Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam32
Toplam Ziyaret525328

 Deli dervişlerin zikri gibi her Cuma tekrarlanan “Cumanız mübarek olsun” ritüeli, yobazların hayal dünyalarından damıtılmış bir slogandan başka bir şey değildir! Bu yüzden, bu ve benzeri çağrılara rağbet etmeyelim!

Din simsarları, son yıllarda, ayları, hatta günleri birbirinden ayırmaya başladılar. Olay ve gelişmeleri kendi akıllarıyla yorumlayabilme yeteneğinden yoksun yobazların bu oyununa gelmeyelim!

“Cumanız mübarek olsun” ve benzeri ritüellerin, dinle ve inançla bir bağlantısı yoktur! Tamamen uydurma olan ve dinin gereğiymiş gibi inananlara şırınga edilmeye çalışılan bu yeni hitap ve kutlama geleneği, aslında kutsal inanca yapılan bir yakıştırmadan başka bir şey değildir!

Din de, inanç da hayatımızda var ve onları söküp atamayız; ancak onların bu tür uydurma ve yakıştırmalarla yozlaştırılmalarına da göz yumamayız!

"Sakın ola bu oyuna gelmeyin, körinanca asla fırsat vermeyin!
Görmek istiyorsanız önünüzü, değerlerle bulunuz yönünüzü!"


kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

 
 Fotograf: Özcan Antike

DÜĞÜNLERİMİZ, DÜĞÜN  GELENEKLERİMİZ

Sabiha ÖZSOY


Geleneksel olarak yapılan  düğünler ülkemizde bölgeden bölgeye, ilden ile hatta yakın mesafedeki  köyden köye bile değişmektedir. kültür etkileşiminden kaynaklanan bazı benzerlikler olsa da bariz farklılıklar vardır.

Bizim köyümüz çevresiyle etkileşimi oldukça fazla olan bir köydür. Bu etkileşimden  dolayı  yeniliklere açık, hareketli bir yapıya sahiptir. Dolaysıyla bazı  kökleşmiş gelenekler dışında  çeşitli gelenekler değişikliğe uğramıştır. Geleneksel olarak yapılan düğünlerimiz de eskiye göre değişikliğe uğramıştır. Bu değişmelerin nedeni yukarıda da bahsettiğim gibi  kültür etkileşimidir.

Köşektaş Köyü orta büyüklükte nezih bir yerleşim birimidir. Fazla büyük olmadığı için insanlar birbirini tanır. Kış aylarında köyün nüfusu azalır, yaz  aylarında ise artar. Bazı köylüler şehirdeki eğitim, sağlık, sosyal hizmetler gibi olanaklardan  faydalanmak için göç etmiştir. Ama köyle bağlantılarını koparmamışlardır. Uzun tatillerde ziyaretlerini yaparlar.

 
 Fotograf:Zeynep Güneş - Takı Merasimi Sonrası Halay Çekerken

Köyümüzde düğünler genellikle yaz aylarında yapılır. Özellikle temmuz ayı düğün ayıdır. Çünkü köyün nüfusu  en üst noktasına ulaşır. Düğünler genellikle Cuma günü  başlar  ve üç gün sürer. Düğünlerimizin geleneksel çalgısı davul ve  zurnadır. Düğün için günler önce  hazırlıklar yapılır. Geleneksek yemekler hazırlanır. Köy halkına yetecek kadar çok yemek yapılır. Günümüzde ise  bu  gelenek pek uygulanmamaktadır. Yemekler nelerden oluşur  derseniz; etli bulgur pilavı, köfte, yaprak sarması, dolma, mantı, şerbet, baklava  gibi.... Şimdilerde ise kolaylık sağlayan yönü düşünülerek  kıymalı pide yaptırılmaktadır.

 
 Fotograf: Özcan Antike - Düğün Seyreden Bir Grup İnsan Topluluğu

Yemek hazırlıkları  bittikten sonra Cuma  günü  Cuma namazından sonra düğün  başlar. Cuma namazını  kılan  köy halkı, erkek evine  gider. Bayrağın  altına kurban kesildikten  sonra  düğün duası yapılır. Bayrak herkesin görmesi için  erkek evinin çatısına dikilir. Davul çalmaya başlar. Önceden hazırlanan  yemekler  köy halkına sunulur.

Erkek  evine  köy  halkının  genç  kızları  ve erkekler toplanır. Gelin ve damadın yakınları, gelin ve damat, genç kızlar ve erkekler  köyü dolaşıp köy halkını düğününe  davet ederler. Köy  halkına okuntu adı  verilen  fıstık  ve şeker dağıtılır.

