boyunca uzatmışlar

Bir deniz kabuğunda
Dalgaları duyanlar;
Boş bir mermi kovanı
Sizce nasıl uğuldar?”
Metin Altıoktu bu soruyu soran:
Dururmu,
hemen yanıtladı Dr. Behçet Aysan:
“Kana boyandı kirmenimde yün,
kuşmarlara, tuzaklara düştüm
menevişlendi durgun sularım.
Sedef
bir bıçak aldım dostlar,
güneşi yiyorlar
aç kuşlar!”

Ve devam etti:
“İndirdi kepengini üstümüze
kara böğürtlen bir gece:
Ne  yapsam                                                                       
pirinç şamdan taşısam!
 
Geçirdi hevengini yağlı urgan,
boynumuzda bir kiraz dalı:
Ne yapsam
çatal dirgen kullansam!

Bindirdi dengini bir katara
balrengi kömür gibi acıdan;
açlık, gözyaşı, kan!

Bindallı fistanı gül,
işliği mavi çelik tül
savrulsa külleri harman!

Yaralı ve yayan yürümektedir yaşam:
Ne yapsam ne yapsam
bir çatal dirgen, bir pirinç şamdan!”

Birlikte, yeniden yaşadık 2 Temmuz 1993’ü.
Birlikte, yeniden seyrettik
kılların bile kıpırdamadığı
külleşen “Madımağı.”





Yorumlar - Yorum Yaz
İlkokulumuz
 Fotograf: Kuddusi Şen

1945 yılında eğitim ve öğretime açılan ve 1980'li yıllarda yok edilen Köşektaş Köyü İlkokulu ile Bahçesi


Ulusların, yurtların, devletlerin bir geçmişi olduğu gibi, küçük de olsa köylerin, yapıların, bir tarlanın, hatta dikili bir ağacın bile bir özgeçmişi, bir tarihi vardır.

Köşektaş’ta bilinen ilkokul binası, 1928 yılında Kızılağıl Köyü ile ortak yapılan, ortak kullanılan, kerpiç duvarlı, toprak damlı binadır. Bu binanın yetersiz ve kullanılamaz durumda olması nedeniyle yeni bir bina yapma gereği ortaya çıkmıştı. 1945 yılında eğitim ve öğretime açılan, Körçeşme’nin altındaki, şimdi izleri bile kalmamış olan bu okul binası, yeni ilkokula taşınılması nedeniyle 15 Ekim 1980’de kapatılmıştı.

Bu bina tamamen angarya–imece yöntemiyle yapılmıştı. Köylü günlerce dağdan taş sökmüş, kağnılarla o taşları taşımış, Kızıltepe’den kağnılarla kireçtaşı toplanarak Üsülüğün Dere’de yakılmış ve kireç elde edilmişti. Tüm köylü, kendi işini, çiftini, ekinini, harmanını bırakıp günlerce, aylarca bu yapıyı bitirmek için çalışmıştı. Para gereken malzemeler için ev başına “salma salınmış”, salınan üç beş lirayı verecek durumu olmayanlar çalışmaya gitmiş, çoluk çocukları perişan olmuştu. Ama bu okulda okuyan çocukları, torunları yüksek öğrenim görmüş ve aydın insanlar olarak yetişmişlerdi.

Şimdi bu okul binası yok; yok edildi, yok ettirildi, yok edilmesine göz yumuldu. Hatta bahçe duvarlarındaki taşlar bile birer birer sökülüp götürüldü. Oysa her taşında minicik ellerimizin kanı vardı. Şimdi tüm bu olanlardan sonra, “Şu ağacı ben dikmiştim; şu köşede kocaman bir dut ağacı vardı; şurası Yaprakçı öğretmenin bahçesiydi; şuraya Ata öğretmen bize sallanguç kurmuştu; şurada Kâzım öğretmen ut çalardı; şurada Fethi öğretmenle Rüstem öğretmen tartışırdı; şurada Yahya eğitmen değişmez birinci sınıflarında alfabesini söktürür, elden ele dolaşa dolaşa çok sayfası olmayan Kıraat kitabından okuma parçaları okutur, cebinde hiç eksik olmayan bıçağıyla kalemlerimizi sivriltirdi; şurada Bahri öğretmen duyulur duyulmaz sesiyle ımıl ımıl ders anlatırdı; şu derslikte Hacı İbrahim öğretmen el işi çalışması yaptırırdı; şurada Göğolan, Tilliz bize süt dağıtırdı” diyebileceğimiz bir şey kalmadı. Bir yerde soykırım yapar gibi anılarımız silindi.

O okul binasını yok ettirmekle, o yılların muhtarı “Hacı Hasan’ın Oğlu” ile “Kör Duran”ın onurlarını hiçe sayarak Kızılağıl’dan kiremit çalmaları ve azalarının olağanüstü çabaları; yapımında ustalık yapan Zavrak’ın, Tıstıs Zekere’nin, Mükür’ün, Şakir’in ve nicelerinin emekleri, çektikleri sıkıntılar, acılar da yok edildi. O bina, o yılların yokluğunun, yoksulluğunun bir anıtıydı. Çiftini, ekinini bırakıp dağdan taş söken, kağnılarla onları günlerce taşıyan, yapımında işçi olarak çalışan babalarımızın, analarımızın emekleri de yok şimdi. Kiremidi, kapı ve pencereleri için salınan salmayı ödemek için gurbete çıkan Yaylacı’nın, Sülü’nün, Gumbazın Ali’nin, Ayrancı’nın ve diğerlerinin gurbet acıları, sıkıntıları da silindi.

Tarihi kitaplardan mı okumak zorundayız? Bu talana göz yuman muhtar, üyeleri, ilkokul müdürü, öğretmenler ve duyarsız kalıp görmezlikten gelen herkes suçludur!

Celalettin Ölgün

Salma: Köylünün parasal ya da mal durumuna göre ayarlanmış vergi.
Salma salma: Belirlenen salma değerini ilgililere bildirme.
Sallanguç: Salıncak.