Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam93
Toplam Ziyaret713998
Resim Tanıtım Köşesi

Japon resim sanatçısı “Ikushima Hiroshi” tarafından çizilmiş “5:55” adlı bu tablonun zarif doğasının keyfini çıkarın.

Osakalı resim sanatçısı “Ikushima Hiroshi”, zarif bulduğu çoğu bayanları, resimlerini çizmek için, atölyesine davet eder, ancak hep olumsuz yanıt alır, bu da onu karamsarlığa iter.

Aldığı olumsuz yanıtlar sonrası cesareti kırılan sanatçı, resim atölyesine yakın bir kamu dairesinde çalışan, atölyesinin önünden her gün gelip geçen tablodaki bu zarif bayanı, modelliğe ikna için, üç bayan arkadaşını seferber eder.

Bayan, mesai sonrası, her gün saat 5:55 ila 6:00 arasında, azami beş dakika atölyede bulunma kaydıyla, resim için model olmayı kabul eder. Duvardaki saatin “5:55”i göstermesi bu yüzdendir. Aslında vakit öğle sonudur, ancak sanatçı vakti resime “5:55” şeklinde yansıtmıştır.

Sanatçıya göre resim, abartılı şekilde fazla saf ton, çok sayıda da çizim hatası içermektedir. Çizim hataları kısıtlı zaman nedeniyle kaçınılmaz oluşmuştur. Bu yüzden sanatçı, tabloya uzaktan bakmayı tavsiye eder.

Tablo bugün, Tokyo'dan pek de uzak olmayan, elliden fazla resim sanatçısının dört yüz elliden fazla gerçekçilik tarzı tablolarının sergilendiği, Chiba Eyaleti'nde bulunan Hoki Müzesi'nde sergileniyor.

Müzede sergilenen tablolar arasında en çok rağbet gören bu tabloyu izleyen ziyaretçilerin en sık sordukları soru: Tablodaki modelin nerede olduğu.

Bilgi: Tabloya ve sanatçıya yönelik kimi bilgiler “iMedia” adlı sayfadan tedarik edilmiştir!

kosektas.net

Anasayfa

www.kosektas.net




Musa Kâzım Yalım - Ömrüm Seni Sevmekle Nihayet Bulacaktır.

Makam: Hüzzâm - Bestekâr: Yesari Asım Arsoy
Video - MKY Koleksiyonu, kosektas.net, 2010 ©
--------------------------------------------------------------


DELİCELERİMİ İSTİYORUM



Kainattan ve tabiattan kopuşun neden ve bedellerini kanıtlarıyla 
gözler önüne seren seçkin şairimiz Dr. Salim Çelebi'ye, 
seçkin içerikli bu yazısı için çok teşekkür ederiz!
kosektas.net 

ŞAİR DR.  SALİM ÇELEBİ

Pazar, 19 Mayıs 2024

Akıyor zaman. Dur durak bilmiyor, anı oluyor yaşanan; yaşanacak olan belirsiz: Kaygılı ve “Acaba?”larla dolu. 
         
Yaşanamamışlık arttıkça; keşkeler geliyor akla: Pişmanlıklar!
         
Yanlışların doğal ürünü keşkeler: Yanlış tercihlerin ürünü.
         
Deneyimlerimiz de bu “Keşkeklerimizle” oluşmadı mı?
         
Korku ve kaygı da artıyor yaşlandıkça: Yolun sonu görünmeye başlıyor çünkü.

Göz kırpıyor ölüm, sırıtarak! Tüm korkuların anası ve kaynağıdır ölüm korkusu: 
Yokluk, hiçlik, bilinmezlik; ürpertiyor, ürkütüyor insanı!
         
Çocukken de korkularımız vardı:
         
Tir tir titreyerek dinlerdik ebelerimizin anlattığı “teççal” masallarını...
         
Donatılan saya evlerimize geldiği zaman, analarımızın arkasına saklanır; eteklerine yapışırdık.
         