Cuma gecesi  bütün köy  halkı  düğün evinde toplanır. Kadınıyla , erkeğiyle  hep  birlikte  davul  zurna eşliğinde  gece   geç saatlere kadar  eğlenirler. Her düğünde  mutlaka söylenen  birkaç  tane türkümüz  vardır. Bunlar  içinde  en çok söyleneni  şu kıtalardan  oluşur.

Düğünlerimizde  ikinci gün  daha  yoğun  geçer. Ikinci günde deve  donatılır ve  ikindi  vaktinde  gündüz  kınası yakılır. Gündüz  kınası  için  erkek evi  deve donatır.

 
 Fotograf: Celalettin Ölgün - Deve Oyunu

Deve  donatmada  gerçek  bir deve  söz konusu  değildir. Tamamıyla düzmece, bir  tür  oyundur deve donatma  geleneği. Bütün  düğünlerde  kullanılan bir  deve  başı  vardır. Deve  başının  kulakları  tahta  kaşıklardan, gözleri  ise  aynadan  yapılır. Rivayetlere  göre  gözlerin  aynadan  yapılması  nazarı  geri  yansıtmak içindir.

Erkek  evinde  bunlar  yapılırken  kız  evinde  tatlı  bir  telaş  vardır.Gelin  yakın  arkadaşı  ya da  akrabasının evine  götürülür. Orada  gelin başı  yıkanır ve  gelin gündüz  kınası için  hazırlanır. Erkek tarafı  devesini  alıp  gelin başının  yıkandığı  eve  gider. Erkek evi burada  gündüz kınasını  yakar . Kınadan  sonra  gelin  erkek tarafıyla  kız  evine  götürülür  ve  takı  merasimi  olur. Herkes bütçesine göre bir şeyler takar. Erkek tarafı kınasını yaktıktan sonra evine  döner. Kız tarafı gece  yapılan eğlencelere katılmaz... Kız tarafı kendi yapacakları kına  gecesinde   eğlenirler.

 

 Fotograf: Celalettin Ölgün
Köşektaş Düğünlerinin Renkli Simaları Kel Köçek ile Kelik Derviş Kolkola ve Yanyanalar...

Erkek  tarafı  gece  kınası  için  tekrar  kız  evine  gider. Gelin bir  sandalyeye  oturur ve  etrafında  çember  oluşturulur. Kına gecesinde türküler söylenerek gelin ağlatılır. Kaynana gelinin kınasını yakar ve gelinin avucuna kına altını (Cumhuriyet altını) koyar. Gelinin arkadaşları kendi aralarında kına gecesi yaparlar. Sonra teft çalıp eğlenirler ağlar.

Pazar günü son gündür. Gelin arabası süslenip diğer arabalarla gelin alınmaya gidilir. Kız evi için bu son gün çok zordur. Kız evi gelinin çeyizini hazırlar. Erkek tarafından sandık parası istenilip çeyizler gönderilir. Erkek tarafı gelini almak içn öğlen vakti kız evine gider. Tabi ki gelin hemen çıkarılmaz.. kız evi yüklü miktarda kapı parası ister. Gelinin erkek kardeşi yada babası gelin kuşağını bağlar. Gelin yakınlarıyla vedalaşıp alkışlarla gelin arabasına bindirilir. Bu an kız evinin en hüzünlü zamanıdır. Gelin arabasının arkasından su dolu çömlek kırılır.

 
  Fotograf: Zeynep Güneş -Takı Merasimi İçin Toplanmış Bir Grup İnsan Topluluğu

Eskiden gelin erkek evine getirilince kaynana ile kayınbaba güreş tutarmış. Bu gelenek şimdilerde uygulanmamaktadır.

Üç günlük yorucu ama bir haylide eğlenceli olan Köşektaş Köyü’nün düğünlerini sizlere anlatmaya çalıştım. Düğünlerimizin amacı sadece iki kişinin evlendiğini duyurmak değildir. Düğünler sayesinde köy halkında birlik duygusu oluşur ve mutluluklar paylaşılır. Ayrıca genç kızlar ve genç erkeklerin birbirlerini görüp beğenmelerine vesile olur. Ne yazık ki kültür yozlaşması, teknolojik gelişmeler gibi faktörler nedeniyle bazı geleneklerimiz yok olmaktadır. Umarım uzun yıllar boyunca düğünlerimiz çok fazla değişikliğe uğramadan yapılmaya devam edilir.




0 Yorum - Yorum Yaz
Hapislik ve Aydınlık


Hapislik ve Aydınlık
Galip UYAR

Türkiye’de hapishaneler, aydınlar için zorunlu konaklama tesisleridir... ‘Akşamın erken indiği’ yerlerden ne muhteşem romanlar, ne coşkulu şiirler çıkmıştır. ‘Prangaların hasretle eskitildiği’ küflü, karanlık dehlizlerden zamanında değerini bilmediğimiz; ama hiç sönmeyen ışıklar saçılmış vatan toprağının her yanına.

Işıklara gözlerini kapatıp el yordamıyla yön arayanlar, tökezleyip düştüklerinde gözlerini açıyorlar, zamanında hapishanelerden ışık saçanların aydınlığına sarılıyorlar, yönlerini bulup biraz mesafe almaya başlayınca yine gözlerini kapatmayı ihmal etmiyorlar. Yenikapı mitinginde bir kez daha anımsandı Ahmed Arif. “Bunlar, Engerek ve çıyanlardır/ Bunlar,/ Ekmeğimize ve aşımıza/ Göz koyanlardır” dizeleri yankılandı denize ve gökyüzüne.
Bir meczuba kul olmayı içine sindirmiş darbeciler lanetlenirken, “Vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim” diyen Nâzım, dile geldi bir kez daha; kula kul olmamaya davet etti kitleleri: “Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim....”

Ne hazin...
Ne hazindir ki, “İki iş tuttum ömür boyu köklü./ Çocukları okutmaktı ilk işim/ İkincisi, yazdıklarımı çocuklara okutmak” dizelerinin sahibi Rıfat Ilgaz ve onun gibilere hapislik reva görülürken, “Altın Nesil” yetiştirmek isteyenlerin önü açıldı. Aziz Nesin, “parsel parsel” vatan topraklarına ihtiyaç duymadan Nesin Vakfı’nda yoksul çocukları yetiştirmeye çalıştı. Amacı, ne altın, ne de pırlanta nesil yetiştirmekti. Alnı secdeye değmediği için Sivas’ta onu yakmak istediler.

Nerede o eski aydınlar?
Karamsarım, korkağım. Benim çocukluğumun “aydın” sanatçıları yok şimdi. Onlar ki, üşüyen ruhları ısıtan, görmeyen gözleri açanlardı. Bu yüzden karamsarım, korkağım. Karamsarım; çünkü geleceği yordayamıyorum. Korkağım; çünkü etrafımda bana cesaret aşılayacak kimse kalmadı. Çocukluğumda, gençliğimde, varlıklarını hissettiğim, saçtıkları ışıkla önümü açan, düşünceleriyle bana umut aşılayan aydınlardan şimdi yoksunum.
Ben, Ruhi Su’dan türküler dinledim. Türküler dinlemekle kalmadım; türkünün, müziğin sanatın ne demek olduğunu, sanatın amacının ne olduğunu ondan öğrendim. Ama Ruhi Su’dan esirgenen yaşama hakkını hiçbir zaman unutmadım, unutamadım. Hastaydı, yurtdışında tedavi olma imkânı vardı; fakat 12 Eylül yönetimi yurtdışındaki tedaviyi engelledi, 1985 yılında hayatını kaybetti Ruhi Su. Hasan Hüseyin’den şiirler okudum, “Ekilir ekin geliriz, ezilir un geliriz, bir gider bin geliriz, beni vurmak kurtuluş mu?” dizelerini okudukça kendimden geçtim. Demek ki, karanlık, aydınlığı boğamayacaktı.
El aldım ondan, acının bal eylenebileceğini fark ettim. Elli yedi yıllık ömründe hanları, hamamları mı oldu Hasan Hüseyin’in? Öğretmendi, beğenmediler meslekten attılar; yetmedi tutukladılar. Aç bıraktılar, ekmeği bol eylemek için; tabelacılık, arzuhalcilik, portre ressamlığı, inşaat işçiliği yaptı. Öyle öyle öğrendi; acıyı bal eylemeyi. Ne yaşadıysa, onu yazmıştı: Kırmamıştı kanadını serçenin, vurmamıştı karacının yavrusunu, hor bakmamıştı karıncaya. Kuşağının tüm aydınları gibi horlanan da, kanadı kırılan da o olmuştu.

Meşale ateşi
Her şeye rağmen, zamanında susturulmak, boğulmak istenen düşüncelerin her zaman olduğu gibi bugün bir kez daha haklılığının tescillenmesi karamsarlığımı, korkularımı biraz olsun dağıtıyor. Çünkü ne kadar istenirse istensin, “Güneş balçıkla sıvanmıyor.” Türkiye Cumhuriyeti’nin şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olmaması için savaşanların yaktıkları meşale hâlâ yanmaya devam ediyor. O meşalenin ateşi sönmesin yeter. Zira onun yedeği, “paraleli” yok. O meşaleyi elinde tutanlar, akıllarını kimseye kiraya vermezler.

Galip UYAR, Sosyolog