Hata yaptığımız zaman korkardık babalarımızdan...
         
Bu korkular da kaynağını ölüm korkusundan alıyordu, ama ölüme çok uzaktık; çocuktuk çünkü.
         
Aklımızın kenarından bile geçmezdi öleceğimiz!

Kavramları çok farklı oluyor çocukların: Büyük, daha büyük; küçük, daha küçük algılanıyor olması gerekenden:

Bunun içindir ki, en büyüğü göstermek için kollarını iki yana açar çocuklar; en küçüğü ise parmak uçlarını göstererek tarif ederler.

Bu nedenledir ki benim için en uzun yol, seksen km`lik Kayseri yolu; en büyük stadyum da Kayseri Atatürk Stadı olmuştur hep.

“Çocuk işte!” denilmesine bakmayın, o çocuk; gelecekte oluşacak yetişkin insanın ön modelidir.

Çocuklar ve öğrenciler, babalarının; “Ben çocukken...” diye başlayan tavsiye ve anlatımlarına tepki duyarlar, biliyorum: Haklılar da.

Nedense bir türlü akla düşmez; farklı iki zaman dilimindeki koşulların da farklılığı.

Süpersonik uçaklar yoktu bizim çocukluğumuzda, kara tren gördüğü her çalıya selam verir ve dururdu...

Ay, gizemini koruyordu henüz.

Bilgisayar başında değil, tarlada ve bahçede geçerdi günlerimiz...

Televizyondaki dizileri değil, yaşlıların anlattığı heyketleri dinlerdik her akşam.

Bırakın cep telefonunu, normal telefon bile yoktu; yazılan mektuplar on beş günde ancak ulaşırdı sevdiklerimizin eline!

Doğaldı ve başını tuttuğumuz koyunlardan, analarımızın sağdığı sütle yapılırdı yoğurt.

Kışın yenmesi için, tavanda asılı duran çalılara dizilirdi bulut üzümü. Koksun diye şemene asılırdı elin uzanamayacağı bir yere.

Çelteklik yapardık çobanlara...

Görevimizdi, vakti geldiğinde koyunları yemlemek.

Tayın, doğumunu seyrederdik: Düşe kalka ayakta durmaya çalışmasını...

Filmlerden değil, kendisinden duyardık koyun ve kuzuların meleme sesini.

Delik değildi ozon, yok edilmemişti yağmur ormanları...

Asfalt değil, toprak kokardı tabiat; toprak.

Domates, domates gibi kokardı; memeleri yoktu patlıcan ve hıyarın.

Sapsarı çiçekli buhur toplardık; kucaklarını bize açan doğadan.

Sayılı evlerde vardı radyo, herkes toplanır; sadece ajanslar dinlenirdi pili bitmesin diye.

Şimdiki çocuklar, daha çok iç içe teknolojiyle, elli yıl önceki çocuklar ise doğayla daha çok iç içeydi. .

Doğa ve teknoloji!

Yüzyıllar önce söylemiş Lavoisier: ”Doğada her şey değişir, dönüşür ama hiçbir şey yoktan var edilemez ve var olan bir şey de yok edilemez” diye.

Aslolan, doğa. 

Teknoloji ürünleri ise bir araç, üretim aracı. Tüketim amaçlı da olsa doğayı değiştirip dönüştürmeye yarayan bir araç.

Önemli olan, bu teknoloji araçlarının doğayı dönüştürme yöntemi: Naylon kirliliği, yangınlar ve suni gübrelerle doğal yapısı değişen toprak; küresel ısınma ve eriyen buzullar doğayı olumsuz yönde değiştirmiyor mu?

Çok uzaklara gitmeye gerek yok: elli yıl önce, yani çocukluğumuzda, birbirine sürtülen çakmak taşlarının tutuşturduğu kavla elde edilirdi ateş. Önce kibrit sonra çakmaklar yapıldı teknoloji ürünü olarak. Rahatladık, fakat bedel de ödedik ve ödüyoruz da. Fosfor atmosferi kirletti, ağaçlar kesildi, naylon kapladı her yanı.

Buzdolabı yoktu çocukluğumuzda: Evin en serin yerine yapılan kilerlerde saklanırdı yiyecekler. Rahata kavuşturdu buzdolabı bizleri, fakat bedel de ödedik tabi. Buzdolabının ve spreylerin yapısında bulunan “Chloro fluoro carbon (CFC)“ gazı, atmosferdeki ozonu deldi. Daha çok ültraviyole ışını alıyor dünyamız, cilt kanserlerinin sayısı arttı!

Haşereleri DDT ile yok etmeye çalıştık, daha çok ürün elde edebilmek için suni gübre kullandık; üretim arttı, yaşamımız daha rahatlaştı ama bedel de ödedik: Besin zincirini kırdık ve toprağın doğal yapısını değiştirdik. Kullandığımız maddelerin temel kimyasalları, topraktan ürettiğimiz besinlerle vücutlarımıza geçti. Zehirlendiğimizin farkında bile değiliz.

Savaş kazanıldı Hiroşima ve Nagazaki’de, teknoloji ürünleriyle binlerce insan öldürülerek.

Nükleer santrallerle elektrik ürettik, Çernobil daha silinmedi hafızalarımızdan: Genetik etkileri ne yazık ki gelecek nesillerde ortaya çıkacak.

Ülkemizde en zehirli yılanlar Diyarbakır ve Adıyaman’da bulunur. 1930’lu yıllarda yılandan geçilmiyormuş Diyarbakır’da. Zamanın ilgili yetkilileri; önlem olarak, yılanların yok edilmesi için yılan başına ödül koymuşlar ve ölü getirilen her yılana bedel ödemişler. İşi gücü bırakmış halk; dağda, bahçede, tarlada, gördüğü yılanları öldürüp getirerek satmış devlete.

Yılanlar azaldığı için devlet memnun; para kazandığı için insanlar memnun: Oh, gel keyfim gel.

Beş yıl sonra görülmüş yılan katliamının etkileri: Buğday rekoltesi düşüvermiş birden. Yok edilen yılanlarla kırılan besin zinciri sonucu, haşarat sarmış bağ, bahçe ve tarlaları; yılan öldürmek yasaklanmış.

Doğayı bilmeyen, doğayı tanımayan ve yeterince doğayla iç içe olmayan teknoloji bağımlısı bir nesil; üreteceği teknolojinin doğaya verebileceği zararı önceden tahmin edebilir mi?

Çocukken köyümde gördüğüm kartalları, kurtları, keklikleri, bıldırcınları; derelerde dolup taşan suları, gelecek nesiller kartpostallarda görsün istemiyorum. 

Ben, her yaz okulumuzun çatısında üreyen delicelerimi istiyorum. Deliceleri...


Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf gibi tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu içerikler, sahiplerinin rızası olmadan, matbu ya da dijital, başka ortamlarda kullanılamaz!

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com| Son Güncelleme: 19 Mayıs 2024

Korku ve Hürriyet

Korku ve Hürriyet
Hasan Ali Yücel

İnsanların yüzünü en çok iki şey çirkinleştirir: Korku ve hırs. Korku, ruhun kirpi gibi kendine katlanıp ufalanması; bedenin ekşi yiyen ağız gibi buruklaşıp büzülmesidir. Korkak, ruhu iğri büğrü olmuş bedeni her zaman ve her taraftan bir bela bekleyen tavşan gibi vehimleri içerisine sinmiş yaşar. Doyurulmamış arzuların kustuğu zehirler uzun yıllar birike birike şifası güç bir tesemmüm, iliklerine kadar işler. Gözler yuvalarına gömülmüştür, etrafa ürkek ürkek bakar. Bakışların istikameti yere doğrulur. Korkak, muhatabile göz göze gelemez. Düşündüklerini karşısındaki keşfedecek diye ödü patlar.

Öd, dedim de, malûm, bu, safra demektir. Büyük korkular, safra kesesine, karaciğere çok tesir ederler. Mücerebdir gaflet olunmaya! Oburların sine sine, politikacıların birden bire yedikleri bir darbeden dolayı çok kere karaciğerleri bozulur veya safraları taşar. Doktorlarımız, hekim diliyle bunu daha etraflı açıklasalar da biz halk dilindeki ödü patlama, ödü kopma gibi tabirlerinin vereceği manadan icabeden dersi alabiliriz. Ödlek veya ödelek kelimelerinin korkak anlamına gelmesi de bu sebebten olsa gerek, Maarifin despotları (!) elinde bulunduğu zamanlarda fikir ve kanaatlerini söylemeycek derecede büyük korkular geçirmiş meşhur psikologlarımız, ruh ile beden arasındaki münasebet bakımından bu konuda nefislerinde yaptıkları denemeleri neşretseler, ilme büyük bir hizmet etmiş olurlar!

Korktuğunuz bir zamanda kendinizi toplayıp tecrübe için bir kere aynaya bakınız, ne kadar çirkinleştiğinizi görürsünüz. Yüzünüzdeki çizgiler derinleşmiş, içleri künk döşenecek su yollarına dönmüş, elmacık kemikleriniz büsbütün yumrulaşmış, gözlerinizin altı morarmış, ağzınız iki yana çekilip gerilmiş, bakışlarınız sönmek üzere olan bir kandil gibi titrek ışıkları ile manasızlaşmıştır. Ellerinizin titremesi müsaade etse de göğsünüzün sol tarafına onları koyabilseniz, yüreğinizin nasıl kuş gibi çırpınmakta olduğunu hissedersiniz. Korku ile irade, öyle derin bir felce uğrar ki, uzuvların kendilerini idaresi sona erer; tabii halde yapamayacağınız hareketleri korku anında en elverişsiz yerde ve şekilde yaparsanız. Korku bedende ve dolayısıyla ruhta çıkan bir ihtilâldir. Bir ihtilâl, fakat tecavüzden ziyade müdafaa halinde bir ihtilâl. Korku, iç dünyamızda ne nizam bırakır, ne intizam. Fikir ve hareketlerdeki en akıl almaz saçmalar, korku halinde sâdır olur.

Elhain-ü haifün, yani, korkak, haindir. Niye? Çünkü, korku ile ruhun karanlık mahzenlerine toplanan ezintiler, üzüntüler; kapalı bir yere birikmiş barut tozu gibi en küçük bir kıvılcımla içeriden yanmaya hazırdır. Zamanını bulup patlayıncaya kadar baskı altında kalır. Korkağın açık yürekle hareket etmeyip arkadan vurması, üstü örtülü hareketlerle saman altından su yürütmesi, kendi meydana çıkmadan onu buna katıp hadiseler çıkarması, hep bundandır. Şarkta, garpta tarih meydanına peçeli veya maskeli çıkan tahrikçiler, korkudan dolayı gizlenmişlerdir. Bu cins tipler, yere bakar, yürek yakar. İnsanlar fertçe ve cemiyetçe böylelerinden çekinmelidirler.

Korku nereden doğar?

Korku, hesaba sığdırılmamış dileklerden, kudretle nisbeti düşünülmemiş hırslardan doğar. Ha daha servet, ha daha büyük kudret, ha daha çılgın sefahet!... dedikçe henüz elde edilmiyene erişmenin sabırsızlığı veya elde edilmişlerin bir ânda kaybolması kaygısı, insanı, çıldırtan korkular içerisine atar. Ne servette, ne kudrette, ne sefahatte miktar mühim değildir. Bir liraya bir can, bir sandalyaya bir hayat, bir şehvet anını yaşamaya bütün bir şeref ve haysiyet feda edilirken bu küçük miktarlara bakıp hayret etmemeli. O bir lira, Karunun hazinelerinden daha kıymetlidir; o küçük memuriyet sandalyası, bir saltanat tahtıdır; o keyif mevzuu sümüklü mahlük, cennet hurilerini kıskandıracak bir husn-ü ândadır.

Korkunun bütün canlı varlıklarda toplanıp düğümlendiği nokta, şuur altına sinen ölmek ihtimalidir. Ölüm, istisnasız, her canlının korkup kaçtığı bir fikir, bir hayal, bir içgüdüdür. Bu da pek tabiidir. Çünkü hayat, ölümden kaçan kuvvetlerin devamıdır. Fakat akıl sahipleri için hakikat, hiç böyle olmamak lazım gelir. Şu fâni dünyada başımıza gelmesi muhakkak tek olay, ölümdür. Doğduğunu bilmeyen, hatırlamayan insanın bir gün öleceğinde şüphe var mıdır? O halde yüzde yüz olacak bir şeyden niçin korkmalı? Gel de bunu kendine anlat!.. O halde ölümü tabii almalı ve hayat boyunca ona kendimizi alıştırmalıyız. Oyunla, alayla, içkiyle, her türlü ihtirasların uyuşturucu tesiriyle onu şuurumuzdan silmeye kalkmak, muvakkat bir zaman için kendimizi aldatmaktan başka neye yarar?

Bir yürekte ki korku hakimdir, o, korku doğuran bağlarla sımsıkı bağlanmış demektir. Böyle bir insanda hürriyet olabilir mi? Bu hal, fertler için böyle olduğu gibi cemiyetler için de böyledir. 1908 de bizde «Hürriyet» ilan edilmişti. Muayyen günlerin halkı coşturan sevinci geçtikten sonra isyanlar, muharebeler, partiler, mücadeleler birbirini kovaladı ve gönüllerde hâkim his, korku oldu. O devrin iktidarına kapılanamamış vatandaşlar için ilan edilen şeyin hürriyet olmayıp sıkı yönetimli bir istibdad olduğu kanaati kafalara yerleşti. Korkutan rejimlerde hürriyet aramamalı. Bütün toptancı sistemler ve idareler, hürriyetsizdir. Hürriyet, korkutmaz, sevindirir; zorlamaz, inandırır. Onun için hürriyet, daima güzel bir kadın şeklinde temsil edilmiştir; eli bıçaklı, beli altıpatlarlı bir eşkiya suretinde değil…

Korkak hür olmadığı gibi hürriyete razı da olamaz. Kendine güvenemeyen fertler veya zümreler, daima korku ile etrafını kudretlerine bendetmeye ve bende etmeye mecbur olmuşlardır. En büyük müstebitler, en tehlikeli korkaklardır. Korkulu rüyaların endişesiyle uyanık kalmışlardır. Fakat çok kere korktukları başlarına gelir. Cesur olanlardır ki ancak hür olabilirler. Cesaretin fazilet oluşu bundandır. Efsanelerin ölümsüz kahramanları bile zamanla ölürler, fakat cesaretlerini hiçbir zaman kaybetmezler.

Cesaret, akıllının korkusuzluğudur; faziletlerin başında sayılır. Cüret, akılsızın atılganlığıdır; insanların tehlikeli kusurlarından biridir. Bu bakımdan hürriyet, akıllının bağımsızlığı olabilir. Hesapsız ve muvazenesizde hürriyet, ifrata kaçar. Siyasi rejimlerin sağ ve sol uçlarından hürriyetin barınmaması bundandır. Hürriyet isteyen fertler ve toplumlar, korkak olmamalı. Fakat hiçbir zaman muvazene bozucu bir cürete, aklın hesap ve temkin isteyen nizamını altüst edici çılgınlıklara kendini kaptırmamalıdır.  
 

Korku ve Hürriyet l Hasan Ali Yücel5 Temmuz 1951